Fıkıh ve Akaid Kişinin amel yönünden faydasına ve zararına olan şeyleri bilmelidir ve iman esaslarını öğrenmelidir...

   

Cevapla
Seçenekler
Okunmamış 19.12.05, 12:01 PM   #1
Anonymous
Guest
 
Anonymous - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart İCTİHAD VE TAKLİD

İCTİHAD ve TAKLİD
forumankebut.net - İCTİHAD VE TAKLİD
Prof. Dr. Zekiyüddin Şaban


Â- İçtihadın,

a) Tarifi,

b) Şartlan,

c) Konusu,

d) Hükmü

B- Taklidin

a) Tarifi,

b) Hükmü.


§: 331- İçtihadın Tarifi:

Sözlükte "ictihâd" zor ve meşakkatli bir işi gerçekleştirme uğrunda olanca gayreti göstermek ve imkânları seferber etmek demektir.Usûl terimi olarak ictihad, fakîhin, şer'î-amelî hükümleri tafsili delillerinden çıkarabilmek için olanca gücünü ortaya koymasıdır."Müctehid" de, şer'î delillerdinden amelî hükümleri çıkarabiİme melekesine sahip olan kişidir. Usûlcüier böyle kimseyi "fakîh" ve "müftî" diye de anarlar. Şer'î hükümleri bilmekle beraber onları şer'î kaynaklardan bizzat çıkarabilme gücüne sahip olmayan kimseye ise, furû-ı fıkhın çoğunu ezbere bilse dahi, usûlcülere göre fakîh veya müftî denemez.[1]


§: 332- İçtihadın Nevileri:

İctihad iki nevidir:

1- Mutlak ictihad: Bu, her olay için hüküm istinbat edebilme ve bütün meselelerde fetva verebilme kudretidir. Bu güce sahip olan kişiye *'mutlak müctehid" denir.

2- Mukayyeti ictihad: Bütün meselelerde olmayıp bir kısım meselelerde hüküm istinbat edebilme kudretidir. Meselâ, ibâdetler alanında bu güce sahip olmamakla beraber, sözleşmeler konusunda hüküm istinbat edebilme gibi.Bu güce sahip olan kişiye "mukayyed müctehid" adı verilir.Her "iki nevi için birtakım şartlar vardır. Bunları aşağıda açıklayacağız.


§: 333- Mutlak İçtihadın Şartları:

Bir bilginin mutlak ictihad mertebesine erişebilmesi için şu şartların gerçekleşmiş olması gerekir.

Birinci şart: Kur'ân-ı Kerîm'i bilmek. Çünkü teşrîde temel kaynak odur. Kur'ân'ı bilmekten maksat, onun anlamlarını hem dil açısından hem teşrî'i açıdan kuşatmaktır.Dil açısından kuşatma, onun müfredatmı-mürekkebâtını (basit ve birleşik yapılarım) ve ifade hususiyetlerini bilmekle olur. Bu da, ya Arap muhitinde yetişip Arap dilinin inceliklerini kavramak suretiyle, yani tabiî yolla, ya da büyük bir emek sarfedip sarf, nahiv, edebiyat ve belagat gibi Arap dili ile ilgili bilgileri nazarî ve tatbikî olarak öğrenmek suretiyle gerçekleşir.Teşrî'î açıdan kuşatma ise, hükümlerin konuş gerekçelerini ve bu kitabın üçüncü bölümünde açıklanan ibare, işaret, iktizâ, mantûk, mefhûm gibi lâfızların manalara ve hükümlere delâlet şekilleri ile lâfzın, âmm, hâss, müşterek-, mücmel, müfesser, müşkil, muhkem, hafi, zahir gibi kısımlarını istinbat işleminde bunları kullanabilecek ölçüde herbirinin hükmünü bilmekle olur.Mutlak ictihad mertebesine erişebilmek için Kur'ân'ın bütün âyetlerini bilmek şart olmayıp, şer'î-amelî hükümler hakkındaki âyetleri bilmek yeterlidir. Bazı bilginler bunların beşyüz âyetten İbaret olduğunu söylemiştir. Fakat bu sınırlama herkes tarafından kabul edilmemiştir. Bu görüşe şu şekilde itirazda bulunulmuştur: Ahkâm âyetlerinin miktarı, bu sayı ile sınırlandırılamaz. Bu miktar, şahsî kabiliyet, zihin yapısı ve Allah'ın istinbat ufuklarını açması açısından kişiden kişiye değişiklik gösterir. Şer'î İlimlere derin vukufu olan kimse, bu ilimlerin değişik kaynaklardan alınan prensip ve hükümleri bulunduğunu bilir. İyice düşünüp doğru anlayabilme melekesine sahip olan kimse, sırf hikâye ve mesel niteliği taşıyan âyetlerden de hükümler çıkarabilir.Bazı bilginler ahkâm âyetlerinin yorumu ve onların ayrı kitaplarda toplanması işine özel bir itina göstermişlerdir. Bildiğimiz kadarıyla, bu işi ilk yapan bilgin Mukatil b.Süleyman, sonra Kurtuba kadısı Saîd b. Münzir (v. 255 H.), Ebubekr Ahmed b. Ali el-Cessâs (v. 370 H.), Ebubekr b. el-Arabî (v. 543 H.) ve îbnü'1-öars diye meşhur Abdülmün'im b. Muhammed (v. 599 H.)"dir.Bunlardan sonra Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî (v. 671 H.) isimli Maliki bilgin "el-Câmi'!i-ahkâmi'l-Kur'ân" isimli kitabını telif etmiştir ki, bu mevzuda yazılan en büyükeserlerdendİr. Hernekadar müellifi, sırf ahkâm âyetleri ile yetinmeyip bütün Kur'ân'ı eserin kapsamına almış ise de, ahkâm ayetleri ile özel bir şekilde ilgilenmiş, herbİr ahkâm âyetinden çıkarılan hükümleri ve fakİhlerin o konudaki görüşlerini ve meseleye bakışlarını açıklamıştır.

İkinci şart: Hz. Peygamber'in Sünnetini bilmek. Burada da maksat, Kur'ân,'ın bilinmesinden ne kasdedildiği belirtilirken açıklandığı üzere, onun anlamlarını hem dil açısından hen teşrî'i açıdan kuşatmaktır. Bunun yanısıra, mutlak müetehidin, Sünnetin bize hangi yoldan ulaştığını, mütevatir mİ, meşhur mu yoksa âhad rivayetle mi geldiğini, bunların herbirinin hükmünü, sahih hadisleri sahih olmayandan, makbul olanlarını merdud olanlarından ayırdedebilmek üzere râvîlerin cerh ve ta'dil durumlarını da bilmesi gerekir.Sonraki devirler açısından bu hususları bilme yolu, Buhârî ve Müslim gibi hadis ilminde güvenilen, bu İlmin konularını derinlemesine incelemiş ve bu uğurda gösterdikleri gayretin üstünlüğü bütün müslümanlar tarafından kabul edilmiş bilginlerin ta'dillerine dayanmaktır. Zira şu an için ravilerin durumlarının incelenmesi -aradan uzun sürenin geçmiş olmasından ötürü- hemen hemen imkânsız gibidir.Kur'ân ile ilgili şartta olduğu gibi, mutlak müetehidin Sünnetin tamamını bilmesi gerekmez. Ahkâm ile alakalı olanlarını bilmesi yeterlidir. Bilginler, bu konuda ihtiyaç duyulacak hadis miktarında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları üçbin hadis demiştir. Ahmed b. Hanbel'den, Hz. Peygamber (s.a.v)'den gelen bilgilerin temelini teşkil eden hadislerin binikiyüz civarında olduğu nakledilmiştir. İbn Kayyım, üzerine hükümlerin bina edileceği temel hadislerin sayısının beşyüz olduğunu ve bunların detaylarının takriben dörtbin hadise yayılmış olduğunu söyler.Gerçekten bir bilginin, ictihad derecesine ulaşabilmesi İçin, hadis mütehassıslannca te'lif edilen temel Sünnet mecmualarının ihtiva eniği ahkâm hadislerini bilmesi gerekir. Bunların başında Kütüb-i Sitte, yani Buharî ve Müslim'in "Sahih"leri, Ebû Dâvûd. Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'nin "SÜnen"leri gelir; musanniflarınca sahih hadis derlemeleri olarak kabul edilen İbn Mâce ve İbn Huzeyme'nin "Sahih" lerini ve benzeri kitapları da bunlara eklemek gerekir. Bu bilgi sayesindedir ki, müctehid, nassın bulunduğu konuda kıyasa vb. re'y yollarına başvurma tehlikesinden korunmuş olur.Eski ve yeni birçok bilgin, ahkâm hadislerini derleme ve onları fıkıh bablarına göre sıralama İşi ile özel olarak ilgilenmişlerdir. Onlar bu çalışmalarında ahkam hadislerinden herbirinin râvileri hakkında bilgi vermek, hangisi ile amel edilip edilemeyeceğini belirtmek ve o hadisten çıkarılan hükümleri açıklamak suretiyle, daha sonrakileri hadislerin senetlerini ayrı ayrı inceleme külfetinden kurtarmışlardır. Bu sayede, taharet, namaz, oruç, evlenme, ahm-satım gibi ahkâm konularından herhangibirinde varid olan hadislere başvurma işi kolaylaşmıştır.Bu konuda eski müelliflerin -Kütüb-i Sitte'den başka- kaleme aldıkları kitapların en İyileri arasında İbn Ebî Şeybe'nin "Musannaf'mı, Tahâvî'nin "Maâni'l-âsâr"ını ve Muhammed b. Ali Şevkânî tarafından "Neylü'l-evtâr" adıyla şerhedilmiş bulunan İbn Teymİye adıyla maruf[2] Mecidüddin Abdüsselâm b. Abdillah'ın "Müntekâ'l-ahbâr"ını zikretmek gerekir.Pek çok eserin sahibi olan büyük Hintli muhaddis Muhammed Eşref Ali et- Tehânevî'-nin "Kitâbu İ'lâi's-sünen" ve "Câmi'ul-âsâr" isimli eserleri, yeni müelliflerin bu konuda yazdıklarının en mükemmellerindendir.

Üçüncü şart: Kitâb ve Sünnet'in nâsih ve mensûhunu bilmek. Aksi takdirde nâsih bir nass bulunduğu halde onun neshettİği mensuh nass ile amel etmiş olur. Müctehidin bütün nâsih ve mensûh nassları ezbere bilmesi şart değildir. Fetva verdiği olayda dayandığı âyet veya hadîsin mensûh olmadığını bilmesi yeterlidir.

Bunu bilebilmek için, bu dalda bilginlerin yazmış olduğu kitaplara başvurmak gerekir. İbn'ül-Cevzî, el-Hâzimî ve İbn Hazm ez-Zâhirî'nin eserleri burada anılabilir.

Dördüncü şart: Arap diline tam bir şekilde vakıf olmak. Bu, arapça bir sözü anlama hususunda, Cahiliye devrinde veya İslâm'ın ilk yıllarında yetişmiş Arapların yahut Halîl, Sîbeveyh, Kısâî, Ferrâ' vb. mütekaddimînden olan bilginlerin seviyesine gelmek anlamındadır.Tabiî ki burada, onların ezberlediklerim ezberlemiş, derlediklerini (Arap dili malzemesini) derlemiş olmak kasdedilmemektedir. Maksat, arapça bir sözü onların anladığı gibi doğru anlayabilmektir.Bu da, ya İmam Mâlik ve İmam Şafiî gibi Arap dilinin parlak simalarının bulunduğu bir muhitte doğup yetişmek ve bu dilin inceliklerini kavramada âdeta onlar gibi olmak suretiyle yani tabiî yolla, veya nahiv, sarf, edebiyat ve belagat gibi Arap dili ile ilgili bilgileri nazarî ve tatbikî olarak öğrenmek ve bunları kendisinin ayrılmaz vasıflan haline gelecek ölçüde hazmetmek suretiyle gerçekleşir. Nitekim, Arap muhitinde doğup yetişmiş olmayan İmam Ebu Hanîfe ve benzeri müctehidler, bu yolla, Arap muhitinin tabiî şartları içinde yetişenler gibi olmuşlardır.Bu şartın ileri sürülmesinin sebebi, gerek Kitap gerekse Sünnetin arapça oluşudur. Bu nasslann kendi dilinde geldiği Arabın anladığı şekilde anlama gücüne erişmedikçe, nasslardan şer'î hükümleri çıkarabilmek mümkün değildir.

Beşinci şart: Fıkıh usulünü bilmek. Çünkü fıkıh usulü, içtihadın temelidir. O olmadan, müctehidin esas gayesi olan tafsîlî delillerinden şer'î hükümleri çıkarma işini başarması imkânsızdır. Zira tafsîlî deliller bu hükümlere delâlet ederken, emir, nehiy, âmm, hâss gibi değişik şekiller içinde bulunur. Hüküm istinbatında bu şekillerin ve herbirinin hükmünün bilinmesi zaruridir. Bu şekilleri ve hükümlerini açıklamayı üstlenen ilim ise fıkıh usulüdür. O yüzden, Fahreddin er-Râzî'nİn "el-Mahsûl" isimli eserinde vurguladığı üzere, bu ilim müctehid İçin gerekli ilimlerin en Önemlilerindendir.İctihad edecek kişinin, diğer müctehidlerce konmuş ve usul kitaplarında tedvin edilmiş kuralları bilmesi yeterli değildir. Usul ilmi tedvin edilmeden önceki müctehid imamların kavradıkları şekilde, bu kuralları bizzat kavramış olmalıdır. Bu noktaya ulaşabilmek için ise, şer'î kaynaklara çok iyi nüfuz etmesi, Arap diline tam bir vukuf kesbetmesi, arapçada lâfızların ve manaların kullanılış şekillerini dil bilginleri arasında da üstün bir mevkiye çıkaracak ölçüde bilmesi gerekir.Bu İlmin tedvininden önce, onun meselelerim kavrama ve kurallarına ulaşma zor bir iş idi. Çünkü h^rbir konuda ayrı ayrı ve derinlemesine inceleme yapmak ve bu uğurda pek büyük gayret sarfetmek gerekiyordu. Tedvinden sonra ise, bu iş kolaylaşmıştır.Fakat herhalükârda, ictihad etmek isteyen kimse bu üstün mertebeye ancak, fıkıh usulüne müstakil bir araştırıcı gözüyle baktığı, usul meselelerini sadece kendi ikna olduğu ve delilleriyle isbatına muktedir bulunduğu kurallara dayanarak hüküm çıkaracak şekilde başkasına bağımlı olmaksızın ele alabildiği takdirde ulaşabilir. Hüküm çıkarırken, başkalarının belirlediği-kurallara onları taklid suretiyle dayanan kimse ise, müstakil müctehid sayılmaz. Böyle kimse, usulünü taklid ettiği imamın doktrini çerçevesinde müctehid kabul edilir, ki bilginler arasında -aşağıda açıklanacağı üzere- böyle kimselere "mezhepte müctehid" adı verilir.

Altıncı şart: İslâm hukukunun ana gayelerini bilmek, hikmet ye hedeflerini kavramış olmak. Bu, şer'î hükümlerin hangi olaylar hakkında geldiğini, bunların bir çoğunda Şâri'in işaret ettiği illet ve hikmetleri inceleyip, tüme varım metodu ile sonuçlar çıkarmak suretiyle olur.

Aynı zamanda müctehidin, hakkında nass bulunmayan olayları iyi teşhis edip kıyas, istİhsan ve ıstıslah gibi yollarla onlara en uygun çözümleri bulabilmesi için, insanların ihtiyaçlarını, içinde bulundukları durumları, dikkate alınmaya ve korunmaya lâyık örf ve âdetlerini de bilmesi gerekir.


§: 334- Mukayyed İçtihadın Şartları:

Mukayyed ictihadda, bütün hükümlerle değil sadece ictihad edilen hükümle İlgili hususları bilmek şarttır. Diyelim ki bir fakih, sadece büyü' veya icare yahut rehin meselelerinde ictihad ediyorsa, o konudaki âyet ve hadisleri, icmâ ve ihtilâfları, nâsih ve mensûhu ve ictihad için gerekli diğer hususları bilmesi yeterlidir. Böyle bir kimsenin, namaz, oruç, hac gibi hükümlerde ictihad için gerekli bilgilere de sahip olması şart değildir.

§: 335- İctihad Belirli Bir Zamanla Sınırlandırılamaz:

İctihad ehliyetinin tahakkuku için biraraya gelmesi gerekli şartlan yukarıda saydık. Bir kimsede bu şartlar gerçekleşince,bulunduğu zaman dikkate alınmaksızın o kimse mütcehid olarak kabul edilir. Çünkü ictihad belirli bir zamanla sınırlı değildir! Bu şartlan şu zamana kadar taşıyanlar müctehiddir, daha sonrakiler müctehid sayılmaz diye bir kayıt yoktur. İçtihadın varlığını veya yokluğunu belirleyen kriter, bulunması gerekli şartların gerçekleşmiş olup olmadığıdır. İlimler, ilâhî bir lütuf ve bağış olduğuna göre, Yüce Allah'ın birçok eski bilginin anlamakta güçlük çektiği şeyleri sonrakiler için kolay hale getirmesi imkânsız değildir. Şu sözlerin sahibi Nâsıruddîn İbnü'l-Münîr'e Allah'tan rahmet dileriz: "Allah'ın lûtfu çok geniştir. İçtihadın belirli asırlara mahsus olduğunu iddia eden, genişi daraltmış ve yalan söylemiş olur. Geceler nice beklenmedik şeylere gebedir."


§: 336- İctihad Kapısının Kapalı Olduğu İddiası ve Bu İddianın Sebebi:

Sonraki asırlarda bazı bilginler, hicri üçüncü asınn sona ermesi ile ictihad kapısının kapandığına hükmetmişlerdir. Bunun sebebi, kendi zamanlarında hüküm verme ve ictihad etme konusunda büyük bir anarşi müşahede etmiş olmalarıdır. O kadar ki, bu yüce rütbeye asla ehil olmayanlar kendilerinin müctehid olduğunu iddia eder olmuşlar, istînbat kurallarının çoğu şöyle dursun azını bile bilmeyenler fetva vermeye kalkışmışlardır. İşte bu yüzden o bilginler, Allah'ın Yüce Dini üzerinden menfaat elde etme heveslisi bu tür parazit kimselerin yolunu kapatmak üzere yukarıda işaret ettiğimiz sözü söylemişlerdir.Bu, ictihad ehliyetine sahip, ictihad etmesi gereken ve bu imkânı elde etmiş kişiler için ictihad kapısının kapalı olduğu anlamına gelmez.


§: 337- Günümüzde İçtihadın Mümkün Olup Olmadığı:

Buradaki sözümüz sadece günümüz şartlarında içtihadın mümkün olup olmadığı ile ilgilidir. Müctehidde bulunması gerekli şartlan dikkatle inceleyen kimse görür ki, günümüzde bunların gerçekleşmesi kolay değildir. Zira insanlar istinbat ve ictihad melekesinin oluşmasını sağlayan dinî ilimleri Öğrenmekten el çekip başka ilimlerle meşgul olmaya yönelmişlerdir. Şer'î ilimlerle meşgul olanlar ise ancak bir kısmı ile ilgilenmektedir. Keşke bunlara, öğrenmek üzere emek verilmiş olsaydı. Halbuki bu ilimlerle meşgul olanlar dünyevî kazanç vasıtası olması için ilgileniyorlar. İnsanlar arasında, ilim uğruna ilim tahsiline emek veren veya hakikati belirlemek yahut başkalarına doğruyu gösterme üzere bir meseleyi inceleyen çok azdır.Fakat bu, içtihadın kesildiği ve zammın sona erdiği anlamına gelmez. İctihad bakidir ve vasıtaları hazır olduğunda ictihad yapılabilir. Hatta bazı bilginler şöyle demişlerdir: Herhangibir zamanda insanların, yeni olayların hükmünü Öğrenmek üzere kendisine başvuracağı bir müetehidin bulunmaması şer'ân doğru değildir.Bu söylediklerimiz mutlak ictihad yani Ebû Hanîfe, Şâfıî ve benzerlerinin yaptığıgibi kendine has ictihad ve istinbat metodları ile şer'î kaynaklardan doğrudan doğruya hüküm çıkarbilme melekesi hakkındadır. Bunun dışında kalan ictihad nevileri ise, mezhepte ictihad çerçevesinde sayılır. "Mezhepte ictihad", hakkında mezhep İmamının bir sözü nakledilmemiş olayların hükümlerini, "tahric" yoluyla imamının sözlerine veya ondan nakledilmiş kurallara dayanarak tesbit edebilmek demektir."Fetvada ictihad", mezhep imamının görüşünü başka bir görüşe tercih etme veya imamın Öğrencilerinin yahut başka imamların görüşleri arasında tercihte bulunma ehliyetidir. Bu nevi ictihad her asırda ve her mezhepte var olmuştur. Nitekim fıkıh ve teşri tarihi konusunda yazılmış kitapların ilgili yerlerinde bu husus geniş olarak açıklan*mıştır.Bu iki nevi ictihad yoluyla, meşhur dört mezhep imamından nakledilen pek çok fıkhı hükmün esaslarının belirlenmesi, onlardan görüş nakledilmeyen hususlarda bu hükümlere kıyasta bulunmak üzere bunların illetlerinin tesbiti ve kendisine dayanılabilecek görüşlerin bilinmesi mümkün olmuştur. Böylece o imamların mezhepleri son derece sağlam esaslara bağlanmış ve dikkatli bîr biçimde işlenmiştir.Yine bu iki nevi ictihad yoluyla, hüküm konusunda insanların değişik asırlarda duydukları ihtiyaçları karşılamak mümkündür. Çünkü bu fıkıh mezheplerinin imamları insanların muhtaç bulunduğu bütün konulan ve meseleleri ele almışlar ve hükümlerini açıklamışlardır. Hatta bazıları kendi zamanında vukubulmamış meseleleri farazi olarak düşünmüş ve bunları hükme bağlamıştır. Böylece sonraki bir zamanda o olay ortaya çıkınca, o olayın hükmünü araştıranlar, meselenin çözümünü İçtihada ve yeniden düşünmeye ihtiyaç duyurmayacak şekilde hazır ve açık olarak Önlerinde bulmuşlardır.


§: 338- İçtihadın Caiz Olduğu ve Caiz Olmadığı Konular:

Bütün şer'î hükümler içtihada konu olamaz. Bazılarında ictihad caizdir, bazılarında ise caiz değildir.Birinci gurupta, namaz, oruç, hac ve zekâtın farziyeti ve zina, hırsızlık, adam öldürme ve şarap içmenin haramlığı gibi dinin temel hükümleri bulunur. Bunlarda içtihada yer yoktur, ihtilâfa itibar edilmez.Hakkında hem sübut hem delâlet yönünden kat'î nass bulunan hükümler de bu guruba girer. Meselâ, Zina eden kadın ve zina eden erkeğin herbirine yüz değnek vurun [3] âyeti ile sabit olan zina suçunun cezası hem sübutu hem delâleti kat'î nass ile bildirilmiştir. Artık buradaki "celd" (sopa) cezası ve bunun sayısı hakkında içtihada yer yoktur.'Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin' [4]âyeti ile sabit olan hırsızlık suçunun cezası ve miras âyetinde belirtildiği üzere mirasta erkeğe İki kadına bir hisse verilmesi hükmü de böyledir. Aynı şekilde, diğer miktarı belirlenmiş cezalar ve keffaretler hakkında ictihad edilemez, İhtilâf düşünülemez.Bu guruba giren hükümler arasında, müctehidlerin herhangi bir asırda üzerinde icmâ ettikleri hükümleri de hatırlamak gerekir. Ancak icmânın senedi maslahat ise, maslahatın değişmesi ile yeni İctihad yapılabilir. Senedin maslahat olmaması halinde ise, ictihad edilemez ve buna aykırı yeni bir görüş getirilemez. Meselâ müslüman kadının gayr-i müslimle evlenmesinin batıl olduğu, kız veya erkek kardeşlerin torunlarıyla evlenmenin haram olduğu ve benzeri hususlardaki icmâlar böyledir.

İkinci gurup hükümler, yani ictihad edilebilecek hükümler ise şunlardır hükümler. Bunlar, delili âhâd yolla rivayet edilmiş ve hükme delâleti zanni hadîs olan hükümlerdir. Bu nevi sadece Sünnetle ilgilidir; Kur'ân'da bu nevi hükümler bulunmaz. Zira bilindiği üzere Kur'ân'ın tamamı sübut açısından kat'îdir.Bu nevide ictihad iki yönden sözkonusu olur: a) Sened, b) Delâlet. Sened yönünden ictihad, râvilerin adalet, zabt ve benzeri durumlarının araşıtırılması ve hadisin rivayet zincirinin kesintisiz olup olmadığının incelenmesi demektir. Müctehîd, incelemeleri sonunda hadisin sabit ve sahih olduğu kanaatine varırsa onunla amel eder, aksi halde onunla amel etmez. Şüphesiz bu işin sonucu, müctehidlerin bakış açılarına ve şahsî takdirlerine göre farklılıklar gösterir. Bazen bir müctehid râvilerin durumlarını inceler, hadisin sahih olduğuna kanaat getirir ve ona göre hüküm verir. Bir başka müctehid aynı hadisi inceldikten sonra râvilerden bir veya birkaçında tesbit ettiği bir kusurdan ötürü o hadisin sıhhatine kani olamaz ve onunla amel etmez. Böylece, bu farklı kanaatten dolayı aynı meselede değişik hükümlere varılmış olur.Delâlet yönünden ictihad, nass ile kasdedilen manayı ve nassın bu manaya delâletinin kuvvetini tesbit etmek üzere yapılan incelemedir. Bilindiği gibi nass, bazen ânım, bazen mutlak olabilir. Manaya ibare, işaret veya başka yollarla delâlet edebiür. Bazen emir, bazen nehiy sıygasında bulunabilir. Bütün bu nevilerde hükmün bilinebilmesi için içtihada ve araştırmaya ihtiyaç vardır. Ammın umûmu üzerine mi bırakıldığı,yoksa bazı fertlerine mi hasredildiğinin, mutlakın ıtlak halinde mi yoksa mukayyed mi olduğunun, emir ile vücub mu yoksa vücup manasından çıkarılarak meselâ nedb veya ibaha iru kasdedildiğinin, aynı şekilde nehiy ile hürmet mi yoksa bu manadan alınıp kerahet mi kasdedildiğinin... bilinmesi gerekir. Bu da bilginlerin Önemli görüş farklılıklarına yol açacak bir husustur. Nitekim fıkhî hükümlerde müctehidler arasındaki meydana gelen ihtilâfların sebeplerinden birini teşkil etmiştir.

2- Hakkında sübut bakımından zannî, delâlet bakımından kat'î nass bulunan hükümler. Bu neviye de Kur'ân'da raslanmaz; sadece âhâd Sünnette sözkonusu olur. Bu nevideki ictihad faaliyeti, özellikle -birinci nevide belirtildiği şekilde- sened üzerinde cereyan eder.

3- Hakkında sübut bakımından kat'î, delâlet bakımından zannî nass bulunan hükümler. Bu nevi ile, lâfzı birden fazla manaya ihtimal veren Kur'ân ve mütevatir Sünnet nasslarmda karşılaşılır. Buradaki ictihad faaliyeti sadece -birinci nevide açıklandığı şekilde- delâlet yönündendir.

4- Hakkında nass veya icmâ bulunmayan ve dinin kaçınılmaz (temel) hükümleri çerçevesinde sayılmayan hükümler. Bu nevide ictihad faaliyeti, kıyas, mesalih-i mürsele, örf ve istıshab gibi fakihlerin hüküm verirken başvurdukları yollardan biriyle, o meselenin hükmünü belirleme şeklinde cereyan eder.Bu da müctehidlerin farklı bakışlara sahip olabilecekleri bir alandır. Hatta önceliklerden daha fazla ihtilâfa elverişlidir. O yüzden, fıkhî hükümlerde müctehidler arasındaki görüş ayrılıklarının başlıca sebeplerinden birini oluşturmuştur. Zira hüküm istinbat edilirken bu delillere dayamlabileceği hususu bütün fakihlerin ortak görüşü değildir. Bazıları bunların hüccet olduğunu kabul etmemiş, bazıları ise bir kısmını hüccet saydığı halde bir kısmım reddetmiştir. Meselâ Zahiriler istıshabın hüccet olduğunu kabul ettikleri halde, kıyas, istihsan ve ıstıslahı reddetmişler, bunlardan birine dayanarak hüküm vermeyi caiz görmemişlerdir. Öte yandan, bunları hüccet sayan fakihler arasında da, hüküm istinbatında bu delillere dar veya geniş bir saha tanıma açısından farklılıklar bulunmaktadır.


§: 339- İçtihadın Hükmü:

Daha önce geçen şartlan kendisinde toplamak suretiyle ictihad derecesine ulaşan kimsenin, içtihadın caiz olduğu konular çerçevesinde bir mesele ile karşılaştığında, Kitâb ve Sünnet gibi şer'î delilleri incelemesi gerekir. Sözkonusu mesele hakkında ictihad edip bir hükme vardıktan sonra, artık bu ictihadî kanaatine göre amel etmesi gerekir. O meselede kendisine muhalif görüşe sahip bir müctehidi taklid edemez.Zira, müctehidin ictihad ederek ulaştığı sonuç, kendisinin zann-i galibine göre Allah'ın o meseledeki hükmüdür. O halde müctehidin Allah'ın hükmü olduğuna kanaat getirdiği bu sonuca uyması zaruridir, başkasının farklı görüşünden ötürü onu terkedemez. Bu husus, bütün bilginlerin ortak fikridir. Çünkü başkasının görüşü de zanna dayanmaktadır. Bir kimsenin kendi zannını birakjp başkasının zannına göre davranması caiz değildir.Müctehid, vardığı hüküm ister doğru ister yanlış olsun içtihadından ötürü Allah katında sevabı hakeder. Şu var ki, doğruyu bulabilmesi halinde iki sevap birden kazanır: Biri ictihad ve araştırmasından, diğeri hakikati bulabilmesinden dolayı. Yanlış sonuca varmış olsa bile, doğruyu bulma maksadı ile gösterdiği gayretten ötürü yine bir sevap kazanır. Hz. Peygambecr (s.a.v)'in şu hadisi bunu göstermektedir: Hakim (müctehid) ictihad edip de doğru sonuca varırsa iki sevap, hata ederse bir- sevap kazanır.[5]Müctehİd açısından içtihadın hükmü budur. Başkası açısından İse, müctehidİn vardığı sonuç bağlayıcı bir hüccet değildir, hiç kimsenin ona uyması ve görüşü ile amel etmesi vacip değildir. Çünkü müctehidin vardığı sonuç, zann-ı galibe dayanmaktadır, yani hatalı olma ihtimali vardır. Hata ihtimaline açık olan şey ile amel etmek vacip değildir. Binaenaleyh bu hüküm, hangi asırda olursa olsun ictihad ehliyetini haiz herkesin, hatta daha önce o hükmü vermiş olan müctehidin içtihadına açıktır.


§: 340- İcitihadın Değişmesi ve Bunun Ortaya Çıkaracağı Sonuç:

Müctehid karşılaştığı bir olayı inceleyip o konuda bir hükme ulaştıktan sonra aynı meseleyi tekrar tetkik ettiğinde içtihadı değişir ve öncekinin aksine bir sonuca ulaşırsa, artık birinci içtihadına göre amel edemez, ikinci içtihada göre uygulama yapması gerekir. Çünkü kendi kanaatine göre birinci içtihadı hatalı ikincisi doğrudur. Daha Önce belirttiğimiz üzere, müctehidin doğru olduğuna kanaat getirdiği hükme uyması vaciptir.Buna göre, bir müctehid, reşid kadının nikahının sahih olması için velinin şart olmadığı kanaatini taşırken, velisinin izni olmadan bir kadınla evîense, daha sonra bu içtihadı değişip evliliğin sıhhatinde velinin şart olduğu kanaatine varsa, o kadından ayrılması ve o evliliği sürdürmemesi gerekir. Çünkü kendi inancına göre doğru olmayan bir hükümle amel etmesi caiz değildir.Bu, müctehidin kendini ilgilendiren bir meselede kendisi için ictihadda bulunması durumunda böyledir. Şayet başkası için ictihad etmişse, yani fetva istenmesi üzerine veya hakim sıfatıyla ictihadda bulunmuşsa ve sonra içtihadı değişmiş ise, fetva ve kaza (yargı) durumlarını ayrı ayrı ele almak gerekir:Fetva durumunda, yani bir kimsenin müctehidden fetva istemesi üzerine ictihad edip fetva vermesi halinde, eğer müstefti (fetvayı isteyen) bu içtihada göre amel ettikten sonra müctehidin içtihadı değişmiş ve öncekine aykırı yeni bir içtihadı sonuca varmış ise, müsteftînin fiilen gerçekleşen ameline bir noksanlık gelmez ve batıl olmaz. Fakat müftînin görüşünden dönmesinden sonra müsteftî bundan haberdar olmuş ise ve aynı durum tekrar başına gelirse, o zaman ikinci görüşe göre amel etmesi gerekir. Müsteftî-bu yeni görüşten haberdar olmamışsa, aynı mesele ile ne kadar karşılaşırsa karşılaşsın, hüküm önceki görüşe göre devam eder. Burada bir başka soru hatıra gelir: Müftînin, görüşünün değiştiğini ve yeni görüşünü müsteftîye bildirmesi gerekir mi, gerekmez mi? Bu hususta bilginlerin görüşleri farklıdır. Bazıları bunu gerekli görür, bazıları gerekli görmez, ki tercihe şayan olan görüş budur. Zira başka devirlerde bir çok meselede müctehidlerin görüşleri değiştiği halde, onların müstefitleri araştırıp onlara bunu haber verme ihtiyacı duyduklarını bilmiyoruz. Zaten böyle bildirme mükellefiyetinin öngörülmesi müctehidleri sıkıntı ve meşakkate katar. Oysa İslâm dininde sıkıntı ve meşakkat yoktur.Kaza durumunda, yani müctehidin hakimlik görevini yürütürken bir meselede İçtihadına göre karar vermesi halinde ise, daha sonra aynı meselede farklı içtihadı sonuca varırsa, müctehidin yeni olaylarda bu ikinci görüşü uygulaması gerekir. Ancak kendisi veya bir başkası onun birinci görüşe göre verdiği hükmü -kesin bir delile aykırılık bulunmadıkça- nakzedemez (bozamaz). Zira bir içtihadı hükmün başka bir içtihadı hükümle bozulabilmesi, hüküm anarşisine, istikrarsızlığa ve verilen hükümlere güvensizlik duyulmasına yol açar. Bunun kötü bir durum olduğu ise açıktır.Rivayete göre Hz. Ömer, nıesele-i haceriyyede[6] öz kardeşlerin mirastan pay alamayacaklarına hükmetmiş, daha sonra önüne benzeri bir olay getirildiğinde ise "üçtebîr^lik miras payının, öz kardeşler ile anabir kardeşler arasında taksim edileceğine karar vermiştir. Kendisine: Sen falanca zaman böyle hükmetmemiştin, dendiğinde şu cevabı vermiştir: O günki kararımız öyle idi, bu gün ise böyle hükmediyoruz.

Hz. Ömer'in, hakimliğe tayin ettiği Ebû Musa el-Eş'ârî'ye yolladığı mektuptaki şu ifadesini bu anlamda yorumlamak gerekir: "Daha önce verdiğin bir hüküm, mesele üzerinde tekrar düşünüp doğru çözüme ulaştıktan sonra hakikate rücu etmeni engellemesin. Çünkü hakikat asıldır, onu hiçbir şey iptal edemez.Hakikate rücu etmek, bâtılı sürdürüp gitmekten hayırlıdır.'"

TAKLÎD

§: 341- "Taklîd"in Manası:

Usûl terimi olarak "taklîd'" delilini bilmeksizin, sözü hüccet olmayan kişi*den, başkasının görüşünü almaktır.

Ebû Hanîfe'nin görüşüne binaen abdestde başının dörtte birini mesheden veya vitir namazında "kunut" duasını okuyan kimsenin veyahut velisinin izni olmadan kendi başına nikâh akdine taraf olan buluğ çağma gelmiş kızın durumu gibi.



§: 342- Taklidin Hükmü:

Daha önce belirttiğimiz gibi, ictihad derecesine ulaşan bir kimsenin, bir mesele ile karşılaştığında, o konuda İctihad etmesi ve içtihadının sonunda ulaştığı hükme uyması vaciptir. O hususta kendi ulaştığı hükmü bırakıp başkasını taklid etmesi caiz değildir. İctihad mertebesine ulaşmamış kişiye gelince, -ister avamdan biri, ister ictihad derecesine ulaşmada önemli olan bazı bilginleri elde etmek suretiyle avam mertebesini aşmış biri olsun- bu kişinin amelî hükümlerde başkasını taklid etmesinin caiz olup olmadığı hususunda üç farklı görüş ileri sürülmüştür:

1- Taklîd hiçbir şekilde caiz değildir. Her mükellefin, karşılaştığı dinî meselelerdekendi başına ictihad etmesi ve vardığı içtihadı sonuca göre uygulama yapması gerekir. Bu son derece tuhaf bir görüştür. Zira aşağıda açıklayacağımız üzere, bu, delillere aykırıdır. İbn Hazm'in bu görüş üzerinde icmâ bulunduğu yönündeki iddiası[7] oldukça şaşırtıcıdır.

2- Taklid vaciptir. İctihad ehliyetleri ve taklid edilmelerinin caiz olduğu ittifakla kabul edilen müctehid imamlar devrinden sonra ictîhadda bulunmak geçersizdir. Bu da tuhaf bir görüştür. Çünkü daha Önce belirttiğimiz gibi, ictihad, belirli kişilere has ve belirli zamanla sınırlı bir iş değildir.

3- Mutlak müctehid olmayan kimsenin, dinen müctehid imamlardan birini taklid etmesi ve karşılaştığı meselelerin hükümlerini bilginlerden sorması gerekir. Şayet ahm-satım gibi bir kısım fıkıh meselelerinde müctehid ise, kendi içtihadı ile hükmünü bilemeyeceği konularda taklid etmesi icap eder. Bizim seçtiğimiz ve tercihe şâyân bulduğumuz görüş budur.Şu delillerin bu görüşün üstün olduğunu gösterir:

a) Eğer bilmiyorsanız, bilenlerden soru-nuz[8] âyeti. Yüce Allah burada, bilmeyen kişiye bilene sormayı emretmiştir. Bu âyet, insanlar içinde hem bilenlerin hem bilmeyenlerin bulunduğuna, bilmeyenlerin karşılaştık*ları ve bilmedikleri meselelerin hükümlerini bilenlerden sormaları gerektiğine kesin bir şekilde delâlet eder. Bu da, bilmeyenin, sorduğu hususta bileni taklid etmesinin vacip olduğunu gösterir. Aksi takdirde sormayı vacip kılmanın bir faydası olmazdı. O halde, taklidi yasak ve herkesin ictihad etmesini vacip sayan görüş, bu nassm muhtevasına ters düşmektedir.

b) Sahabe ve Tâbiûn zamanında, müctehid olmayanlar bir olay ile karşılaştıklarında Sahabe veya Tâbiûn müctehidlerine başvururlar, bu olay hakkında Allah'ın hükmünün ne olduğunu sorarlar, o müctehidler de bu tutumu hiç yadırgamaksızm onların sorularını cevaplandırırlar, sorulan olaylar hakkında Allah'ın hükümlerini açıklarlardı. O müctehidlerin bu kişilere hükmü bilmek için bizzat ictihad etmelerini emrettiklerine dair hiçbir şey nakledilmiş değildir. O halde, ictihad etmeye gücü yetmeyen kişinin ictihadla mükellef olmadığı, o kişi için hükmü bilme yolunun içtihada ehil olana sormak olduğu hususunda Sahabe ve Tâbiûn icmâ etmiş demektir. Buna göre bütün insanları ictihadla mükellef tutmak icmâya aykırıdır.

c) İctihad, her insanm güç yetirebileceği bir iş değildir. Zira bu iş, sahibine şer'î delilleri anlayabilme ve onlardan hüküm çıkarabilme imkânı veren özel bir muhakeme gücü gerektirir. Bu melekeyi ise Allah bütün kullarına vermemiş, sadece bazı kullarına nasip etmiştir. Gücü yetmeyen kimse bu işle mükellef tutulsaydı, imkân dışında olan bir konuda teklif yapılmış olurdu. Oysa İslâm dininde güç yetirilemeyecek bir teklifte bulunmak (mükellefiyet yüklemek) caiz değildir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:Allah kimseye gücünün üstünde mükellefiyet yükîemez.[9]

d) İctihad derecesine ulaşabilmek için, şer'î ve lüğavî (dil ile ilgili) ilimleri elde etmek üzere çok uzun bir zaman ayırmak gerekir. Bütün insanlar bu İşle uğraşsalar, bu, kendi zaruri ihtiyaçlarını karşılamaktan el etek çekmelerine ve yaşamak için gerekli çalışmaları yapamamalarına yol açar. Böyle bir durum ise, toplum düzeninin ve medeniyetinin üzerine bina kılındığı, ziraat, ticaret ve sanayi gibi diğer faaliyetleri yok eder.


§: 343- Belirli Bir Mezhebe Bağlanmanın Zorunlu Olmayışı:

İctihad edemeyen kişi için taklid ve bilmeye ihtiyaç duyduğu hükümleri ilim ehline sormak vacip olmakla beraber, karşılaştığı bütün meselelerde belirli bir imamı taklîd etmesi vacip değildir. Dilediği müctehidi taklîd edebilir. Bir meselede bir müctehİdi, başka bir meselede başka bir müctehidi taklîd etmesi caizdir. Meselâ İmam Ebû Hanîfe'nin mezhebi gibi belirli bir mezhebe bağlanmış olsa bile sonuna kadar o mezhepte kalması vacip değildir; bilginlerin tercihe şâyân görüşüne göre, o mezhepten başka bir mezhebe geçebilir. Zira Yüce Allah kimseyi bizatihi bir imama veya belirli bir mezhebe uymakla mükellef kılmamış, şu veya bu bilgin İle sımrlamaksızın bilenlere uymayı emretmiştir. Nitekim yukarıda geçen âyeti bunu göstermektedir.Diğer taraftan, Sahabe devrinde ve onlardan sonraki devirlerde mukallidler belirli bir bilgin veya mezheple sınırlı olmaksızın rastladıkları bilginlere soragelmişlerdir. Bu durum, Öylesine yayılmış ve tekerrür etmiştir ki, -hiçbir devirde bilginlerin itirazı ile de karşılaşmadığından-müctehid olmayan kişi için belirli bir imamı takiid etmenin ve karşılaştığı bütün meselelerde hep aynı mezhebe uymanın vacip olmadığı hususunda âdeta icmâ oluşmuştur.Şuna da dikkat etmek gerekir ki, müctehidlerin amelî hükümlerdeki görüş ayrılıkları, Yüce Allah'ın kullarına rahmetinin eseridir; bu, onlara sağladığı bir genişliktir. Müctehid olmayan kişinin belirli bir imam veya mezhebin görüşü ile amel etmeye mecbur kılınması, cezalandırma ve sıkıntıya itme anlamı taşır.Bu yüzdendir ki. İmam Mâlik b. Enes, "Muvatta"' isimli eserini beğenen Abbasî Halifesi'nin (Ebû Cafer veya Reşîd), bu eseri şehirlere dağıtma, kılıç zoru ile bile olsa herkesi onu uygulamaya ve ona aykırı fetvaları terketmeye zorlama teklifini kabul etmemiş, şöyle diyerek onu bu işten alıkoymuştur: Ey Mü'minlerin Emîri! Bunu yapma. Zira Sahabe değişik yerlere dağılmışlardır. Onlar benim delîl olarak dayandığım Hicaz hadislerinden başka hadisler rivayet etmişler, insanlar da bunları uygulamaya koymuşlardır. Onları kendi bilginleri vasıtısayia ulaşan hadislere göre yaptıkları uygulama ile başbaşa bırak. Şüphesiz Allah bu ümmetin furû hükümlerdeki ihtilâfını rahmet saymıştır.Buna göre, İslâm hukukunu esas alarak kanun yapacak olan yasama organlarının belirli bir mezhep ile bağımlı kalmaması caizdir. Aksine, bütünü itibariyle İslâm hukukunu temsil eden fıkıh mezheplerinin görüşleri arasında zamanın ve çevrenin şartlarına uygun olan hükmü seçmesi gerekir. İslâm dininin engin tolerans anlayışına ve kolaylık prensibine uygun düşen tutumun bu olduğu şüphe götürmez. Zira din kolaylık demektir, zorluk demek değildir. Yüce Allah: Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez [10]buyurmuştur. İnsanları zorluğa itmenin; bütün işlerinde hayrı gerçekleştirecek, zaman ve çevre şartlarına uygun düşecek çözümleri bulma hususunda sıkıntıya yol açma ihtimalini bile bile, kaza ve fetvada onları belirli bir mezheple bağımlı tutmanın dinde hiçbir esası yoktur. Allah ve Rasülü, belirli bir mezhebe uymayı veya bizatihi bir müctehidi taklîd etmeyi değil, şahıs veya mezheple sınırlamaksızın ilim ehline başvurmayı ve onlara sormayı emretmiştir. Çünkü bütün fıkıh mezhepleri tek bir kökten neşet etmiştir, hepsinin kaynağı birdir. O da Kitap ve Sünnet, yani ilahî vahiydir. Hiçbirisi diğerinin sahip olmadığı muteberiyet ve değere sahip değildir. Muteber olma hususunda hepsi eşittir. Kişinin kendisi için en kolay ve uygun olanı almasında sakınca yoktur.Şu halde, yasama organının, güvenilir içtihadı görüşler arasından, insanların hayrına olan sonucu gerçekleştirecek, ihtiyaçlarını karşılayacak, onları sıkıntı ve zorluğa katmayacak olanlarını seçmesi gerekir. Zira dinler, ancak, insanların hayrına olan sonuçlan gerçekleştirmek, onlardan zorluk ve sıkıntıyı gidermek üzere gelmiştir.Bu geniş kapsamlı ilime dair kaleme aldığımız kitap burada sona ermiş olmaktadır.Beni bu işe muvaffak kıldığı için ve hertürlü nimetlerinden Ötürü Allah'a şükrediyor, Yüce Rasülûnü, ailesini, ashabım ve -Kıyamete kadar- onun yolunu izleyenleri salât ve selâm ile anıyorum.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bu ıstılah, sonraki fakilurin yaklaşımına uymaz. Zira onlar, fakîh ve müftî kelimelerini müctehid hakkında kullandıkları gibi, herhangibir mezhebin fıkhı meselelerini, bunların hâss, âmm, mutlak, nıukayyed, vazıh ve mükil gibi yönlerini bilen herkes için kullanmışlardır.

[2] Bu, meşhur İbn Teymiyye'nin dedesidir. H. 621 yılında vefat etmiştir. İbn Teymiyye İse H. 728'de vefat etmiştir ve adı Ahmed b. Abdühalîm b. Abdisselâm'dır.

[3] en-Nûr 24/2.

[4] el-Mâide 5/38.

[5] Bazı lâfız farklılıkları ile, bkz. Buharı, İ'tisâm, 2i; Ebu Davud, Akdıye, 2.

[6] "Mes'ele-i haeeriyye" ile kaydedilen şudur: Bir kadın ölmüş ve geride, kocası, annesi, anabir ıkı erkek kardeşi ve özkardeşleri kalmıştır. "Hacer" taş demektir. Bu meseleye bu adın verilmesi ise. Hz. Ömer'in kardeşlerinin miras alamayadaklarına hükmetmesi üzerine o olaydaki özkardeşlerden birinin söylediği şu sözden kaynaklanmıştır: Diyelim ki, babamız denize atılmış bir las idi (yani babayı dikkate almıyorsun). Peki ya anamız da bir değil mi?!

[7] İbn Hazm, el-İhkâm Fî Usûli'I-Âhkâm, VI, 59 vd.

[8] el-Enbiyâ' 21/7.

[9] el-Bakara 2/286.

[10] el-Bakara 2/185.
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
taklİd, İctİhad


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
İCTİHAD Anonymous Fıkıh ve Akaid 0 17.05.06 09:23 PM


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283