Cevapla
Seçenekler
Okunmamış 30.12.09, 01:32 PM   #1
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

Insanlığın Gönlündeki Gül
forumankebut.net - PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR Ve biz, gecelerde, gündüzlerde açıp türlü renklere bürünmüş ellerimizi dua ederken Allah'a Hep O'nu da anıyoruz.

İçimizde dolaşmış, güneşimizi paylaşmış, aç kalmış, karnına taş bağlamış o güzel insanı:

Allah'ın sevgilisini.
İncitmedi hiç kimseyi.
Mekke'de, Medine'de, Taif'te...
Ne kâtili, ne cahili, ne anneyi, ne de babayı...
Ne de bir çocuğu...

Eğilirdin namaz kılarken omuzlarına tırmanırdı Hasan ve Hüseyin, sevgili torunların.

Kızmazdın, okşardın, severdin ey nebi.

Ve bizler, yani yeryüzü tarihini yaşayan ve okuyan insanlar, senin evinden yurdundan,

Mekke'nden uzaklaştırılışını ve gizlice Medine'ye gidişini gördük.

Bir gül oldun insanlığın gönlünde.

Gül ile anlattık seni, gül kokusuyla doldu dünyamız.

Eşin, dostun, çevren aç kaldıysa, çıplak kaldıysa onlardan çok üzüldün, onlardan çok çalıştın ve kurdun medinemizi, kurdun sitemizi ve aydınlattın kalbimizi.

Işıltı dolu bir dünya bıraktın ardında; çünkü ışıktın bütün arşa ve arza.

Sevgiliydin, en sevgiliydin, Allah'ın sevgilisiydin ey Nebi!

Biz, âlemlerin sahibine kul, köle olma gayretini senden öğrenirken; sen, bize bunları öğretirken, karanlıktaki ruhlarımızı aydınlığa çağırırken, sen Âlemlerin Sahibine sevgili olmuştun.

"Sevdim seni Mabuduma canan diye sevdim."
Odur ki saadetimiz ümmetinden olmakla bahtiyarız.
Gül-i Muhammedî'yi sinelerimize yerleştirme arzusunda,
Ezan-ı Muhammedî'nin ardından koşma cehdindeyiz.

Ey Nebi! Bizim gülümüzsün, bizim hayat suyumuzsun ama hayat suyumuzu kurutmak, hayat gülümüzü koparmak isteyen, karanlıkta kalmış ruhlar var ve onlar, sırtımızda ve onlar karşımızda. Bir bir kırılıp dağılsa da kuleleri, yeniden yeniden dikiyorlar kaleleri karşımıza.

Ey Nebi!
Ey pırıl pırıl İslâm sitesinin mimarı,
Kalp ülkesini ve dünya devletini aynı ihtişamla kurup hasır üstünde geceleyen âlemin sevgilisi!

Daha dünyamıza gözlerini ilk açışında düşündün bizi ve
"Ümmetim, ümmetim" diye sızladın, ağladın, yalvardın.
Kevser ırmağı başında bir halka olup Nûr-u Muhammedî'ye kanmak...

Bu hayal yakıp kavurur bizi.

Ateşimiz eksilmesin, aşkımız, rüyamız, şevkimiz ve üzerimizde gezinip duran koruyucu meleklerimiz.

Budur, dileğimiz Ey Nebi!

Kalbime eriyişin ve gözyaşının tadını ver.
Kalbim eridikçe Allah'a ve sana yaklaşıyorum.
Kalbim inceldikçe kendimi buluyorum.
Kendimi buldukça yanıyor içimde ilahi nur.
Ateşimi eksiltme ey İlahi!

Mustafa OĞUZ
  Alıntı ile Cevapla
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
&LAL& (18.07.10)
Okunmamış 03.01.10, 10:35 PM   #2
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR


Biraz da Gurbet Düştü!


Hüzün kaderiniz oldu Efendim! Istırap kaderiniz oldu. Her yolcu gibi ağlayarak kadem bastığınız şu fâni dünyada hep ağlamak, kaderiniz oldu. Hiç gülmediniz, gülen olmadınız hiç. Gülmek size uzak oldu. Size yakın, ağlamak oldu. Gözyaşları çağlamak oldu.
Hiç küçük olmadınız, çocuk olmadınız hiç. Bahtınıza büyük olmak, büyük kalmak düştü. El açmadınız, minnet etmediniz hayata. Size; el açanlara bakmak, darda kalanların yardımına koşmak düştü. Lûgatınızda durmak yoktu. Size koşmak, üveyik olup uçmak düştü.

Dünyaya tebessüm etmediniz hiç. Size hiç gülmedi dünya. Saraylar, yalılar, katlar, yatlar görmediniz. Hep gurur soluklayanlar sığmazlarken âleme, kaderin taksiminde size küçük bir dünya düştü. Onda da cami pencereleri, tahta kulübecikler düştü. Bir de tenezzül buyurmanız için gönül ehlinin sineleri düştü. Çığırtkanlar davullarla cihanı verirken velveleye, size bir kırık mızrap düştü. Tahakkümler, tahkirler, tezyifler, sürgünler gördünüz. Bahtınıza gün yüzü görmemek düştü.

Gönüllerin birliğini, kardeşliği, hoş görmeyi, millet ve insanlık sevgisini belki de hiç telaffuz etmemeliydiniz! Devleti, milleti, insanlığı yüceltmeyi hiç ağzınıza almamalıydınız belki de! Kaderinize insafsızlardan, vicdansızlardan düşmanlık düştü. Her davranışında mürâîlik soluklayanlardan entrikalar düştü. Anlaşılmamak sizin de kaderinizde varmış her ulu gibi. Dostlara da vefasızlık düştü. Ne var ki biraz da pişmanlık düştü. Şair kim için söylemişti bilemeyeceğim ama, müsaadenizle ben sizin için söyleyeceğim; 'size bir muazzam nehir gibi cûş etmek, fakat çorak yerde akıp gitmek düştü.'

Alnınıza toprak olmak yazılmıştı. Toprak kadar sağlam, onun kadar mütevazı ve vefalı olmak. Sonra nice güllere, nice sümbüllere dayelik yapmak. Bahçıvan olmak, güller yetiştirmek, gözyaşlarıyla güller sulamak, gülleri çalılardan korumak. Size gül olmak, gül olup âleme gül kokusu yaymak, her bahçeyi gülzar yapmak düştü.

Yorulan, kırılan, darılan olmadınız hiç. Eskimek, pörsümek, yaşlanmak semtinize uğramadı. Size küheylan olmak düştü. Ummanlar gibi bir sîneniz oldu hep. Hiç kapanmadı gönül pencereleriniz. Size affetmek düştü, hoş görmek düştü. Hiç eskimediniz. Size terütaze ve hep genç kalmak düştü.

Şimdilerde bahtınıza biraz da gurbet düştü. Varsın olsun... Göz yaşlarınızla büyüttüğünüz güllerinizin etrafı âleme güzel kokularını neşretmelerinden duyduğunuz saadeti, hangi söz anlatabilir ve hangi kalem yazabilir? İmanınızla ümidinizle duyduğunuz huzuru, her gün bir başka buudunda pervaz ettiğiniz o rengarenk ve efsun dünyanızı hangi ressam çizebilir? Varsın anlamayanlar, anlamasınlar!.. Size kaderi 'kef'le yazılmışların en mesudu ve en bahtiyarı olmak düştü.*

Sözün özü, hep yokluklarla, düşmanlıklarla, belki en acısı da hep vefasızlıklarla karşılaştınız. Olsun!.. Size sevmek ve sevilmek düştü. Size vefa, tevazu ve mahviyet; size gözyaşı ve ıstırap; size sevgi, aşk ve affetmek düştü. Size Sultan'dan gelen hediyelerin en güzeli düştü. Ağlamasını dindirdiğiniz yavruların dudaklarından semalara yükselen dua cümleleri ve göğe doğru açılmış minnacık ellerinin arasından seccadelerine dökülen gözyaşları düştü. İlâhî taksimde size ne güzel şeyler düştü!.. Nadanlar gayzlarından çatlarken zamanın her anında, size iç huzuru, saadet ve ebedî sürur düştü. Çöllerde seraplar görmeye devam etsinler onlar, size yeşeren düşünceler düştü. Gulyabanîler dikenler beslerken, sînelerinde ve intikam pazarlarında satışa arz ederlerken ucuz bir fiyata, size gül olmak, gül dermek, gül almak, gül satmak düştü.

'Size taleb ü devlet ü câh etmek değil, bir Yâr için âh etmek düştü.'

Ne acı! Şu vadide birkaç kırık dökük kelâm etmek de bir vefasıza düştü. 'Yâre çok sûzişler eylemek istedi gönül, ne var ki hengâmı fırsatta zebana lâl olmak düştü.'



Mustafa YILMAZ
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 30.03.10, 11:19 PM   #3
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR




Ey Yâr vuslatım ömrüm kadar!..

Bugün yine hüzün düştü yüreğimin derinliklerine, yine sevda yamaçlarında dolanıyorum kendinden geçmişçesine.. Bağırıyorum avazım çıktığı kadar ama kimse sesimi duymuyor, çırpınıyorum ama bir türlü duyuramıyorum feryadımı… İçimde zelzeleler kopuyor, yüreğim paramparça sanki her bir azamı bölüyorlar satırla… Günahlarımın verdiği ağırlıktan tir tir titriyorum, acizlik içerisinde kıvranıyorum durmadan, yatağımın içerisinde iki büklüm ağlıyorum SENİN yokluğunun verdiği sancıdan,yanaklarımdan iki damla yaş süzülüyor usulca..İki damla kan akıyor yüreğimin derinliklerine.. Adını sayıklıyorum içten sessizce ve SENSİZCE…

Hayatımın her bir karesi eksilerle dolu ve kapatmaya çalışıyorum ömrüm boyu! SENSİZLİĞİN mektebinde mıhlanıp kaldı, gözlerim yokluğundan körleşti, yüreğim yosun tuttu ve keçeleşti!..

Ey Yâr Ben ne Mekke’yim hüznüne ortak ne Medine’yim Sevdana tutsak, ne Ebubekir’im ’’Benden sonra bir peygamber daha gelse o sen olurdun dediğin’’, ne Ömer’im ‘’istemez misin dünya onların ahiret bizim olsun’’deyip onu adaletiyle övdüğün, ne Osman’ım ‘’Bir kızım daha olsa yine sana verirdim’’ deyip hayâsından hayâ ettiğin, ne Ali’yim ‘’ilmin kapısı’’deyip en çok sevdiğin kızını verdiğin, ne reyhanlarım dediğin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’im, ne Bilal-i Habeşi’yim ‘’Cennette adımlarını benden önde görüyorum’’deyip ezan okumasıyla sükûn bulduğun, ne başını okşadığın Enes Bin Malik’im, ne Taif’im seninle ağlayan ve ne de Zeyd’im sana yoldaş olan..

Ama çok şükür ki ben;

Ne Ebu Cehil’im kapımı 25 kez suratına kapatan, ne Ebu Leheb’im sana elleri kuruyasıca diyen, ne As Bin Vail’im İslam düşmanı olan, ne Ka’b Bin Eşref’im sana Ebter diyen, ne Ümmü Cemil’im yoluna dikenler döşeyen, ne Taif de yüzüne çarpan taşım, ne Uhut da dişini kıran okum, ne Ubey Bin Halef’im ‘’Senin Rabbin mi bu kurumuş kemikleri diriltecek’’deyip seni alaya alan, ne sana mecnun, şair, büyücü, sihirbaz diyen yahudiyim ve ne de mescit kuşu iken senin duanla zengin olup sonra islamı unutan Salebeyim!..

Ey Yâr sahi ben kimim? Neyim? Ben senden 14 asır ötede yüreğini SENİNLE avutan ama SENSİZ teselli bulamayan, en çok da yüreğini Gül’ün dikenine asmak isteyen Bülbül’üm!..

Ben Kerem gibi Aslıma ermek, Ferhat gibi aşkından dağları delmek ve elimin tersiyle itip tüm dünyalıkları ‘’çekil aradan Leyla ben Mevlamı buldum’’demek isteyen bir Mecnunum!

Aşkından Mecnuna dönmek,pervane gibi ışığında durmak,Elif gibi her daim okunmasam da hep seninle olmak ve kardeşlerim dediğin o zümreye dahil olmak için çırpınan bir zavallıyım!..

Artık hayatın ritmi zorlaştı, tik taklar yavaşladı, son demlerimde SENİ bekliyorum, yoksa bana kırgın mısın EFENDİM?
Ne olur gel ve Gül Çehrenle aydınlat çehremi..
SEN Gel ki hicranım dinsin!
EY SEVGİLİ gönül kapılarımı sonuna kadar açtım SENİ bekliyorum!

Ama SEN gelmezsen ben SANA geldim, ellerimde sevda ikliminden derdiğim güllerle, kalbimdeki en hoyrat sevgiyle, artık gülmeye bile mecalimin kalmadığı çehremle, SENİN firakından paramparça olmuş yüreğimle, sırtımda günah yüklü heybemle kapına geldim EN SEVGİLİ bağışlanma ümidiyle çarpıyor kalbim!..

Sallâllahû Aleyhi Ve Sellem..
ALINTI
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 12.04.10, 05:23 PM   #4
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...][Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...][Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]RAHMET PEYGAMBERİ[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...][Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...][Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
Allah Rasûlü’nün rahmet ve şefkati de O’nun fetanetinin bir buudunu teşkîl eder. O’nun şefkat ve rahmetinde, aynı zamanda muhteşem bir kavrayışın ayrı bir derinliği gizlidir. Evet, Efendimiz (sav), Cenab-ı Hakk'ın rahmaniyet ve rahimiyetinin yeryüzündeki biricik temsilcisi olarak, bu iki mübarek sıfatın tesirini bir iksir gibi kullanmış ve bütün gönüllerde taht kurmuştur. Zaten, şefkat, re’fet, yumuşaklık, yürekten ve samimi olmak kadar insanı, kitlelere kabul ettiren ikinci bir vesile yoktur. İşte, Allah Rasulü iç inceliği, kabiliyet-i fevkalâdesi ve fetanetiyle, rahmet ve şefkati fetanetinin ayrı bir buudu olarak çok iyi değerlendirmiştir ki, bu da O’nun peygamberliğinin ayrı bir delili sayılır.

Allah (cc), O’nu bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Evet O, pırıl pırıl Hakk rahmetini aksettirmektedir. Sanki O, çöl ortasında bir su menbaı, bir kevser havuzudur da, kabını eline alıp gelen herkes o havuzun başına varmış, hem kabını doldurmuş hem de kana kana içmiştir. İşte O, rahmet buuduyla böyle herkese açık bir kevser kaynağı gibidir.. İsteyen her fert O’ndan istifade edebilir.

Şu kadar var ki, O, muhteşem fetanetiyle, mahiyetindeki bu rahmeti, o rahmete muhtaç ruhlara, âdetâ cennete götüren bir nurlu tuzak yapmıştır. Kim o tuzağın büyüleyici atmosferine girerse kendini zirvelerde bulur. İşte “rahmet”, Allah Rasu-lü’nün elinde böyle sihirli bir anahtardır. O, paslanmış küflenmiş ve açılamaz zannedilen bütün kilitleri bu anahtarla açmış ve her sînede bir iman meşalesi yakmıştır. Evet bütün insanlar arasında bu altın anahtar, altın ruhlu ve madeni som altın Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) teslim edilmiştir. Zira, beşer içinde o anahtarı almaya en layık O’dur. Evet, Allah, her zaman emâneti ehline verir. İnsanlara emânet olarak verdiği kalbin anahtarını da, o işe en ehil olan İki Cihan Serveri’ne vermiştir.

Evet, Allah (cc), O’nu âlemlere rahmet olarak göndermiş, O da bu rahmeti fevkalâde muvâzene içinde en iyi şekilde değerlendirmiştir. Rahmette, muvâzene de çok önemlidir.

Rahmette İfrat ve Tefrit
Her meselenin bir ifrat ve tefriti olduğu gibi, rahmeti kullanmanın da ifrat ve tefriti vardır. Rahmetin su-i istimale uğramasının en tipik misalini, masonik grupların düşünce ve davranışlarında görmek mümkündür. Onlar bir yanda dengesiz bir sevgi ve hümanizmden söz etmekle, diğer yandan da hiçbiri, bir mü’min ve mütedeyyine karşı samimi bir alâka duymamakla, bu hususda en canlı örnek teşkil ederler. Evet ellerinden gelse müslüman ve dindar insanları bir kaşık suda boğmak isterler. Onların sevgileri sadece kendilerine ve kendileri gibi düşünenleredir. Aslında bu sevgi de, bizim anladığımız mânada hasbî değil, menfaat üzerine kurulmuştur. Halbuki İki Cihan Serveri’nin rahmeti bütünüyle istikâmet içinde cereyan etmiş ve sadece insanlığı değil bütün varlığı kuşatmıştı ve kuşatmaktadır da...

Allah Rasûlü’nün temsil ettiği rahmetten, mü’minler istifâde eder. Çünkü O, mü’minlere karşı “Raûf” ve “Rahim”dir (Tevbe, 9/128). İçtendir, yumuşak yüreklidir ve çok merhametlidir. O’nun temsil ettiği rahmetten mü’minlerin yanında, kafir ve münafıklar da istifâde eder. Hatta bu rahmetten Cibrîl’in dahi kendisine has bir istifâdesi vardır.362 Bu rahmetin enginliğini şununla ölçün ki, şeytan dahi bu rahmete bakıp ümitlendiği olmuştur.363

O’nun temsil ettiği rahmet, belli insanlara ve belli gruplara inhisar etmez. O, bazılarının yaptığı gibi rahmeti istismar vesilesi olarak da kullanmaz.

Hümanizm Aldatmacası
Günümüzdeki bir kısım cereyanların, insanı aldatmak için onu paravan olarak kullandıkları bir gerçektir. Rica ederim; bunun insanı sokmak için onun yanına sokulan yılanın, çiyanın yakınlığından farkı nedir? Allah Rasûlü’nün temsil ettiği sevgi kat’iyen bu türlü sevgi anlayışıyla karıştırılmamalıdır. Evet İslâm’ın sevgi anlayışı da, bütün meselelerde olduğu gibi kendine mahsus, dünya-ukbâ buudlu ve dengelidir.
Hz. Muhammed Aleyhisselam, bir mesaj olarak bütün insanlığı ve bütün varlığı içine alan bir sevgiyle insanları kucaklamıştır. Ancak, yukarıda da arzettiğimiz gibi, O’nun bu engin şefkati ve derin rahmeti, bu meseleleri istismar edenlerin sevgi ve şefkat anlayışlarında olduğu gibi sadece bir düşünce olarak ve kitap sayfalarında kalmamış; aksine en kısa zamanda pratiğe dökülmüş ve bütün derinlikleriyle temsil edilmiştir. Zaten, Efendimiz’in tatbîke sunulmayan hiçbir düşüncesi yoktur. O, bütünüyle bir aksiyon ve hamle insanıdır.

Allah Rasûlü, bütün varlığı ihâta eden o engin rahmet anlayışını en içten, en samimi şekilde ve varlığın sinesinden yükselen bir ma’na olarak ortaya koyduğundan söylenenler hep tatbîk görmüştür. Meselâ O, hayvanlara karşı şefkatli davranmayı şöyle ibretli ve müşahhas misallerle anlatır. Allah Rasûlü’nün anlattığı bu iki örnek unutulacak gibi değildir:
“Allah (cc) bir köpek yüzünden, ahlâksız bir kadını affedip cennetine aldı. Köpek bir kuyunun başında, susuzluktan dili sarkmış bir vaziyette soluyup duruyordu. Tam o esnada oradan geçmekte olan bu kadın, köpeğin halini görünce dayanamadı. Hemen belinden kemerini çıkarıp ayakkabısına bağladı, bununla kuyudan su çıkarıp köpeğe içirdi, böylece köpek ölümden kurtuldu. İşte bu kadının bir köpeğe karşı bu davranışı onun affına vesile oldu ve Allah (cc), onu cennetine koydu.”364
Aksi kutupta ikinci örneği de Allah Rasûlü şöyle anlatıyor:
“Bir kadın bir kedi yüzünden cehenneme girdi. Ne o kediye yedirdi, içirdi ne de salıverdi. Ve kedi açlıktan öldü. O kadın da bu yüzden cehenneme girdi.” 365
Allah Rasûlü, bu engin rahmet mesajının tebliği vazifesiyle gelmiştir. O,“Menhelü’l-azbi’l-mevrûd”tur. Yani bir tatlı su kaynağıdır; kim O’na idrak kovasını daldırsa onda rahmet bulur. O’nun elinden âb-ı hayat içen ise, ma’nen ölümsüzlüğe erer.

Keşke, cebrî-lütfî bu kevser havuzunun başında bulunanlar O’nun kadrini bilselerdi!
Söylediğimiz sözleri mücerred bırakmamak için birkaç müşahhas misâl arzetmek istiyorum. Ancak, ondan evvel, burada şu hususa da dikkatinizi çekmeden edemeyeceğim:
O, Her şeyde Zirvedir
İnsanların arasında bazı mesleklerde ileriye gidenler, ileriye gittikleri mesleklerinin hilafına, başka sahalarda o oranda, göze çarpacak kadar geridirler.
Mesela, bir Erkân-ı Harp, bir muhârip, her ne kadar askerlik mesleğinde muvaffak ve başarılı bir erkân-ı harp olsa da, bazen başka sahalarda bir çoban kadar anlayışlı, duyarlı ve şefkatli olamayabilir. Hatta bazen böyle birinin tabiatı öldürme ile bütünleştiğinden dolayı, bu insan hiç şefkatli de olmayabilir. Zira öldüre öldüre, hisleri belli bir ölçüde körelmiş ve artık o, herhangi bir insanı öldürmekden duyduğu teessürü duymayabilir.

Bir siyasî, siyasette çok muvaffaktır. Ancak, o oranda doğruluktan tâviz verebilir ve insanların hukûkuna saygıda kusur edebilir. Yani, siyasî sahâda başarısı nisbetinde, doğrulukta, mürüvvette her zaman bir gerileme söz konusu olabilir. Bu bir yerde sivrilip zirveleşirken, diğer yerde, dibe doğru inmek demektir.

Yine kendisini pozitivizm akımına kaptırmış ve her şeyi deneye tecrübeye dayandırma peşinde koşup duran bir insan, görürsünüz ki, kalbî ve ruhî hayatında sıfırı aşamamıştır. Hatta bazen, akıl plânında Everest Tepesi gibi yükselirken, kalbî hayatında Lût Gölü gibi çukurlaşanlar da vardır.

Her şeyi maddeye ircâ etmeye çalışan, aklı gözüne inmiş nice insanlar vardır ki, vahyin mantığı karşısında aptallardan aptal ve mânaya karşı âdetâ kördürler.
Bu kısa izahtan da anlaşıldığı gibi bazı kimseler, belli sahalarda muvaffak olmalarına karşılık, ondan daha hayatî ve mühim sahalarda hiç mi hiç başarılı olamamışlardır. Yani, insanlarda bulunan birbirine zıt vasıflar, âdetâ bir diğerinin aleyhine işlemektedir. Biri gelişip inkişaf ederken, öbürü dumura uğramakta ve güdük kalmaktadır.
Halbuki, Allah Rasûlü’nde bu durum hiç de öyle değildir. O bir muhârip olmanın yanı başında, engin bir şefkat insanıdır.. bir siyâsîdir.. ve bir o kadar da mürüvvet sahibi ve sımsıcaktır.. Müşâhadeye, tecrübeye ehemmiyet verirken, ruhî ve kalbî hayatın da tâ zirvelerindedir.

Uhud muharebesinde bunun en çarpıcı misallerini bulmak mümkündür. Düşünün ki, orada Allah Rasûlü’nün canı kadar sevdiği amcası ve sütkardeşi Hz. Hamza şehid edilmiş.. şehid edilmenin de ötesinde vücudu paramparça ve lime limedir366. Yine orada, halasının oğlu Abdullah b. Cahş kütükte doğranan et gibi doğranmıştır367. Hatta bu arada kendi mübârek başı yarılmış, dişleri kırılmış, vücudu kan revan içinde kalmıştır368. Düşmanlarının, gayz ve öfkeyle üzerine çullandığı ve bütün gayretleriyle O’nu öldürmek istedikleri bu hengâmede, o Yüceler Yücesi insan kanı yere akarsa Allah onları mahveder endişesiyle tir tir titremekte ve: “Allahım kavmimi bağışla; çünkü onlar (beni) bilmiyorlar!” demektedir369. Bu ne müthiş bir şefkat anlayışıdır ki, O’nu öldürmek isteyenlere O, dua dua yalvarmakta, tel’in ve bedduaya kapalı kalmaktadır.
Mekke’nin fethine kadar, düşmanlarının O’na yapmadığı tek kötülük kalmamış gibidir. Düşünün bir kere; size karşı boykotaj yapacak, sizi evinizden, yuvanızdan edecek, bir çöl ortasına bırakacak, sonra da zehir zemberek bir ahidnâmeyi Kâbe’nin duvarına asacak ve diyecekler ki: “Kovduğumuz bu insanlarla çarşı-pazarda alış veriş etmek, onlardan kız alıp vermek yasaktır...” Ve sizi bu ağır şartlar altında üç sene o çölde tutacaklar.. yakınlarınız bile yardım edemeyecek ve siz orada ağaç-ot yiyerek hayatınızı sürdürmeye çalışacaksınız.. çocuklar, yaşlılar açlıktan ölecekler.. hiç mi hiç insanlık ve mürüvvet görmeyeceksiniz.. bunlar yetmiyormuş gibi, sonra öz vatanınızdan çıkarılacak ve başka yerlere sürüleceksiniz.. hatta orada da rahat bırakılmayıp çeşitli hile ve desiselerle hergün ayrı bir tehdît altında bulundurulacaksınız.. sonra Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te defaatla onlarla yaka-paça olacak ve hep iz’ac edileceksiniz.. hatta, Kâbe’yi ziyaret gibi en tabiî haklarınızdan mahrum bırakılacaksınız.. bundan da öte, aleyhinizde zahiren en ağır şartları kabul ederek geriye döneceksiniz ve ardından Cenab-ı Hakk, lütufta bulunacak, büyük bir ordunun başında Mekke’yi fethedip; oraya hâkim olacaksınız, acaba onlara karşı muâmeleniz nasıl olurdu? “Gidin, hepiniz hürsünüz, bugün size kınama yoktur”, diyebilir miydiniz? Ben, kendi hesabıma, eğer O’ndan bu dersi almış olmasaydım, kat’iyen onlara bu şekilde davranamazdım. Tahmin ediyorum ki, hemen hepiniz benimle bu düşünceyi paylaşıyorsunuzdur. Ama, O, sırtında zırhı, başında miğferi, elinde kılıcı, terkisinde okları atını mahmuzlamış Kâbe’ye girerken aynı zamanda bir şefkat kahramanıydı. Mekkelilere sordu: “Benden nasıl bir muamele bekliyorsunuz?” Hepsi birden cevap verdi: “Sen kerimoğlu kerimsin? Senden ancak kerem beklenir!”
O da, Hz. Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi dedi: “Bugün size kınama yoktur. Allah sizi bağışlasın, O Erhamürrâhimin’dir.” 370

O, hayatında, tedbirde hiç kusur etmemişti. O’nun kadar tedbirle tevekkülü, yan yana ve sımsıkı te’lif eden ikinci bir insan yoktur.
Bedir’e çıkarken Ashabını denedi. Herbiri bir atom bombası gibiydi.. ve tek başlarına bir orduya güç yetirecek gerilimi taşıyorlardı. Sa’d b. Muaz: “Sen atını Berk-i Gımâd’a kadar sür Ya Rasûlallah! Bizden tek kişi dahi geride kalmayacaktır” 371 derken işte bu gerilimin örneğini veriyordu. Hele, bu zatın devamla şöyle demesi ne kadar manidardır: “Canımız işte burada, istediğin canı al Ya Rasûlallah! Malımız işte burada, isteğin kadarını al ve istediğin yere ver, Ya Rasûl-allah!” 372

Asker hazırdı. Hepsi de âdetâ birer Sa’d b. Muaz’dı. Ama bununla beraber, Allah Rasûlü tedbirde kusur etmiyor, bir muhârebe için gerekli olan bütün ön hazırlıkları eksiksiz yerine getiriyordu. Bu fiili duadan sonra da ellerini açıyor ve kalbinin tâ derinliklerinden yükselen bir yakarışla Cenab-ı Hakk’a duâ ve niyaza başlıyordu. Hem de öyle kendinden geçercesine dua edip yalvarıyordu ki, üzerindeki ridâsı yere düşüyordu da bundan haberi bile olmuyordu. Bu manzarayı seyreden Hz. Ebu Bekir, dayanamayarak yanına sokuluyor, ridâyı üzerine koyuyor ve: “Yeter ey Allah’ın Rasûlü. Allah Seni kat’iyen mahzun etmeyecektir, bu kadar yalvarış ve yakarış yeter” diyordu.373
Evet, bir taraftan bu denli tedbir, diğer taraftan da bu seviyede Rabbe tevekkül, ancak bu zirve insana müyesser olan apayrı bir husûsiyetti...
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 12.04.10, 05:25 PM   #5
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

Evrensel Rahmet
Sözün başında da ifade ettiğim gibi, Allah Rasulü, mü’min, kâfir ve münafık, herkesin kendisinden istifâde ettiği rahmet timsali bir insandı. Mü’min O’ndan istifâde eder; çünkü O, “Ben mü’minlere, kendilerinden daha yakınım..” buyurmaktadır. Gerçi müfessirler âyetine istinad ederek: “Allah Rasulü, mü’minlere kendi canlarından daha azizdir” derler. Fakat, aslında her iki mânâ da birbirine yakındır. Biz O’nu kendi canımızdan daha çok severiz; Allah Rasulü de kendisine bu denli muhabbet besleyenleri aynı ölçüde sever; çünkü O, en büyük mürüvvet insanıdır.


Bu bir muhakeme ve mantık sevgisidir. Bu sevginin hissî yanı olsa da daha çok marifet buudlu ve mantık derinliklidir. Şayet kurcalanıp işlettirilebilse insanda öyle bir kökleşir ki; insan, Mecnun’un Leylâsını aradığı gibi her yerde Rasûlullah’ı arar durur. Arar durur da her adını anışta burnunun kemikleri sızlar ve O’nsuz geçen hayatı kendisi için bir hicrân kabul eder.. ve O’nun için bir ney gibi inler gezer.

Evet, Allah Rasûlü bize kendi nefislerimizden daha yakındır. Nasıl olmasın ki, biz nefislerimizden çok kere kötülük görürüz. Halbuki O’ndan hep kerem, iyilik, merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük. O, Allah’ın rahmetinin temsilcisidir. Öyleyse, elbette bize bizden daha yakındır.

O:“Ben mü’minlere kendilerinden daha yakınım.” İsterseniz şu âyeti okuyun: (Ahzab, 33/6) diyor ve sonra da sözüne şöyle devam ediyor: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç bırakır ve öyle giderse o banadır.” 374
Bu hadisin arkasında şöyle bir hâdise var:
Bir gün bir cenaze getirildi. Namazı kılınacaktı. Allah Rasûlü sordu: “Bunun borcu var mı?” Orada bulunanlar: “Evet, Ya Rasûlallah, çok borcu var!” dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü: “Siz arkadaşınızın namazını kılın, ben borçlunun namazını kılamam” buyurdular. Ancak bu durum kendisine de çok ağır gelmişti. Bunun üzerine yukarıda zikrettiğimiz âyet nazil oldu. Daha sonra Allah Rasûlü bir kısım imkânlara ulaşınca: “Onun mevlâsı benim, alacaklılar bana gelsin” dedi.375

Dünya ve âhirette Allah Rasûlü, mü’minlere kendilerinden daha yakın olma keyfiyetiyle bir rahmettir. O’nun bu rahmet yönü ebedlere kadar da devam edecektir.
O münâfıklar için de bir rahmettir. Münafıklar, bu engin rahmet sayesinde dünyada azap görmediler. Camiye geldiler, müslümanların içinde dolaştılar ve müslümanların istifâde ettiği bütün haklardan istifâde ettiler. Allah Rasûlü onlar hakkında perdeyi yırtmadı. Onların çoğunun iç yüzünü biliyordu. Hatta bunları Huzeyfe (ra)’a söylemişti de376. Rivayete nazaran, bundan dolayı da Hz. Ömer, Huzeyfe’yi takip eder, onun kılmadığı cenaze namazını o da kılmazdı.377

Bununla beraber İslâm onları fâş etmedi. Onlar hep mü’minler arasında bulundular ve mutlak küfürleri en azından şüpheye tereddüte dönüştü. Böylece, dünya zevkleri de bütün bütün acılaşmadı. Zira yok olup gideceğine inanan bir insanın dünyadan lezzet alması mümkün değildir. Ama, “belki âhiret vardır”, diyecek kadar, küfürleri şüpheye bürününce, ihtimâl, hayat o zaman bütün bütün acılaşmaz. İşte bu yönüyle, Allah Rasûlü, münafıklara da bir ölçüde rahmet olmuştur.

Kâfir de Allah Rasûlü’nün rahmetinden istifade etmiştir. Zira, Cenab-ı Hakk, daha önceki millet ve kavimleri küfür ve isyanları sebebiyle toptan helak ediyor olmasına karşılık, Allah Rasulü’nün bi’setinden sonra toptan helâk etmeyi kaldırmış dolayısıyla de insanlar, böyle bir azap çeşidinden kurtulmuş oldular. Bu da kâfirler için dünya adına büyük bir rahmettir.

Bu mevzuda Cenab-ı Hakk, Habibine hitaben şöyle buyurmaktadır: “Sen onların içlerinde bulunduğun hâlde, Allah onlara azap edecek değildir. Ve onlar, mağfiret dilerken de Allah onlara azap edecek değildir” (Enfal, 8/33) .

Evet, Efendimizin hürmetine Cenab-ı Hakk, toptan helâk etmeyi kaldırmıştır. Hz. Mesih: “Eğer azap edersen onlar Senin kulların” (Maide, 5/118) derken, Efendimizin Allah indindeki kadrine, kıymetine bakın ki, Cenab-ı Hakk O’na: “Sen onlar arasında bulunduğun sürece Allah onlara azap edecek değildir” buyurmaktadır.
Yani, Sen onların sinesinde yaşadığın sürece, Allah onlara azap etmeyecektir. Sen yeryüzünde anıldığın ve dillerde yad edildiğin sürece.. yani insanlar Senin yoluna baş koyduğu müddetçe, Allah onların altını üstüne getirmeyecektir.

Kâfirin Allah Rasûlü’nün rahmetinden istifade yönlerinden biri de Allah Rasûlü’nün buyurmasıdır. “Ben rahmet olarak gönderildim, lanet isteyici olarak değil”378. Ben herkes için Allah’tan bir rahmet olarak geldim. İnsanların başına belâ ve musîbet yağdırılsın diye, bedduâ edip lanet isteyen bir insan olarak gönderilmedim. Onun içindir ki Allah Rasûlü, en büyük İslâm düşmanlarının dahi hep hidâyetini istemiş ve onun için çırpınıp durmuştur..

Allah Rasûlü’nün getirdiği nurdan, Cibril dahi istifade etmiştir. Bir gün Efendimiz, Cibril’e sorar: “Senin için de Kur’ân bir rahmet midir?” Cibril cevap verir: “Evet ya Rasûlallah! Çünkü ben de akıbetimden emin değildim. Ne zaman ki âyeti nazil oldu, ben de emniyete erdim.” 379

Ve yine bir başka hadîslerinde Allah Rasulü şöyle buyurur: “Ben Muhammed’im, Ben Ahmed’im, Ben Mukaffi -son peygamberim- Ben Hâşir’im. (Benden sonra haşir gelecek, araya başka bir peygamber girmeyecektir. Allah insanları benim önümde haşredecektir.) Ben tevbe ve rahmet peygamberiyim.” 380
Tevbe kapısı kıyamete kadar açıktır. Zira Allah Rasûlü bir tevbe peygamberidir ve hükmü de kıyamete kadar sürecektir.

O, yerinde ağlayan bir çocuk görse oturur, onunla ağlar. İnleyen ananın ızdırabını vicdanında duyar. İşte yine Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadis ve O’nun dillere destan şefkati: “Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı hızlı kılıp bitiriyorum.” 381

Allah Rasûlü, namazlarını oldukça uzun kılardı. Bilhassa nâfile namazları, sahabinin takatını aşacak mahiyette idi. İşte O, böyle bir namaz kılma niyetiyle namaza duruyor, sonra da namaz esnasında bir çocuk ağlaması duyunca, hemen namazı hızlandırıyordu. Çünkü o günlerde kadınlar da Allah Rasûlü’nün arkasında namaz kılmak için cemaata iştirâk ediyorlardı. Efendimiz, ağlayan çocuğun annesi mescidde olabilir mülâhazasıyla, namazı hızlandırıyor ve böylece kadını rahatlatıyordu. İşte O, hemen her meselede böyle bir şefkat âbidesiydi. Bir çocuğun ağlaması O’nu dilgîr eder ve ağlatırdı. Ne var ki O, bu engin şefkatine rağmen dengeliydi. Mesela, O’nun bu baş döndüren şefkati, hiçbir zaman dinî hadleri tatbikine mani olamamış ve cezanın şekli ne olursa olsun onu mutlaka tatbik etmişti...

Ashabtan, Mâiz, Allah Rasûlü’nün huzuruna geldi ve: “Ya Rasûlallah beni temizle!” dedi. Allah Rasûlü, ona sırtını döndü “Git tevbe et” buyurdu. Ancak Mâiz ısrarlıydı. Kendisinin mutlaka temizlenmesini istiyordu. O sözünü dördüncü defa tekrarlayınca Allah Rasûlü sordu: “Seni hangi günahtan temizleyeyim?” Mâiz “Zina suçundan ey Allah’ın Rasûlü” diye cevap verdi.

Mâiz evli bir insandı. Bu itibarla da O’nun zina suçunun cezası öldürülmekti. İki Cihan Serveri, kıyamete kadar bir ibret levhası olacak bu manzarayı hafızalara nakşetmek ister gibi, yanındakilere sordu: “Bunda cinnet var mı?” ;“Hayır” dediler, “Mâiz akıllı bir insandır.” Allah Rasûlü tekrar sordu: “Acaba Mâiz sarhoş mu?” Baktılar ve yine “hayır”, dediler, “Mâiz sarhoş da değil.”

Bunun üzerine Allah Rasûlü yanındakilere fermân etti: “Gidin buna haddi tatbîk edin...”
Mâiz bir meydana götürüldü.. ve taşlanarak öldürülecekti. Bir ara canı yandı, kaçmak istedi. Fakat, biri yetişip elindeki kemik parçasını Mâiz’in kafasına geçirince, Mâiz cansız yere serildi. Biraz sonra bu durum Allah Rasulü’ne anlatılınca, hıçkırıklarını tutamadı: “Keşke onu bıraksaydınız. Belki dediklerinden vazgeçecekti” buyurdu. Tam o esnada bir sahâbi, Mâiz’i kasdederek: “İşlediği gizli günahı açıkladı ve bir köpek gibi öldü” deyince, Allah Rasulü kaşlarını çattı: “Arkadaşınızı gıybet ettiniz. Allah’a yemin ederim, Mâiz öyle bir tevbe etti ki, yeryüzündeki bütün günahkârlara dağıtılsaydı kâfi gelirdi” buyurdu382. Bütün bunlara rağmen O, bir muvâzene ve denge insanıydı. Muhâlfarz, Mâiz tekrar dirilip aynı suçla O’nun huzuruna gelseydi, O yine hiç tereddüt etmeden, Allah’ın hükmünü tatbîk ederdi...

Benî Mukarrin’den biri hizmetçisini dövmüştü. Hizmetçi kadın, ağlayarak Allah Rasulü’nün yanına geldi. Efendimiz, bu hizmetçinin sâhibini çağırdı: “O’nu haksız yere dövdünüz. Ya hürriyete kavuşturun ya da bırakıverin, gitsin” dedi383. Evet, bu haksız tokatın karşılığı âhirete kalacak olursa, oranın tokatları çok daha şiddetli olacaktır. Binaenaleyh; tokatın bedeli hürriyet olmalı ki, ötedeki cehennem azabının diyeti olsun...384
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 12.04.10, 05:27 PM   #6
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

Çocuklar
Hele, O’nun kendi çocuklarına karşı şefkati bütün bütün farklıydı. Çok defa, oğlu İbrahim’in süt emdiği ailenin yanına gelir, onu kucağına alır ve uzun müddet severdi.385

Akra b. Hâbis, Allah Rasûlü’nün, Hz. Hasan ve Hüseyin’i kucağına alıp sevdiğini görünce: “Benim on çocuğum var; daha hiçbirini öpmüş değilim” dedi. Allah Rasûlü şöyle cevap verdi: “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”386
Bir başka hadis: “Siz yer-dekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin.” 387

Diğer bir rivayette ise verdiği cevap şöyledir: “Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa, ben sana ne yapabilirim ki?” 388
Allah Rasûlü, akrabalarına karşı olduğu gibi yakın-uzak dostlarına karşı da muhabbet ve rahmet hissiyle dopdoluydu.
Hz. Aişe Validemiz anlatıyor:
Sa’d b. Ubâde hastalanmıştı. Allah Rasûlü, bu vefâlı dostunu ziyarete gitti, yanında bazı sahabiler de vardı. Sa’d b. Ubade’nin hazîn hali öylesine rikkatine dokundu ki hıçkırıklarını tutamadı ve ağladı. Onun ağlaması, orada bulunanları da ağlattı. Bu ağlamanın başka türlü değerlendirilmemesi için de şöyle buyurdu: “Allah asla gözyaşından ve kalb üzüntüsünden dolayı azap etmez. Ancak şundan azap eder, dedi ve dilini gösterdi.” 389
Evet, Allah gözyaşından dolayı azap etmez; aksine bazı gözyaşları sebebiyle azabı kaldırır da. Evet, Allah Rasulü bir başka hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz. Allah korkusundan ağlayan (insanın) gözü, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.” 390
Bu gözlerden biri ruhbâna diğeri de fürsâna aittir. Geceleri bir r
ahip gibi kendini ibâdete veren ve gözyaşı döken; gündüzleri de birer aslan kesilip küfürle yaka-paça olan insanların gözleri, yani hakiki mü’minin gözleri... Zaten sahabi de bize anlatılırken öyle anlatılmaktadır: Onlar geceleri birer rahip gibi ibadetle meşguldürler; gündüzleri de her biri birer aslan kesilir ve dört bir yanı velveleye verirler.

Osman b. Maz’un vefat edince Allah Rasûlü ona da koşarak gitti. O, Allah Rasulü’nün kendisine kardeş yaptığı şanlı bir sahabiydi. Cenazesinin üzerine o kadar ağladı, o kadar gözyaşı döktü ki, sanki cenaze Allah Rasulü’nün gözyaşıyla yıkanmış gibi oldu. Tam o esnada hanımlarından biri Osman b. Maz’un’u kasdederek: “Kuş oldu, cennete uçtu” dedi. Allah Rasulü hemen kaşlarını çattı ve: “Ben Allah’ın Rasulüyüm, bilmiyorum, sen onun cennete gittiğini nereden biliyorsun!” dedi391. Evet, O, denge insanıydı. Şefkati, ağlaması, asla bir yanlışı düzeltmesine mâni olmuyordu. Hıçkırıklarıyla, kardeşim deyip bağrına bastığı insanı sararken ve gözyaşlarıyla yuyup yıkarken, söylenen mübalağalı bir söz, O’nun uygunsuz bulduğu bu söz sahibini îkazına ma’ni olmuyordu. Vefa başkaydı hak başka; Uhud şehidlerini her hafta ziyaret ediyordu ama, “uçup cennete gittiniz”392 demiyordu. Biz “onlar da cennete gitmeyecekse...” desek bile, bu böyle..
Yetimleri himâye edenlere verdiği pâye, O’nun nasıl bir şefkat âbidesi olduğunu isbâta yetmez mi? Bakın ne buyuruyor: “Ben ve yetimi gözeten cennette şöyleyiz” diyor, sonra parmaklarını yumuyor ve yetimi görüp gözetene, ne kadar yakın olduğuna işaret buyuruyor.393

Sanki Allah Rasûlü, yetimi görüp gözeten ve onu himaye edenle benim arama, cennette kimse giremez, diyordu.
Hayvanlara da Şefkat
O’nun şefkati hayvanları da içine alıyordu. Yukarıda bir kadının bir kedi yüzünden nasıl cehenneme girdiğini; yine ahlâksız bir kadının bir köpeğe su içirmesiyle nasıl cennete “buyur” edildiğini arzetmiştim. Bir başka hâdiseyi de nakledip bu hususu da noktalayalım:
Bir muhârebeden dönülüyordu. Dinlenme vaktinde, sahabeden bazıları bir kuş yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıp sevmeye başlamışlardı. Tam o sırada anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce, orada çırpınıp pervaz etmeye başladı. Allah Rasûlü bu duruma muttalî olunca fevkalâde celallendi ve hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu394. Evet, O’nun rahmeti hayvanları da kuşatıyordu. Zaten Allah, geçmiş peygamberlerden birini karınca yuvası yüzünden itâp etmemiş miydi?
Bu peygamber farkına vararak veya varmayarak karıncıları yakmış.. arkadan da Allah’tan azar işitmiştir395. Şimdi bu ve emsali vak’aları bize nakleden Allah Resûlü’nün başka şekilde davranması mümkün mü? Sonra, O’nun ümmetinden öyleleri yetişecektir ki, adları “karınca çiğnemez efendi” olacaktır. Çünkü onlar ayaklarına zil takacak ve yolda böyle yürüyeceklerdir. Ta haşereler zilin sesiyle uzaklaşsın ve ayak altında kalıp ezilmesinler... Aman Allahım! Bu ne derin, bu ne cihanşümul bir şefkat ve merhamet örneğidir. Evet O’nun rahmet dairesinden karıncalar dahi istisna edilmemiştir. Karıncayı bile ezmeyen bu insanlar acaba başkalarına zulmedebilirler mi? Hayır, bilerek ve kasıtla onların haksızlık yapmaları mümkün değildir!..

Mina’da bulunduğu bir sırada, taşların arasından bir yılan çıktı. Sahabe Efendilerimiz de hemen yılanın üzerine üşüştü. Ancak yılan kaçmayı başardı. Bu manzarayı uzaktan seyreden Allah Rasûlü: “O sizin, siz de onun şerrinden kurtuldunuz”, buyurdu396. Burada Allah Rasûlü, sahabinin yapmak istediğine de şer diyordu. Zira, öldürülen yılan da olsa, dünya nizamında bir yeri vardır. Böyle dengesiz her ölüm, ekolojik dengeyi bozacak ve telafisi zor bir arıza meydana getirecektir. Esasen ziraat adına haşarata kıyma, onları imhâ etme, ekolojik denge adına bir cinâyettir. İşin daha garibi de, günümüzde bu türlü cinâyetler ilim adına işlenmektedir.

İbn Abbas anlatıyor: “Allah Rasûlüyle bir yere gidiyorduk. Birisi, kesmek üzere bir koyunu bağlamış, koyunun gözü önünde bıçağını biliyordu. Allah Rasûlü bu şahsa: “Onu defalarca mı öldürmek istiyorsun?” 397 buyurdu. Bu; bir bakıma o şahsa itâptı.
Abdullah b. Cafer (ra) anlatıyor: “Allah Rasûlü, yanında birkaç sahâbeyle bir bahçeye girdi. Bahçenin köşesinde zayıf mı zayıf bir deve vardı. Deve Allah Rasûlü’nü görünce sicim gibi gözyaşı dökmeye başladı. İki Cihan Serveri hemen devenin yanına gitti. Bir müddet o devenin yanında kaldı, sonra devenin sahibini çağırtarak, deveye iyi bakması hususunda onu gayet sert îkaz etti.”398

Günümüzdeki hümanistlerin iddia ettikleri sevgi ve şefkatin çok ötesinde merhametle dopdolu olan Allah Rasulü, bu cihanşümul rahmetini de her türlü ifrat ve tefritten korumasını bilmiş ve o her şeye yeten fetaneti sayesinde hiç mi hiç ifrat ve tefride düşmemiştir.

Evet, O, hiçbir zaman hoşgörü adı altında, kötülüklere müsâmaha ile bakmamış, kötülük ve günah seraları kurmamıştır. O, bir caniye ve bir canavar ruhluya, şefkat adına gösterilecek müsâmahanın, binlerce mâsum insanın hukukuna tecâvüz olduğunu çok iyi bilmekteydi. Üzülerek ifade etmeliyim ki, günümüzde işlenen bu türlü haksızlıklar her devirden çoktur. Anarşiste, ecdâd ve mâzi düşmanlarına gösterilen müsâmahanın, memleketi ne hâle getirdiğini yakın tarihimiz itibariyle acı acı gördük ve hâlâ da kısmen görmekteyiz. Sevgi, şefkat, dengeli kullanılamazsa, fert için ve cemiyet için de önü alınamayacak neticeler doğabilir. Halbuki Allah Rasulü için, menfî mânâda böyle tek bir hâdise dahi göstermek mümkün değildir.

Evet O, kendisini telef edecek kadar insanları seviyordu. Yer yer Kur’ân-ı Kerîm’in O’nu ta’dil etmesi bunun delilidir. Kur’ân: “Onlar Kur’ân’a inanmıyorlar diye, nerede ise kendini bitirip tüketeceksin” (Kehf, 18/6) diyordu. Zaten, nübüvvet atmosferi benliğini sarmaya başlayınca, O kendini bir mağaraya hapsetmemiş miydi? Vahiy de ilk defa O’na orada geldi. Demek ki O, insanları seviyordu ve bu yola baş koymuştu.
Esasen Allah Rasûlü’nün cihad anlayışı da O’nun bu rahmet yanından kaynaklanıyordu. Evet, insanlar cihad sebebiyle belki dünya namına bazı zararlar göreceklerdir; fakat ebedî hayatları adına kazanacakları o kadar çok şey olacaktır ki, onların bu zararlarını hiçe indirecektir! Allah Rasûlü, taşıdığı kılıcının ucuyla cennete giden yolları açıyordu. Bu da O’nun âlemlere rahmet oluşunun ayrı bir buudu...

O’nun Sabrı
O, sabrı da fetanetiyle yerli yerinde ve iç içe kullandı. Bu sayede nice ulaşılmaz zannedilen zirveler, ayaklar altında kaldı, nice aysbergler gibi katı yürekler, buz gibi ruhlar o Sabır Güneşi karşısında eriyip hidâyete erdi. Ebû Süfyan, İkrime ve daha niceleri.. eğer O’ndaki bu denli sabır ve tahammül olmasaydı, bunlar hiç İslâm’a dehalet edebilirler miydi?

Evet, O rahmetenli’l-âlemindir. Rahmetinin dengesi ise fetânetinin bir başka delilidir...
SONSUZ NUR 1
[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...][Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 10.05.10, 10:13 AM   #7
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

Yâ Nebî!
Yürekler, Senin hasretinle kavrulan, kurak bir çöl. Hem yetîm hem öksüz kalan bıraktığın emânetler, ellerimizde âdetâ bir kor... Bilekler kırık ve gönüller yıkık. Renkler soldu yâ Nebî... Çiçekler açmıyor eskisi gibi... Müşrik aynı müşrik, mü’min değişti... İbâdet ama nefse, kıble değişti.

Değişmiş değerler bir garîb olmuş
Sarraf çarşısında gübre pazarı
Her bağ İrem bağı, her yolcu Kârun
Kim dinler, düşünür köhne mezarı...
Biz dünyâyla doldurduk kalbimizi... Dünyânın dört bir yanında mü’minlerin yarası kanarken ve açlıktan nefesleri kokarken, biz, rahat yataklar içinde ALLAH’a uzattık onlara uzatmadığımız ellerimizi... Kalp, ALLAH’ın evidir. Oysa, sâdece O’nun olan mekân, sadece O’nsuz şimdi...
Yine garîb kaldık şu dünyâda. İnsanlar, insan olma gayretinde değil. İnsanı hayvandan ayıran vasıflar bugün, insanı insandan ayırmakta... Zannederdim ki insan, ruh cesetten çıkınca ölür. Oysa, şu gördüğüm ne hazîn manzara. Toprağın üstünde de cesetler var, altında da.. Ruhlarını öldürüyorlar bilmeden ve gömüyorlar en derin çukurlara...
En derin çukurlar, en yüce doruklarla bir oldu. Nûr ile kir, bugün aynı kaba kondu. Dün Hakk’a çağırırken ecdâd, evlâd bugün bâtıla koştu. İman sustu. İman susunca, küfür coştukça coştu. Mazlum dinledi, zâlim konuştu. İnsanın içi alev alev yanarken susmak ne kadar acı... Hakk’tan uzaklaşanlar hep bâtılla doldu. Muhabbet gülü sararıp soldu, gülzârın kargalara yuva oldu. Bülbül, gülün sesidir, sevdâ gülün hayat suyu... Sensiz çöl oldu dünya güller sararıp soldu...
Yâ Nebî!
Biz ağlamayı unuttuk. Erkekler ağlamaz dediler, inandık sustuk... Göz pınarları kurudu. Öylesine kurudu ki, gönül çiçeği sararıp soldu. Ve artık, açmaz oldu... Şimdi ağlayan bir çocuk görsem, “ne olur susma!” diyorum. Ağla! Bir damla göz yaşı ALLAH için, bir damla göz yaşı kardeşi için, bir damla göz yaşı kendi için ağlayamayanların yerine sen ağla... Ağla ki, sen de unutmayasın...
Yâ Nebî!
Ashâb bulurdu Seni, her aradığında. Seyretmeye doyamazdı gül cemâlini, erirdi bir lahzacık olsun, o sımsıcak bakışınla. Ne olurdu, o nûr cemâlini bir kez de ben görseydim. Abdullah İbn Revâha gibi ben de bu cânı senin yolunda fedâ etseydim. Böyle mâşuku olan âşık dönmez mi şaşkına... Biz bugün hatırana bile susadık. Hani Sen açlıktan taş bağlamıştın ya bağrına, biz bugün, açlığından yüreğimize taş bastık. Tâkatimiz tükenmede her an. Biziz, Sana susamış, çölde en susuz fidan. Şaşkınız Senden çok uzaklarda. Kaçmaktayız tuzaklardan tuzaklara...
Yâ Nebî!
Bizi bağışla... Bizim için Tâif’te ayakları kanlar içinde kalana dek taşlanan, sonra, O’na taş atanlara bedduâ yerine duâ eden, ALLAH’ın “Habîbîm” dediği, “Sen olmasaydın kâinâtı yaratmazdım” dediği, uğruna ashâbın seve seve cân verdiği, ey Rasûl-i Kibriyâ, Sana lâyık bir ümmet olamadığımız için bizi bağışla... Belki çölde kaynar kumlar üzerine yatırılıp, karnına kızgın kayalar konan Hz. Bilâl (r.a)’ın yüreğinden taşan “ALLAH birdir” feryâdını duyamadık. Mus’ab bin Umeyr’in kefeni bile yoktu şehid olduğunda. Ya biz... Biz onlar gibi olamadık. Ama...
Yâ Nebî!
Yine de biz Senin ümmetiniz. Senin, bağışlanması için “Ümmetî, ümmetî” diye gözyaşı döktüğün garîb ümmetin... Gözyaşların hürmetine şöyle; şu perîşan hâlimizle aşkımız varır mı Sana? Eğer varırsa; ey âlemlere rahmet olarak gönderilen yüce Peygamber! O âşıklar hürmetine bizi bırakma!
Yâ Nebî!
Ey hicrân yarasının şifâsı! Kimsesizim. Ben şehirdeyim. Şehirse benden uzakta.
Dokunuver şefkatli ellerinle ateşli alnıma... Rahmet esintisi ol yürekten yüreğe esen... Hasret çekenlerin feri ol, sımsıcak bakışınla. Ufuklar, asırlardır bulanık Sensiz...
Acı, rahmetine muhtaç olan âşıklara... Ey zulmeti nûruyla boğan ışık! Gözler, Seni görmeden de kamaşık. Öyle bir zincirle bağlandım ki Sana, bin darbe vurup, bu gün zinciri kırsalar da, zincirin halkaları kalır boynumda...
Yâ Nebî!
Sorsan “Beni seviyor musunuz?” diye. “Belî, belî” diyen ölülerin feryâdını duyarsın. Sorma, ne olur sorma “nasıl ve neyle?” diye. O zaman kaçmak isterim, kimsenin olmadığı, kimsenin bilmediği, kimsenin duymadığı bir yere. Yine Sen varsın.
O âşıkların aşkı Sanadır. Güneş, ısısını onların yüreklerinin harâretinden alır. Dünyânın ufku onlara dar gelirken, gönülleri tâ Rahmân’ın arşına uzanır. Onlar Dost’tan Dost’u isterler.
Yâ Nebî!
O aşıklar ki; Senin hasretinle, ruhlarına vurulan prangaları eskittiler. Ey canların cânı! O âşıklar ki, aşk âteşine pervâne olmak isterler. Hicrânınla yanıp, aşk derdin dermân bilirler. Tabîb şöyle dursun, “biz derde müştâkız” derler. Aşıkların aşkına tercümân oldu Fuzûlî;
“Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabîb,
Kılma dermân kim helâkım zehr-i dermânımdadır” diye feryâd ederken...
Açılan gonca güller, hep bir aşkı resmederken, seherde öten bülbüller hep bu aşkı besteler. Sorsan, “gökyüzü niçin ağlar?” diye; “bu sevdâdır onu ağlatan” derler. Bu sevdâdır onu ve bizi ağlatan. Hasret besteleri cömertce dökülsün dudağından, eğer sen de âşıksan. Sevdâ dolu yaşlar dökülsün gözlerinden Medine’ye doğru akan... Bu yaşlar bir aşk ırmağı olsun O’na kavuşmak için dağları aşan... Öylesine büyüsün ki, bir deryâ olsun sevgin, ufuklara sığmayan, yüreklerden kaynadıkça kaynayan ve her an coştukça coşan...
Yâ Nebî!
Senin hicretinle şenlenmişti Medine. Sevenler kavuşmuştu o gün sevdiğine... Arz titriyordu heyecânından, hiç şâhit olmamıştı böylesine bir güne... Ey gönüllere ışık saçan! Seni gören gözler, başkasına bakar mı? Sesini bir kez işiten, başkasını duyar mı?
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım...
Hani, kuru bir ağaç parçası feryâd ediyordu firkatinden, eğer şefkat elin dokunmasaydı ona, kıyâmete dek ağlayacaktı hasretinden. Ya biz...

Alıntı...
  Alıntı ile Cevapla
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
&LAL& (18.07.10)
Okunmamış 13.05.10, 06:40 PM   #8
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR



Kim demişse demiş; “Gözden ırak olan, gönülden de uzak olurmuş” diye. Kimin için söylenmiş, neden söylemişler bunu? Birileri için doğru olsa da bu söz, Senin için yalan yâ Resulallah. Sen ne gözümüzden ırak, ne de gönlümüzden uzaksın.
Gönül evim Seninle, hatıranla dopdolu. Ey uzaklarda zannedilen, Mekke’de, Medine’de aranan Şanlı Nebî. Adınla ve hayatınla gönlümüzde yaşıyorsun.

Adını duyduğum ilk andan beri, o küçücük yüreğime sevgin güneş oldu, içime doğdu. En başta anacığımın ve çevremdeki insanların, dillerinden düşmezdi adın. Kimdin Sen, o adı dillerden hiç düşmeyen. En güzel, en seçkin bir kelimeydin, saygıyla söylenirdin. Mübarek adın anıldığında eller kalplere doğru götürülürdü. Bir dua yükselirdi dillerden; “Allahümme salli ala seyyidina Muhammed.” Küçüktüm, bilemezdim o zamanlar bu sırrı. Büyüdüm, düştüm izinin, sırrının ardına. Anlayanlar anlamışlardı, bütün esrarın anahtarının Sende olduğunu. Düğümleri Sen çözebilirdin, şifreleri Sen açabilirdin ancak.

Kimdin Sen, adı dillerden hiç düşmeyen? Adın bile hayatın kadar nurdan bir alev olup, gönülleri tutuşturuyordu. Kimdin? Nasıl biriydin ey Nebî? Bilemezdim o zamanlar. Sonra, çok sonraları da Seni doğru dürüst anlatana pek rastlayamadık hayatımızda. Fâni bir şahsiyet gibi geçiliyordun. Yaptıklarının üstünde hiç durulmuyordu. Hâlbuki o güzel adın vardı dilimizde, hayatımız kadar kıymetli. Anlamasak da hissediyorduk. Bu her şeyi anlatmaya yetiyordu ama gönlümüz daha fazlasını istiyordu. Bulamıyorduk, öğrenemiyorduk bir türlü. Nice insanlar çıkarıldı karşımıza. Tarihler, kitaplar, birçok meşhur simalardan söz ediyordu uzun uzun ama Sen yoktun onların arasında. Nice maharetli eller, nice bin ustalıkla bir yerlere atıvermişlerdi Seni. Tarihin tozlu sayfalarında unutturulmaya çalışılıyordun. Onlar gizledikçe aklım ve kalbim el ele verip, Senin hayatını en ince noktasına kadar öğrenmenin ve bilmenin heyecanına düştüler. Ve sonra gökyüzü kadar berrak bir mavilik içinde, bembeyaz pamuk gibi butlularla çerçevelenmiş bir hayat çıktı karşıma. Sen kitaplara sığamayacak kadar büyüktün, onu anladım çok şükür. O Sendin işte, O Senin hayatındı. Bulutların arasından doğan bir güneş gibi içimi ferahlattın. Kalbimdeki sıkıntıları bir bir yıktın attın. Varlığım varlığınla anlam kazandı. Şefkat ve rahmet ülkene misafir oldukça çoğaldım, büyüdüm, geliştim. Kısacık ömürde hiç kimsenin yapamayacaklarını yapmıştın. Küçük büyük herkes sevdalındı Senin. Anasından, babasından, nefsinden, her şeyinden çok sevmişlerdi Seni insanlar. Hak ediyordun bunu çünkü. Sen de onları herkesten çok seviyordun.

Bütün insanların bütün zamanlardaki dertleri için çırpınmıştın. Akıl almaz çileler çekmiş, binbir cefaya göğüs germiştin bir melek safiyeti içinde. Çok şükür kavuştum aradığıma. Buldum artık Seni, bırakmam peşini.

Çocukluğumda kulağıma öpüşle fısıldanan adın, nakış nakış ninnilerle ruhuma işlenen o güzel ismin, bir tohum gibi büyüdü içimde. Vaktini bekliyordu açmak için. Sen biricik Gönül çiçeğim, iç huzurum oldun benim. Ne tarihlerin ne de onların anlattığı gibi değildin. Okudukça, tanıdıkça hayatına hayran kaldım. Asla asla değildin. Hoyrat ellere yüreğimi iyi ki de bırakmamış büyüklerim. Senin sevgine açıkmış kalbim ve bekliyormuş yıllardır. Seni beklemişim, Seni özlemişim. Ey Sevgili, her şey o güzel adınla başladı hayatımda. Adını günde beş defa okunan ezanlarda da duya duya büyüdüm. Adı güzel, kendi güzel Muhammed’im.

Bir gün bir sözüne rastladım. “Benim adım Tevrat’ta Ahyed, İncil’de Ahmed, Kur’an’da Muhammed’tir” diyordun adını unutturmaya çalışanlara. Senden önce gönderilen kitaplardan ismini silmeye, yok etmeye çalışanlara inat doğru adresi gösteriyordun. “Getirin eski kitaplarınızı, açın sayfalarınızı, onlarda benim adım var,” diyordun. Kendilerince değiştirdiler, çıkardılar, attılar, ama adını silemediler, unutturamadılar. Onlar Seni sadece bir isimden ibaret zannettiler. İşte orda yanıldılar. İşaretlerini, sıfatlarını göremediler. Nice lüzumsuz işlerin ve şifrelerin peşinde koşup ömürlerini tükettiler bir hiç uğruna. Kâinatın bütün şifrelerinin, esrarlarının ve anahtarlarının Sende olduğunu bilemediler. Ömürlerini boş yere tükettiler. Arayanlar buldular, işaretlerini okudular. Bilenler bildi, görenler gördü Seni. Şifrelerini çözdüler. Şeytan ve cahil nefis insanların içindeki merak duygusunu sahtesine çevirmekte hiç boş kalmadılar. Ama hangi hakikat var ki unutturulmak istendikçe açığa çıkmamış olsun, gizlenmek istendikçe aşikâr olmasın. Rabbin bu oyunları bozdu, boşa çıkardı. Senin için hazırlanan her tuzağı yerle bir etti. Adının yanıbaşında yükseltti adını. Doğmamış ruhlara aşıladı, kalplere kazıdı, tüm kâinata taşıdı. Sana gelen Sana çıkan yollar, varmak isteyenler için çok kolay. Yeter ki bir adım atsın insanlar.

Yaradan Seni methetmiş getirdiğin kitapta. Adınla, risaletinle, elçiliğinle bu son kitabını mühürlemiş. Kim Allah’ın bildirdiğinden başka mana çıkarırsa hüsrandadır, ziyandadır. Çünkü bütün şifrelerin anahtarı Sendedir. Peygamberlik halkasına son noktayı Seninle koymuş Rabbim. Hatemennebî’sin Sen. Yüce görev Seninle tamamlanmış ya Resulallah. Senden sonrası hüsran, Senden başkası yalan.
Ey canlı güneşimiz! Sen varken, mumların ışığı altına girer miyiz biz. Azdırmak, saptırmak şeytanın işi, aldanabilir aklıselim olmayan kişi. Kur’an ile yolumuzu aydınlattın ışıl ışıl. Yolun, en doğrusunu gösterdin bize. Ben Senin getirdiğin bu kitabı nasıl okumam, nasıl sevmem ya Resulallah.
Kur’an’ın ve kâinat kitabının en büyük âyetisin Sen. Kur’an’ınla kendini, kendinle beni bağladın. Adınla yüreğimi dağladın ya Resulallah. Şimdi, bir gece yarısı dağdayım. Mekke’yi seyrettiğin yerdeyim. Pırıl pırıl parlayan o büyük mucizeni, işaretini okuyorum ayın parlak yüzünde.

Hira’dayım, yıllardır hasretini çektiğim yerdeyim, oradayım. Seni misafir eden o dağın, Hira’nın misafiriyim bu gece. Gökyüzüne bakıyorum, kâinatı heceliyorum. Mekke’yi, Kâbe’yi okuyorum buradan. Sırlar seninle çözülüyor. Şifreler anahtarsız çözülmüyor. Bütün esrarın anahtarları Sendedir ya Resulallah. Sen bize Yaradan’dan armağansın, bu sevinç yeter de artar bize.
Zaman zaman gölgelense de nurun, ebediyen silinmeyecek adın. Silemeyecekler. Yaradan’ın yazdığı silinir mi hiç. Sen Muhammed’sin, Mustafa’sın. Sevgilimizsin, Efendimizsin.

Yâ Resulallah, adını anmadığım zaman uzak, çok uzak çöllerde tek başına kalmış bir yolcu gibi şaşkın ve biçareyim. Ümidini yitirmiş bir divaneyim. İnsanların çektiği sıkıntıların nedenini anlayabiliyorum. Senden uzak olmak, güneşten mahrum kalmak demek, ışıksız yaşamak demek. Karanlık bir gecenin, bir anın ızdırabı bile yeter insanı çıldırtmaya. Bizim cılız ışıklarımız, evlerimizi ve şehirlerimizi aydınlatmaya yetmezken, Senin nurun kâinatı aydınlatıyor, gönülleri ışıldatıyor.

Usul usul girdin hayatıma, güneş gibi kırmadan, incitmeden yâ Resulallah. Yer ettin gönlümde ebediyen. Seni sevmek de bir ibadetmiş adını söylemek de, onu bildim onu anladım bu gece.
Bu gece oradayım, Hira’dayım. Bir kutlu gecede bir şeref payesi sunsun biz gibi dertli gönüllere. Korkutan karanlıklar silindiler. Kâinatla kardeş oldum, vahşetten kurtuldu ruhum. Kimsesizlikten, yalnızlıktan kurtuldum. Allah’ım, Sen varsın. Sen varsın ya başka şeyler hiç olmasa ne gam. Habibin, Sevgilin var ya yeter bize. Sen nasıl gözden ırak, gönülden uzak olabilirsin ki ya Resulallah. Ey şanlı Nebî. Miraç gecesinde dualarının içinde selâmımızı unutmayan gönül sultanı. Bu iyiliğin bile ebediyen hatırlanmayı hak etmiyor mu? Saçtığın ışığın, gönüllerde yaktığın parlak ateşin yanında her ışık sönük kaldı. Battı, gitti nice ışıklar, nice güneşler, nice aşklar, o aşkın yaktığı mecnun âşıklar gitti birer birer. Bir tek Sen kaldın ey Sevgili. Gönül semamızda sönmeyen, batmayan ebedi Güneşimiz. Sen varken uzaklık yok. Gönül ki, Senin için. Diller ki, Senin için var. Uzaklık mı olur, mesafelerin hükmü mü kalır, sevgimizin Sana ulaşan hızının, süratinin yanında. Ah ya Resulallah. Perişan, harap bir haldeyiz. Bir yanımız yıkık Seni özlüyoruz. Medine’ye, evine misafir olduğum gün ettiğim duayı Rabbim kabul etsin. Amin. Yanımda, gönlümde, dilimde adları yazılı olanlarla beraber. Sevdiklerimle. Bugün bir daha Seni yeniden anladım, Seni yeniden tanıdım. En küçük bir hatıranı dahi özlemişim. Yanına yaklaştığımda, huzuruna vardığımda fark ettim bunu. Şefkatli yüreğinin atışını duydum bizler için. Bütün insanları, Senin kadar kim sevebildi, başka kim sevebilir ki? Sen Rahman ve Rahim olan Allah’ın yeryüzündeki son elçisi, rahmet Peygamberisin. Yakînin olmak, bu duyguları tekrar tekrar huzurunda yaşamak, bir daha misafirin olmak ne büyük şeref. Sakladığım o inci tanelerini burada döküyorum, Sana elimi uzatıyorum, biat ediyorum. Davana baş koymak ne şeref.

Mademki ümmetinin onca derdine, sıkıntısına kefilsin, bizleri düşünmeden asla edemezsin. Derdimizle dertlenmeden yapamazsın, şefkatinin kanatlarını üzerimize germeden duramazsın. Bizi Senden başka kim anlayabilir ki ya Resulallah. Ey şefkatli Resul, bir Sen varsın yakınımız, yeryüzündeki rahmetinin tecellisi olan Rabbimizin. Biz kendimizden bile habersizken, bizi düşünen o incelerden ince, gözü yaşlı dualarla bizim için atan kalbin şimdi bize emanet. Makam-ı Mahmud’un adına, Rabbimizin katındaki o yüce merteben hürmetine, rahmetinle yıka içimizi. Tertemiz et bizi. Terkedilmişler, bir kenara itilmişler, öksüzler, yetimler, binbir dertle inleyenler adına ne olur yetiş imdadımıza.

Her şey Senin gelişini bekliyordu, Sana hazırdı, muntazırdı. Gelişinle dünyayı şereflendirdiğin o kutlu gecenin sabahında dünya bir daha yeniden yaratıldı Seninle. Âdem babamız bile “Gel ey evlat yetim kaldık, anlat kâinatın sırlarını, anlat da kurtar bizi dertten” diye Senin cennet kapılarında yazılı olan adını görüp dualar ediyordu. İlk peygamberin dualarında Senin adın vardı. Adın O’nun da dilindeydi. O’ndan binlerce sene sonra dünyaya teşrif ettiğin halde Hz. Âdem’e bile uzak değildin, bizden mi uzak kalacaksın ya Resulallah. Ne gözden ne de gönülden ırak ve uzak değilsin Sen. Kâinatın sırlarını açtın, âyet âyet okuttun gizli kalmış ne varsa. Bir damlacığım ben de, rahmet denizine ulaşmaya çabalıyorum. Sana varamamış bir damlacık, çöllerde kurumaya mahkûmdur. Kalbimden, ruhumdan gözüme, gözlerimden elime düşen bu bir damlacığı da, o güzel adını Hira’da andığım şu anda umman olan şefkatine, rahmetine katıver gitsin.

Seninle çoğalmayan, gösterdiğin pencereden bakmayan gözler ışığı göremiyor. İçimizdeki şefkat ateşini yakıyor, yandırıyor o zaman. Bir damlayı ummanına kat. Coşkun bir deniz olup çağlayayım Ebubekir gibi. Bütün insanlar adına cehennemin içinde bile yanmaya razı olabilelim o kahramanlar gibi. Cehennemden betermiş şefkat ateşi. Onu Söndürecek Sensin, Marifetullahtır ancak. Yetiş imdadımıza ey Resul, yetiş.

Yanan kalbe devasın Sen
Bulunmaz bir şifasın Sen
Habib-i Kibriya’sın Sen
Muhammed Mustafa’sın Sen…
Yâ Resulallah! Yanmak mukaddes bir gaye uğruna, gösterdiğin yolda yanmak, tutuşmak güzelmiş meğer.

Senden uzak kalmak, Senden ırak olmak nasipsizliğin en beteridir. Su Sende, şifa Sende, serinlik, ferahlık Sende. Adını bir kerecik olsun anınca sönüyor yüreğimizdeki ateş, diniyor sızılar yâ Resulallah.
Kim demişse demiş ama biz demedik; “Gözden ırak olan gönülden de olurmuş” diye. Bu söz kim için, hangi zaman ve hangi mekânda söylenmiş olursa olsun asla doğru diyemiyorum. Senin için ise büsbütün yalan yâ Resulallah. Senin için yalan Sevgilim. Biz Seni unutmadık ya Resulallah. Sen bize içimize çektiğimiz bir nefes hava kadar yakınsın. Farkında değiliz, dört bir yanı kuşatan ışığının. O uçsuz bucaksız rahmetinin farkında değiliz. Rabbim Senin elinle, dilinle uzatmış rahmetini bize. 124 bin peygamber arasından, Sana ümmet etmiş bizi. Bu şeref yeter bize, yeter de artar ya Resulallah. Biz Seni hiç unutmadık. Sen gönül tahtımızın tek sultanısın. Ne gözden ırak, ne de gönülden uzaksın yâ Resulallah. Sen bize bu kadar yakınsın işte…

Selim Gündüzalp
  Alıntı ile Cevapla
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
elifar (05.07.10)
Okunmamış 02.06.10, 01:18 PM   #9
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR




Sana en yakışanı bulmak için düştüm yollara bu kez, seni ifade edebileceğim bütün kelimeleri gönlümün kütüphanesinden indirip, en kıymetlisini aradım, yorulmadım. Hangisinin manası tamamıyla seni ifade etmeye yeter ki…

Sordum umuda sende midir diye,

Umut; “bende bir garip umut yolunu gözlemekteyim” dedi,

Sordum hasrete sende mi diye,

Hasret; “sence ben neden hazanla birlikte anılıyorum sanıyorsun” dedi.

Sevdanın kapısına gittim, ey sevda yoksa sende mi gizlidir dedim,

Sevda buğulu bir sesle “bende olsa böyle düştüğüm yüreği yakar mıyım” dedi.

Kışa sordum, “o olsa böyle üşür müyüm” dedi,

Baharın gözlerine baktım, “ellerimde çiçeklerle neden bekliyorum zannediyorsun” dedi.

Güne sor asım geldi, “oda özlemin büyük olmasa geceye sarılır mıyım böylesine” dedi.

Geceyi yakalamaya kalktım, “yıldızlarım semadan neden ayrılıyor fark etmedin mi” dedi.

Güle sordum, “ben yıllardır kokusuyla yetinmekteyim” dedi.

Bülbülse “sence yanık namelerim kimedir” dedi.

Adına yaratılan kâinata sordum boynum bükük,

“O (s.a.v), ebedi vuslattır” dedi.

Sana en yakışan zamanı bulmak istedim, olurda koylarında kendimi unutup, senden başkasını aramam diye, seninle var olup, seninle kaybolurum diye zamanın uçsuz bucaksız ummanlarına saldım kendimi…

Düne sordum seni,

“Bende misafirdi” dedi.

Bugüne sordum,

“Sen istediğin müddetçe yanımızda kalır” dedi.

Yarına sordum,

“Gelir mi, kalır mı bilinmez” dedi.

Haftaya sordum,

“Sence neden yedi güne bölündüm zannediyorsun…

Ben umudu, sevgiyi, özlemi, ayrılığı, hasreti, hüznü, vuslatı boşuna mı yüreğime saldım” dedi.

Aylara sormadan daha on iki karanfil birden boynunu büküverdi.

Yıllar” üç yüz atmış beş gün onu aramaya yetmiyor” dedi.

Asırların kapısına varınca…

“Bizim en şanslımız on dört asır evveldi” dedi.

Galiba dün, bugün, yarın belirsiz kalıyor,

Saat, dakika, saniye, salise, an çok yalın kalıyor,

Hafta, ay, yıl, asır bir ihtimalde…

Sana en çok sonsuzluk yakışıyor.

Papatya ya sordum,

“Naifliğime ve aydınlığıma aldanma, bende onu bulmak için bitkin düştüm ve bembeyaz kesildim” dedi

Menekşeye sordum,

“Her taşın bağrından neden çıkıyorum sanıyorsun” dedi.

Kardelene sordum

“Dostlar baharda bulamayınca bende kışa bakayım” dedi.

Akasyaya sordum

“Yükseklerden hala gelir diye yolunu gözlüyorum” dedi.

Zambağa sordum

“Issız vadilere kendimi neden saldım” dedi

Çiğdeme, yasemine sordum

“O yeter ki gelsin de biz solalım” dedi.

Güle sormadan daha

“Kokusundan nasiplenmek için her mevsimde…

Hazanda, baharda durmaksızın açıyorum” dedi.

“Her bir çeşidimle ashabını temsil ediyorum” dedi.

Sordum ummana sen belki gördün diye

“Beni ben yapan bağrımdaki hasret gözyaşlarımdır” dedi.

Sordum dağa belki sana uğramıştır diye

“Sence neden böyle arşa uzanmaktayım” dedi.

Çöllere sordum,

“Hasretinden yandım yandım küle döndüm” dedi.

Rüzgârların önüne dikildim,

“Bulsaydık böyle bir öteye bir beriye savrulur muyduk” dedi.

Yağmura sordum,

“Ben daha bulutları teselli edemiyorum” dedi.

Güneşe sordum,

“İçimi bir şeyler yakıyor” dedi.

Önüme çıkan seyyaha sordum

“Yüreğine sor bir bakalım” dedi

Yüreğime sorunca…

“Şimdiye kadar nerdeydin” dedi.

“O ne mekândadır, nede zamanda

Buyuruyor ki; KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR…

Yani kişi sevdiğiyledir” dedi…

ALINTI
  Alıntı ile Cevapla
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
&LAL& (18.07.10), elifar (05.07.10)
Okunmamış 01.07.10, 01:05 PM   #10
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

Şüphesiz ki (bir de hayırda gayret gösteren) o kimseler (de var) ki, onlar Rablerinin azabından korkarak titreyenlerdir.
Hem o kimseler ki, onlar Rablerinin ayetlerine iman ederler.
Yine o kimseler ki, onlar Rablerine ortak koşmazlar.
Ve o kimseler ki, şüphesiz onlar Rablerine dönecek kimseler oldukları(nı bildikleri) için, verdikleri şeyleri kalpleri ürpererek verirler.
İşte bunlar, hayırlı işlerde koşuşurlar ve onlar bunlarda (o hizmetlerde) sabikun (önde gidenler)dir.
Biz kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmayız ve katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır; onlar haksızlığa da uğratılmazlar.
Mecalim kalmıyor anınca adını, yüzlerim kızarıyor, ellerim titriyor. Bir selamını duysam yanardı bağırlarım, bir yüzünü görsem dökülürdü pınarlarım. Gecenin koynuna sordum adını, yüreğimin derununa gizledim sevdanı, bir ahım da duydum sedanı, yollarımı sana çevirdim, gönlüm sana yandı.
Müjdelerini duyunca eridim, yandım. Firkatinin ateşi yaktı ciğerimi. Korktum ve titredim. Ancak liyakatsizliğim eritti bedenimi. Dün oradaydım bugün burada, koşuyorum her yere; adını duymak, sevdana yanmaktır dileğim. Nurunla aydınlatır mısın karanlık gözlerimi?
Secdelerim hep bir yakarıştır. Günah denizinde yüzerken bir af sedası duyar mıyım acep?
Kokladığım güllerde aradım seni ve bir salâvat getirdim, güzelliğine müptela olup ta versem oracıkta ruhumu emanetçiye.
Bir feryad geldi ki içinde adın gizli. Geçip te kendimden kondurdum güvercinleri yollarıma. Gecenin koynunda zikirle coşan körpe bedenlerde adın anılır, yakarım bağrımı ve yanarım her kalkışta. Sen ne merhametlisin Eyyy!!
Durup durup sana baktım ve şu âlemde göremezsem seni, gönlümü, gözümü dolduramazsam seninle, göçüp gidemiyorsam adın uğruna. Yoksa bu gönülde ağyarlar mı gezer?
Koşamıyorsam, tutulmuşsa ayaklarım ve kurumuşsa dudaklarım, ararım, bulur koşar gelirim kapına.
Şu âlem sana yanıyordu da bir ben yanamadım. Âlem seni andı geceler boyu da ben anamadım. Gök kubbe sana döndü de bir ben döndüremedim yüzümü.
Halime bulutlar ağladı, gök çağıldadı, deryalar cuş u huruşa geldi.
Aşkımı şu âlemde sana sundum ve sandım ki sundum!
Ay ışığı geldi, güneş yandı fakat hala adımlarım gelemedi sana.
Yaraladım sinemi, donandı her yerim aşkının firakından.
Adına bir şiir yazdım ve bestesinde gizli bir seyr u seferimle gezer dururum.
Gah susarak andım gahi koşarak yandım. Kandım da kandım aşk şarabınla ki kana boyandım Ahhh!
Kemalinin bendesi oldu dilimin namesi.
Âşık olan kişiler deli olağan olur
Aşk nedir bilmeyenler ana gülegan olur
Kayup ardıma ağyarı da cemalinin perdesine pervane oldu kanatlarım.
Kemalini giydir beni benden soy Eyyy!
Bir söyledim bir sustum canıma can kattım, derdime bend ettim. İstedim ki olmasın senden gayrıya yer yerinde
Hayalinin perdelerinde raks eder, gönlümün tepelerinde şaha kalkar.
Söz mü yeter adını anlatmaya, ömür mü yeter aşkına doymaya.
Geçip gitti sana yanıklar bırakarak adlarını. Cemalinle halk ettin âlemi ve seyrine hayran ettin gözlerimi.
Bir kış gelirsin cana, bir güz girersin cana, bir bahar coşarsın canda, bir yaz erersin cana.
Irmaklar sana akardı kasidelerde, çimenler sana bakardı gazellerde, adına dağlar delinirdi hikâyelerde, övgüne kelimeler yetmezdi methiyelerde, aşkına doyum olmazdı gecelerde Eyyy nur-ı Dilara
ALLAH HU YAR YAR ALLAH YAR…
Fatma YÜKSEL
  Alıntı ile Cevapla
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
elifar (05.07.10)
Okunmamış 05.07.10, 08:36 PM   #11
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR



Sen yüce bir bir ahlak üzeresin” (Kalem/4)
Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik (Enbiya /107)
Ben güzel ahlâk’ı tamamlamakiçin gönderildim.
Senin şânını ve adını yüceltmedik mi? (İnşirah/4)
”O ‘nun adı kelime-i Tevhid de, Kelime-i Şehadet te, Ezanda, Kamette, Namazda Tahıyyat okurken teşehhüdde, Kuran’ı Kerimde ki pek çok ayette Allah’ın (c.c) ismi ile beraber hep zikredildi.
”Muhakkak ki sana bey’at edenler, ancak Allah’a bey’at etmektedirler (Feth/10)
” Andolsun ki Resulullah’ta sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel örnekler vardır (Azhap/21)
Yüz’lerce Sala’at ve Güllerce Selâm
“Zayi olmaz gül temennâsıyla vermek hâre su”-Fuzuli
Gül yüzü buluşma yeridir,
En temel kavuşmalar gül yüzünde gerçekleşir.
Çünkü gül yüzler bakışı aşka dönüştürür.
Bakış ki, aşıkın maşuka dönüşüdür;
İlk tanışma ve son ayrılıktır.
Sonra mayelenir bakış;
Bakış aşk olur, bakış vuslat olur.
Aşık ve maşuk tanışmaktan öte geçerler,
Geri döner ve sanki birbirlerini hatırlamış olurlar.
İlk bakışma sonsuz beklemelerin durulduğu bir göl olur.
Güzellik gül yaprağında beklemiştir aşkı.
Aşk gül yüzünde güzelle buluşur.
Aşk gül tenlerde görünür kılar kendini.
Ve güzellik aşkın bakışında seyre dalar kendini.
O yüzden, gülden yüz çeviremeyiz.
Güle uzak duramayız.
Aşk ateşi örseler yüreğimizi.
Kızıl kanlar gibi dolaşır tenimizi aşk.
Ve kızıl utançlarla alevlenir yüzümüz
Güle döneriz, Sevgili’ye döneriz.
Sevgili yüzü olmadan edemeyiz.
Meğer gül, yüzüne Nazar Eden olduğu için gül’müş.
Herşeyi ve herkesi Varedenin teveccühüyle gülmüş.
Önce Teveccüh Eden varmış.
Yokluğa yönelmiş Ebedi Güzellik Sahibi.
Bilinmek dilemiş, sevilmek irade etmiş.
Gizliden açığa çıkmış “Mahfi Hazine”
Hiçlik şafağı kızıla boyanmış.
Varlık güzel yüzlü bir gül olmuş.
Varedilen her şey bir gül yüzünde taçlanmış.
Yoksa biz dikenler idik,
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Varlık gülşeninde bir gül yüzünde ihyalandık.
Ab-ı hayat öylece dolandı yüreğimizi,
Tenimizde öylece kızıl utanç gülleri açtı.
Edebi, iffeti gül yüzünde belledik,
Tebessümü gül yaprağından dudağımıza devşirdik.
Gülün son yaprağının sonrasına hayranlığımızı ekledik.
Beğenimizle kuşattık gülü;
Aşklarımızı gül yanağına devirdik.
Gülün yüzünde güldük, güle baktık güle yazdık.
Güller olduk, güldük.
Güller açıldı, güle döndük.
Gül yüzünde varedilen herşeyle yüzleştik.
Varedilmişler gül yüzünden gün yüzüne çıktı.
Öylece, gülün yüzünde buluştuk.
Gül yüzünden tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi oraya çağırdık.
Herşeyi elimize aldık, herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık.
Bildik ki,
Aslında biz sadece gül yüzünden vardık.
Ebedî Sevgili’nin teveccühüdür gülü güldüren.
Kalbimize aşkı salan Sevgili’nin nazarıdır.
Ki bu kalb Sevgili’nin vechesinden başkasına dönmez.
“Batan şeyleri sevmez”
Yitip gidenlere gönül vermez.
O’nun vechinden başkasına kanmaz aşk.
Aşk O’nun teveccühü ile var oldu.
Güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği O halkeyledi.
Aşıkların bakışlarında sevgiyi O tasvir eyledi.
Ve güzellerin en güzelini Mahbubu eyledi.
O’na muhabbet eyledi, O’nu Muhammed eyledi.
Ebedi teveccühünü O’nun vechinde kristalleştirdi.
Cümle halka O’nun yüzünü gül eyledi.
Değil mi ki, önceleri hiçbirşey yoktu
Ve illâ O’nun ebedi teveccühü vardı.
Değil mi ki, varedilmişler O’nun yönelmesiyle
Varlığa yüz buldu.
Öyleyse bu varlık gülşenine önce O Mahbub’un gül yüzü düştü.
Biz dikenlerdik aslında.
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Gül-ü Muhammed’in (sav) yüzünde buluştuk.
Gül-ü Muhammed (sav) yüzünde tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi yüreğimize çağırdık.
Herşeyi elimize aldık. Herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık
Gül yüzünden var olduk.
Sevgili’nin teveccühünü yüzüne devşiren Gül’e,
Yüzümüzü Sevgili’nin vechine çeviren Gül’e
Güllerce salât, yüz’lerce selâm ettik.
Dr.Senai DEMİRCİ
  Alıntı ile Cevapla
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
elifar (05.07.10)
Okunmamış 12.07.10, 12:09 PM   #12
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

Sen Kabul Buyur Bizi

Sana gel demeye yüzümüz yok Efendim. Sen kabul buyur bizi, sen davet et de biz varalım o ravzây-ı pâkine yalınayak. Gerekirse yollarında emekleye emekleye hatta sürünerek, yüzüstü gelelim huzuruna. Sen kabul et ki biz Senin uğruna her türlü ezâya, cefâya razıyız. Sümeyyeler misâli bizi de ayaklarımızdan bağlayıp develeri ters istikamete sürsünler. Bedenlerimiz iki parça olsun, vücudumuz tek parça olarak kapına gelmekten utanıyoruz.

Bir değil bin parça olsun bedenlerimiz yeter ki kabul et bizi. Kabul et ki Bilâl gibi bizi de kızgın kumlara yatırsınlar ve diyebilelim Allah’ın huzuruna çıkarken, o gün, senin ve dinin için bütün meşakkatlere katlandık diye. Kabul et ki Habbab bin Eret gibi bizi de bir hasıra sarmalasınlar ve sonra da yaksınlar. Senin yolunda feda edilmemiş bir can olarak huzuruna gelmekten utanıyoruz Efendim. Yeter ki Sen ümmetim diye kabul et biz günahkârları Efendim. Bizi de livâü-l hamd sancağının altında topla o dehşetli günde. O gün öyle dehşetli gün ki bütün beşeriyet hatta peygamberler dahi nefsî nefsî dediği gündür. Sadece Senin ümmetî ümmetî diyeceğin o günde, bizi yani bu acizleri, bu günahkâr ümmetini bu hâlimizle perişan bırakma Efendim.
Öyle bir hâle düştük ki Efendim, gündüzlerimiz bile siyaha boyandı. Sen kokmayan gülleri büyüttük bahçelerimizde.

Senin için olmayan neyimiz varsa hep renksiz, neyimiz varsa hep yağmalandı çaresiz. En kutsal hediyesiydin Yaradan ‘ ın bize. Heyhât ki koruyamadık tam manasıyla Seni. Asır, sînede ateş misâli oldu. İman elde kor gibi Efendim. Sevgili diye yılanlar atıldı koynumuza.

Ey Güllerin Sultanı! Sana gel demeye yüzümüz yok. Sen davet buyur bize. Biz gelelim alemlere rahmet olan Sen ‘ in nurlu eşiğine. Davet et ki bütün meşakkatler kabulümüzdür. Tek temennîmiz bu asrın biz çaresizlerini için de: “Ey Rabbim! Bunlar da benim ümmetimdendir ” demendir. Toprak olup aslımıza döneceğimiz günler elbette uzak değildir. Bir tebessüm buyur ki gittiğimiz yerler nûrunla aydınlansın Efendim.

Amellerimiz bizi cennetin yanına bile götürmez ki Sana muhabbetimiz olmadan. Bizi “ümmetim” diye kabul et ki asırlardır hep dünyaya bel bağlamış şu günahkârların artık Sen ‘ in muhabbetinle yürekleri taşsın cihandan, cûş-u hurûşa gelsin yüreklerimiz Sana olan aşkla.

On dört asır evvelinden: “Ümmetim yağmur misalidir. Evveli mi âhiri mi hayırlıdır bilinmez ” buyurmuştun. Ama Efendim, biz haramlarla, günahlarla hemhâl olduk dâim. İçimiz dışımıza bir çevrilse ne kadar acınacak halde olduğumuz görülecek. Allah ise bu halimizi mahşere sakladı. Bu yüzden başımız önümüzde, bu yüzden Sana, “gel ey Efendim” diyemiyoruz. Çünkü Sana gel demekten utanıyoruz Ey Gönüllerin Şehremîni! Öyle ise biz gelelim kapına. Kapına gelip kıtmirin olalım Sen ‘ in daima. Kabul et ne olur. Yoksa başımıza dağlardan daha büyük taşların yağacağı gün yakındır. O gün kaçacak yer olmayacak Efendim. Azığımız olan salih amelleri boynumuzda gerdanlık yapamadık bu dünya zindanında. Kalplerimiz taş kesildi
Ey Gönüllerin Sultanı! Ummanlar çekilip kurudu birer birer. Hayat çöl ortasında kaldı çaresiz.

Sana, gel diyemiyoruz Efendim, doğ gecelerimize diyemiyoruz Sultanım. Ama ne olur Sen kabul et de Senden gayrı neyimiz varsa hepsini geride bırakıp sana gelmek istiyoruz. Af diliyoruz kapında. Ey Güllerin Sultanı! Bize yüzünü çevirme ne olur. Efendim! Salât ve selâmlar Sana olsun.. Bizleri, Sana ümmet yapana hamdler olsun
  Alıntı ile Cevapla
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
&LAL& (18.07.10)
Okunmamış 25.07.10, 02:23 PM   #13
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR


ENTE RASULULLAH
Sol yanımda ağır bir yük, sağ yanım sessizce ağlıyor... Gözyaşlarım yanaklarıma yavaşça değiyor amma, yüreğimde hançer oluyor! Bu gece Cebrail (a.s.) de 'amin' diyor dualarımıza. Ve biz.. Bir zamanlar yüz çevirdiğimiz, diken ektiğimiz gül bahçelerinden gül dilenmeye geldik.. Kapına kapılanmaya geldik.. Bizlere de gül ver, bizlere de gülüver ki nurlarla dolsun kalbimizin içi.. Gözlerimizle göremesekde kokusunu duyalım sadabadede kainatın en güzel Gül'ünün.. Günahkâr oluşumuzun acısı varken affedildiğimizi hissedelim ta kalplerimizde. "Muhammed (sav)" ismi yankılanırken ruhumuzun doruklarında, "Selâm olsun inananlara!" deyişini duyalım Cennet'in semalarında.. Gözyaşlarımız Kevser'in serinliğini hissettirsin kavrulan yüreklerimize.. Sonra Rasûlünün asırlara uzanan firâkı değsin nâr-ı firkate mahkum yüreklere.. Birkez daha hançer olsun gözyaşlarımız... Ve yüreklerimiz..; Ufalansın kuru güller misâli yaprak yaprak.. Yâ İlâhi! Bizlere de nasip et, "ente Rasûlullah!" demeyi, Muhammed (sav) in gözlerine bakarak.. (Gülnur Erol / 2006)
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 29.01.11, 09:30 PM   #14
hüseyin coşgun
Kardeş
 
hüseyin coşgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2010
Mesajlar: 3.926
Tesekkür: 192
1.839 Mesajına 2.652 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 8
hüseyin coşgun is on a distinguished road
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
Bilir misin ey sevgili? Ölümsüz sevgili diye bir tabir varmış. Hiç ölümsüz sevgili olur mu? Sevgili doğduğu gibi ölür. Ölümsüz olan sevgiliyle birlikte bile toprağa gömülmeyen sevgidir.
Bazen bazı insanlar sanılar ki “ben ölünce toprak olacağım.” Olur mu hiç sevgili? Her ruh; her bedene girebilir. Mühim olan beden değil ki. Bedeni güzelleştiren ruh değil mi sevgili?
Sevgili..!
Sen sanır mısın benden asırlar önce toprak olmuş bedenimi görmedim diye? Sanmazsın tabii. Her gittiğim yerde, her dokunduğum toprakta kokunu duyarım. Her gece rüyamda seni görmeyi beklerim.
Sevgili…
Sen sanır mısın bu dünya sensiz de güzel? Sanmazsın tabii. Sensiz açan güneşin sıcaklığını duyabilir miyim, hem hissedebilir miyim sensizken yağan yağmurun ferahlığını?
Senin ile beni yaratan Zât (cc) aynı. Fakat sen O Zâtın en sevgili eseri, ben ise sana, dolayısıyla beni halkeden Zâta ulaşma sevdasında denizde çırpınan milyonlarca zavallıdan bir zavallı. Sen nefsini yedinci mertebeye çıkarmış bir emsal , ben ise nefsini ikinci mertebede tutan bir âvâre. Sen Sultan-ı Enbiyâ, sen Sultan-ı Evliyâ, ben Sultan-ı Divane.
Sevgili…!
Sensizken soluduğumuz havanın,içtiğimiz suyun kimyasından öte gidemeyen bir tefekkürdeyiz. Gel de O Zâtın kudretini cemalinde görelim.
Gel ey sevgili…!
Yollarını bekleriz. Gönlümüze hicretini bekleriz. Gözcüler diktik gönlümüze. Çöller arasından çıkıp da gel. Yağmuru kıskandıran gözyaşlarıyla bekliyoruz seni. Gel artık. Hüzün seline uğradı gönlümüz. Hasreti kıskandıran vuslatla gel. Taşları ağlatan muhabbetle gel. Dizinin dibinde oturup sohbetini dinlemeyi bekliyoruz.
Gel ey sevgili…!
Sen gel ki şairler sussun. Bir sözün mest etsin ruhları.
Sen gel ki savaşlar bitsin. Bir tebessümün fethetsin gönülleri.
Gel ki; görsünler,yüzündeki o hat,o çizgi ne kadar ince
Gel ki; görsünler, yer, gök nasıl feryat ediyor sen Allah(cc) deyince.
Sevgili..!
Dağları ateşe verdim. Vuslat özleminden; dağları yakan ateş, bize işlemedi. Kerbelâyı yerle bir eyledim. Sen gelip de ciğerlerin bin pare olmasın diye. Senin gözyaşına deryadaki suları feda eylerim. Sen gül yeter ki, ben ağlarım. Sen gül ki bütün ümmetin gülsün. Sen gül ki çorak topraklarda güller açsın. Sen gül ki; tebessüm bir yaratılana anca bu kadar yakışabilsin.
Gel ey sevgili…!
Şeyh-i San’an aşkındayım. Bırakma beni mahzun. Ruhun geziyor diyorlar her müminin kalbinde. Ben gözümü nöbetçi bıraktım yolda. Gece yattığımda bir rüya ol da , gerçek niyetine düşümde gel bana.
Bekliyorum seni ey sevgili…!
Çöle düşmüş Mecnunun Leyla’yı araması gibi gözlüyorum seni. Mezardaki kimsesiz bir fâninin bir Fatihayı beklediği gibi bekliyorum seni. Ne olur gel artık…!
Bir çiçeğin suya, bir çocuğun şefkate, Azrail’in yanında beklediği bir faninin şahadete,
Sevgili…!
Senin varlığın bütün noksanlarımın tamamlayıcısı,seni bilmeyen insanın haline eyvah. Ayaklarının altında ezilen toprak olmak ne büyük lütûftur bana, yüzünde izini çıkaran hasıra eyvah. Senin yudumladığın en hararetli su, soğuk pınarlardan akan zemzemdir bana, su niyetine zehir içene eyvah. Senin üzülmen bir idam sehpasıdır bana, seni bilmeden gülene eyvah. Senin yaslandığın çınar ziynet dolu bir dağdır bana, ziyneti senin lütfûna tercih edene eyvah.
Gel ey sevgili…!
Hasretinden divane düştük. Şimdi hapisiz bu zindanlarda. Gel ey efendim ,gönüller sultanı,çölde açan bir çiçek.
Sen ey sevgili..!
Gel de kurtar bizi bu zindanlardan. Gel de bitir bu özlemi. Dağları un ufak eden dava ile başbaşayız ve taşıyamıyoruz. Kaderlerimiz kef ile yazılmış diye biliyoruz. Gel bize sabrı öğret.
Gel ki bitsin bu dayanılmaz çile.
Sevgili…!
Efendim..!
Sultanım..!
İki Cihan serverim..!
Ya yanına aldır bizi. Ya bizi sensiz bırakma.
Bitir bu hasreti..
Alıntıdır.
hüseyin coşgun isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 30.01.11, 01:45 PM   #15
hüseyin coşgun
Kardeş
 
hüseyin coşgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2010
Mesajlar: 3.926
Tesekkür: 192
1.839 Mesajına 2.652 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 8
hüseyin coşgun is on a distinguished road
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

Yaradan Rabbimin adıyla okudum.
Ey Muhammed s.a.v seni okudum.
Okudum, çoğaldı harflerim, ırmaklarım, yıldızlarım...
Tüm kitaplara senin isminle yazıldım.
Doğdum, Muhammed'e doğdum.
Aşıksam, Muhammed'e aşığım.
Ölürsem, Muhammed'e ölürüm.
Gelirsem, Muhammed'e gelirim.
Yusuf oldum kuyularda hep seni bekledim,
Hüseyin oldum kerbelada, kuruyan dudaklarımla sayıkladım ismini,
Gelsin de ırmaklar taşıyan ellerinden,
Ab-ı hayat akıtsın içime diye bekledim.
Bekledim, kapandı yollarım, uzattım parmaklarımı,
Hallaç gibi doğrandı ellerim.
Hiç seni söyleyemedim. Dağlandı dudaklarım.
Yazdım gözyaşlarımla Mekke'nin dağlarına:
Ey sevgili, gel diye...
Ağlama duvarını bir çıban gibi sırtında taşırken,
Yorulan kollarıyla taş atan Kudüs'üm ben.
Kaldırımlarımda ateşler yükselirken,
Geldin öptün beni alnımdan,
Serinleyip sarıldım taşlara yeniden.
Ey Muhammed...
Ey Sevgili.
Ey Bad-ı Saba.
Ey üzerimize doğan ay.
Ey güzelliklerin şahikası.
Ey şefaat pınarı.
Her düşmem gül ayaklarına kapanmamdır,
Böğrümden yediğim her kurşunla tutarım ellerinden.
Her şarkımda seni söylerim.
Her tebessümüm senindir.
Hep seni beklerim:
Sen bir gelsen diye ey Sevgili...
Sevgili...
Ben Veysel'im,
Kenan illerinde hasretini soluyan,
Hırkana bürünürüm karanlıkta kaybolduğumda,
Dört taraftan vururlar bana,
Vururlar da söyletemezler sensizliği,
Sümeyye gibi develer ayırır bedenimi...
Hamza'yım Ey Sevgili,
Uhud'dayım tam önündeyim,
Vahşi'nin mızrağı deler geçer yüreğimi,
Gel de okşa ne olur oyulmuş kalbimi,
Hind değil hasretin acıtır onu...
Ben Grozniyim, Keşmirim, Kandaharım, Saraybosnayım, Hamayım, Buharayım, Bağdatım, Morayım, Taşkentim, Doğu Timur'um, Türkistan'ım, Ahıska'yım, Halepçe'yim, Kırım'ım, İstanbul'um..,
Ben kurşunlara evlat vermiş anneyim.
Kurşunlardan sakınan bedeniyle seni özleyen, taş atan bir Filistinliyim.
Okul önlerinde bekleşen ve ağlayan, karanfil dağıtan kızım.
Gel öp bizi alnımızdan,
Gel sev bizi kanayan yaralarımızdan.
Ey sevgili...
Ey Muhammed...
Gittin ya gül yüzlü sevgili.
Kırıldım gittiğinden beri.
Kırıldıkça yandı canım.
Çarmıhta çivilenen benim ellerim,
Benim ayaklarım.
Harami sofralarda sergilenen benim başım.
Beni bir ağaçta kıstırdılar,
Kör bir testereyle biçildim.
Ağladım, kurudu göz pınarlarım,
Ağladım, hasretine türkü yaktım.
Ağladım, gel diye ey sevgili...
Sevgili...
Ömer'im, Ali'yim, Osman'ım,
Vuruldum bir niyaz vaktinde,
Kanım dağıldı kitabın sayfalarına.
Seni yazdım bir damla kanla,
İsminin dolaştığı semaya,
Bir baştan bir başa.
Sen gel diye Ey sevgili...
Ey sevgili...
Kırıldı mı dişin?
Dikenler acıttı mı ayaklarını?
Deve işkembeleri kirletti mi elbiselerini?
Medine yollarında yoruldun mu?
Taifte taşlar kanattı mı gül yanağını?
Kırıldı mı kalbin bize?
Kırgın mısın sevgili?
Ne çare Bekirler yok şimdi, Aliler, Osmanlar, Ömerler yok. Halidler gitti, Musablar gitti. Hatice yok, Zeynep yok, Fatıma yok.
Müminlerin annesi sofra açmaz evlerimizde.
Kedilerin babası dolaşmaz sokaklanmızda.
Biz ne çok yetim oluk da,
Senin gibi okşayanımız yok artık.
Gel bir okşa ne olur.
Yaralarımızda ki irinler azdı.
Canımız acıdı.
Bir merhamet et, bir gülümse efendim.
Bir görün puslu şehirlerin üstünde.
Bir ses ver puslu yüreklerimize.
Bekler dururuz her seherde,
Sen gel diye ey Sevgili...
Ey Sevgili...
Buralara bir hal oldu:
Ne Yakup inliyor şimdi,
Ne Mısırda rüya görülüyor,
Züleyhalar yalancı,
Yedi adam ne yapsın,
Mağaraların kapıları da kapalı.
Musa vurunca asasını,
Oynamıyor yer yerinden.
Yol vermiyor kızıldeniz.
Sakınmıyor İbrahimi ateşler,
Su taşımıyor karınca,
Ethemin balıkları getirmiyor iğneleri denizden.
Buralara bir hal oldu; Sen yoksun, buralar duman oldu efendim.
Bir mektubun gelmedi buralara...
Bir Necaşi sormaz halimizi.
Bir yalnızlıktır düştü ocağımıza.
Bir karanlık çöktü başımıza.
Ay aydınlatmıyor, Gül kokmuyor.
Yokluğun karabasanlar gibi çökünce sinemize,
Dağıldı hanemiz,
Dağıldı yüreğimiz,
Dağıldı birliğimiz...
Sevgili affet bizi:
Bir deve olamadık,
Hasretinden çatlayıp ölecek.
Bir kuru ağaç olamadık,
Yokluğuna kanlı gözyaşlar dökecek.
Bir Bilal olamadık,
Sensiz ses vermeyecek.
Bir Ebu zer olamadık,
Alıp başını gidecek.
Ey sevgili, Ey şefaat sahibi, Affet bizi. Affet... Şimdi bir şarkı düşer dilimize,
Bir aşk iner yüreğimize.
Bir el tutar elimizden.
Bir af fermanı gelir ötelerden.
Bir sen gelirsin.
Bir sen gelirsin.
Biz bin seviniriz:
Sevgilim Muhammed diye...
Sevgilim Muhammed diye...
Meleklerle yarış ederiz...
Gel sevgili, Gel öp, kokla ve yeşert bizi, kalbimizi... Adem Özbay
hüseyin coşgun isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 21.02.11, 02:06 AM   #16
hüseyin coşgun
Kardeş
 
hüseyin coşgun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2010
Mesajlar: 3.926
Tesekkür: 192
1.839 Mesajına 2.652 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 8
hüseyin coşgun is on a distinguished road
Standart Cevap: PEYGAMBER EFENDIMIZE YAZILMIS MEKTUP VE YAZILAR

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]

Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yâre mutadım
Seni ey gül sever canım ki canana hitabımsın

Gülümse ey güzeller güzeli!
Lâyık olmasak da merhamet ve şefâat nazarlarından mahrum eyleme bizi.
Seni seviyoruz ve sana hasretiz…
Asırlardır gülmedi, derya coşar, göl ağlar.
Yüzümüz güle hasret, mecnûn ağlar, çöl ağlar.
Giden dostlar gelmedi, mızrap vurur tel ağlar.
Gözümüz güle hasret, sazımız güle hasret.
‘O gül’e hasret duymayan, ne Yaratan’ı, ne de yaratılış gayesini anlamıştır.
“Kurtulamam üç nesnenin elinden: Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm”
diyor âşık… Her üç nesneyi de bir arada saydığına göre, demek ki birinden kurtulsa diğeri sarılıyor yakasına. Hangisinin daha zor olduğunu elbette çeken bilir.
Aşk ve iman şâiri aziz dostum ve üstadım Abdürrahim Karakoç ise;
“Ayrılıktan zor belleme ölümü, Görmeyince sezilmiyor Mihriban.”
derken, kağıda yazamadığı aşkı uğuruna ölüm sınırında nöbet tutuyor da, ayrılığın, hasretin ne olduğunu anlatmaya çalışıyor sevgiliye.
Hasret nedir sahi?.. Hasret ayrılık mıdır, özlem midir?.. Hasret dert midir, derman mıdır?.. Yoksa Yaratan’ın ehl-i derde yazdığı ferman mıdır?.. Cânı cânâna pazarlıksız hasretmek diyebilir miyiz?.. Umudun ufkunda hasret gidermek için beklediğimiz nöbet saatleri değil midir hasret?..
Hasret kala kala, hasret gitmek acıların ve ızdırapların en acısı, en hüzünlü olanıdır bence.
Her cânın bir cânânı, cânânın cânı vardır.
Müşerref olduğumuz bir eşref ânı vardır.
Dostlar gücenir diye cân atar gül atamam,
Her gülün yaprağında bin bülbül kanı vardır.
Ya hasretiyle yanmak! Nasıl bir duygu, nasıl bir sevda?.. Yananlara sorsak söylerler mi?..
Veya hicran ateşiyle yananların hâlinden anlayanlar, can evini yangına verenler midir?..
Bülbüllerin feryâdı, âşıkların iniltisi, sümbülün, sarı çiçeğin boyun büküşü, suların dertli akışı, ceylanların mahzun bakışı…
Şu gök kubbe altındaki âhlar, enînler, feryâd u figânlar firak ateşiyle yananların kendi dillerince cânâna yazdıkları birer hasretnâmedir…
Düşüncelerini, duygularını; acılarını, sevinçlerini bazen söz, bazen de yazıyla anlatmaya çalışan insanoğlu:
Güle hasretim güle,
Bülbüller misâli hasret
Ele denmeyecek hâller var bende,
Artık sen kıyas et.”
der de sözü sükûta bırakır. Zîrâ hâlini ifade edecek kelimeleri bulamaz lügâtlerde. Şâirin dediği gibi:
“Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem,
Zîra kalbimin dili yok ‘ah ey yâr ondan ne kadar bî-zârım.”
Ama şu varlık âleminde her şeyin bir dili var: Uçan kuşların bir dili var. Bakan gözlerin bir dili var. Esen rüzgarın, coşan ırmakların, renklerin kemerini kuşanan çiçeklerin bir dili var.
[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
Gülden karanfile, sümbülden lâleye, nergisten menekşeye, gelincikten kardelene kadar bildiğiniz bütün kır çiçeklerini, yâr çiçeklerini gözlerinizin önüne getiriniz. Farkında olmadan ya;
“Ben gülü deste bağladım
Desteye beste bağladım.”
diye bir şarkı dökülür dudaklarınızdan ya da
“Ben yârime gül demem
Gülün ömrü az olur.”
diye bir türkü.
Daha sonra güle dâir ne söylenmişse, birer birer sıralamak geçer içinizden. Gül derken gülümsersiniz. Gülüm derken ağzınız tatlanır. Ten kafesindeki gönül kuşunuz, uçup da yeşil kubbeye konmak için hasretle kanat çırpmaya başlar.
Hiç şüphesiz, çiçeklere en erişilmez mevkileri bağışlayan, bizim hissiyât ve düşünce dünyamızdır.
Takdir edersiniz ki, doyumsuz bir rengi, iç açıcı bir güzelliği, rahatlık ve huzur veren görünümü ve sevda dolu kokusuyla çiçekler arasında en güzeli ve en çok sevileni güldür.
Bütün bu özelliklerini nübüvvet gülzârının tek gülü olan Hz. Muhammed (s.av.) efendimizden aldığı için de âşıkların ve şâirlerin ilham kaynağı ve baş tacı olmuştur.
[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
Bir gül medeniyeti kurmuşuz. Bizim medeniyetimiz, sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü temeline oturmuş, “Gül Medeniyeti” adını almış bir yücelişin ifadesidir.
Tarihimizi, coğrafyamızi, kültür ve medeniyetimizi tayin ve tespit eden hemen her unsura, yine güller renk vermişlerdir.
Peygamber’in kutlu müjdesine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed’in Nakkaş Sinan tarafından gül koklarken çizilen minyatürünü görüyoruz. Fatih’in güllerle ilgisinin bundan ibaret olduğunu zannedersek yanılırız.
Babası İkinci Murad’ın bir sabah namazı sonrası Kur’an okurken bir oğlu olduğu haberini alınca Allah’a hamd ve şükür içerisinde gözleri yaşararak, “Murad bahçesinde bir gülî Muhammedî açtı” sözleri ne kadar anlam dolu.
Ve gün gelecektir, o koca Fatih büyük babası Ertuğrul’un “İstanbul’u aç, gül-zâr yap.” vasiyetini yerine getirmekle mesrûr olacaktır. Üstelik fethettiği dünyanın bu en eski şehrinde, yine dünyanın en güzel güllerinin yetiştirildiği gül bahçeleri yaptıracaktır.
Bir destan şâirimizin ifadesiyle:
“Bursa tomurcuktu, Edirne gonca,
İstanbul gülümüz açmadan önce.”
On dört yaşındayken on dördüncü Osmanlı padişahı olan ve on dört sene padişahlık yapan Sultan Ahmed’in, bu geceyi armağan ettiğimiz, âlemlerin efendisine aşk derecesinde öyle bir bağlılığı ve muhabbeti vardır ki… Bulunduğu meclislerde Rasûlullâh’ın ism-i şerîfinin her anılışında, ona olan hürmetinden dolayı ayağa kalkardı. Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın mübârek ayak izlerinin resmi içine:
“N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim,
Kadem-i resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rasûlün.
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir,
Ahmed â durma yüzün sür kademine ol gülün.”
şiirini yazdığını ve bunu ölünceye kadar kavuğunun içinde taşıdığını o ecdâdın nesli olarak bugün kaçımız biliyoruz.
Gül, kokudur…
Gül, tazeliktir…
Gül, canlılıktır…
Gül, güzelliktir…
Gül, hasrettir…
Gül, zarâfettir ve gül, letâfettir. Her halde bunun için olmalı ki eskiler “Gülü tarife ne hâcet, ne çiçektir biliriz.” demişler.
Manevî atmosferimiz de baştan başa güllerle doludur. Bir yanda güle “seyyidü’l-ezhâru’l-cenneh” unvanı bahşedilir, öte yanda gül kokusu; misk ve amberle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen üç hoş kokudan biri olma imtiyazına erişmiştir. O inanç, öyle muhteşemdi ki kokusunu Peygamber’imizin teri diye kutsadığı gül yapraklarının yere dökülmesini dahi günaha yakın sayıp özel bir itinaya muhatap etmiştir.
Aslında sevilen her ne varsa dünyada, onda gülden bir emâre, bir iz bulunur. Aşıkların vuslata ermeyen hasretleri açan kan kırmızı ve kar beyazı güllerle ifade edilir; üzerlerinde uçan sevda kuşları hep bu hicranı söyleşip dururlar. İnanç dünyamızın doruklarında gezinen Fuzûlî;
“Suya versün bağban gülzârı zahmet çekmesün,
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre su.”
derken;
Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hüdâdır bu,
Nazargâh-ı İlâhîdir, makam-ı Mustafâdır bu.”
diye bir edep yoksulunu ikaz eden Nabî’nin bülbüle değil de canânının sesine ihtiyacı vardır. Bunun için gülü bülbülden ayırmaya hazırdır. Lâkin gülden asla vazgeçemez.
“Gonca gülsün, gül açılsın, cûy feryâd eylesin,
Sen sus ey bülbül, biraz gülşende yârim söylesin.” diyor.
Nedim de o devre mana veren sevgiliyi şöyle anlatmakta:
“Gülüm şöyle, gülüm böyle demektir yâre mu’tadım,
Seni ey gül sever cânım ki cânâna hitâbımsın.”
Yunus’un sarı çiçeğe “Gül sizin nenüz olur” suâline aldığı bir cevap vardır ki, insanın gül olup yerlere serilesi gelir:
Çiçek eydür ey derviş!
Gül Muhammed teridir.”
Buna nazire olarak Pir Sultan Abdal;
“Yoksa sevdiğimin ilinden misin?
Yoksa has bahçenin gülünden misin?
Güzel Muhammed’in terinden misin?
Cennet-i âlâda gül safâ geldin.”
derken insanı ötelerde, gül bulutlarının üzerine çıkarmaktadır.
[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
Gül, bir manada zamanın elinden tutmaktır. Belki de Akif, “Gül devrini görseydim onun bülbülü olurdum.” diye bunun için iç geçiriyor.
Sevginin olduğu yerde sitem olmaz mı? Kişi en çok sevdiğine sitemkârdır. En çok ona darılır. En çabuk ona küser.
Gül bülbülün nazlı yari, bülbül güle kavuşamamaktan bî-tâb. Tükenmek bilmeyen ezelî sitemler içinde yine de onları ayrı düşünmek mümkün değildir.
“Gel gül dedi bülbül güle, gül gülmedi gitti,
Bülbül güle gül bülbüle yâr olmadı gitti.”
Gevherî, bülbülün güle yakarışını;
“Bülbülün feryâdı gonca gülünden,
Gülşen ağlar, bülbül ağlar, gül ağlar.”
diye dile getirirken, Emrah daha mütevekkil;
“Ezelden mâiliz gonca güllere,
Bülbül-i şeydâyı zâr eğlendirir.”
diyor.
Dâimî’nin şu mısraları türkü olarak hepimizin ezberinde değil midir?
“Bir gülün çevresi dikendir, hârdır,
Bülbül gül elinden âh ile zârdır,
Ne de olsa kışın sonu bahardır,
Bu da gelir bu da geçer ağlama.”
Dâimî geleceğe umutla bakarken Hasretî:
“Baharı bekleyen yaralı bülbül,
Gül üstüne rahmet yağar sabreyle.”
diye teselli bulmaktadır.
Her ikisinin dileklerine biz de gönülden katılarak yağacak rahmeti bekliyoruz.
“Size gönül bahçemden deste deste gül derdim,
Güller gibi gülüşün ağlayana gül derdim
Derdi gül, dermânı gül, bir mü’min kardeşimin.
Derdiyle dertleneli, diken oldu gül derdim.”
Güle hasret duyan gönül dostlarını saygıyla selamlıyorum.
Gül üstüne Gül düğümü/ Abdullah Gülcemal / ilkadımdergisi.com
hüseyin coşgun isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
efendimize, mektup, peygamber, yazilar, yazilmis


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283