Geri git   ForumAnkebut İslami sohbet,Kuran,Tefsir,Fıkıh,Tasavvuf,Risale Paylaşım Merkezi... > ..:: DİNİ KONULAR ::.. > Hakk Dostları
Kayıt ol YardımBağış Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Hakk Dostları Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. MAİDE 119

Yeni Konu aç  Cevapla
Seçenekler
Okunmamış 19.06.08, 12:26 AM   #41
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart üstazımızın Sigara Konusunda öğüdü Giyim Kuşam Ve Mezhep Görüşleri

Sigara
Sigara içmezler ve içilmesini tavsiye etmezler
Alkollü içki ayet ve hadislerde yasaklığı açıkça beyan olunduğu halde sigara bahsi açıkça geçmemektedir. Bu sebeple sigaranın haramlığı konusunda tartışmalar olmaktadır. Süleyman Efendi’nin talebeleri sigara kesinlikle kullanmamaktadırlar. Sigaranın sağlığa zararlı olduğu tıp ilmince ispatlanmıştır. Hatta Türkiye’de Tekel tarafından üretilen ve dağıtılan sigaranın üzerinde Sağlık Bakanlığı tarafından “Sağlığa zararlıdır” ibaresi konmuştur. İslam’da vücuda zararlı olan şeyler haramdır.
Giyim-kuşam
İslam dini avret mahallerinin örtülmesini erkek ve kadın her müslümana farz kılınmıştır. Kadınlar için avret mahalli yüz (çenealtı ve saç bitimi kadar) el (bileklere kadar) ve ayak (topuklara kadar) hariç diğer yerler. Erkekler için göbek ile diz kapağı arasındaki kısımlar. Bu kısımlar örtüldüğünde dinin emri yerine gelmiş oluyor. Yalnız vücut hatlarını belli eden giysiler giymek caiz değildir.
Süleyman Efendi (k.s.) sakallı idi. Yaz-kış cübbe gibi uzun ceket giyerdi. Bugün talebeleri arasında sakal bırakanlar vardır. Bazı şartlardan dolayı sakal bırakamasalar dahi ekseriyeti bıyık bırakırlar. Şunu da belirtelim ki, sakal, sarık ve cübbenin Peygamber Efendimiz’in sünneti olduğuna dair itikatları tamdır.
Hıristiyanların ve diğer dinlerin alamet-i farikası olan elbiseleri giymek ve takmak caiz değildir; müslümanlar bunlardan men edilmişlerdir. Süleyman Efendi’nin talebeleri bu men edilenlerin haricindeki aşırıya kaçmayan kıyafetleri giymekte mahzur görmezler, “yakalı gömlek giyilmez, kravat takılmaz” gibi düşünceleri yoktur. Genelde sade, rahat kıyafetleri tercih ederler.
Mezhep görüşleri
İtikatta hak mezhep tektir ve “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” mezhebidir. Ehl-i sünnet mezhebinin iki imamı vardır. Bunlar; İmam-ı Muhammed Mansur Maturidi ve Haseni’l-Eş’ari'dir. İtikatta mezhep imamı umumiyetle İmam-ı Muhammed Mansur Maturidi Hazretleridir. Amelde mezhebe gelince. Günümüzde, tahrif olmamış ve takipçisi bulunan amelde hak mezhep dörttür; Hanefi, Şafii, Hanbeli ve maliki. Süleyman Efendi (k.s.) ve talebelerinin (umumiyetle) amelde mezhebi ise, İmam-ı Azam Ebu Hanife tarafından kurulan Hanefi mezhebidir.
Dört hak mezhep dışındaki mezhep ve görüşler; “doğru yol”un “sapık kolları” olarak nitelendirilmektedir. Hatta bazıları, “sapma” sınırını aşmış ve “kopma” noktasına gelmiş veya kopmuştur.
Süleyman Efendi talebelerine, Şerh-i Akaid dersiyle İslam’dan sapmış cerayanlardan korunma yollarını göstermiştir. Emali ve Nesefi adlı kitaplarda İslam akaidinin ve ehl-i sünnet fikrinin temelini öğretmişlerdir. Bu sağlam ilim neticesinde talebeleri arasında itikadi noktadan en ufak bir sapmaya rastlanmamıştır.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 20.06.08, 12:18 AM   #42
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart ÜSTAZIMIZIN MÜBAREK HATIRALARINDAN(8)

Misafirhanede ders okurlarken Hasan Arıkan Abi Dünya hayatından çok soru sorarmış. Bir gün yine "görüyoruz bazıları devam edemiyorlar. Bu halden çok korkuyoruz. Devam için ne yapmak lazım" diye sorar. "Evladım bu kolay değildir. Gecelerde iltica saatleri var. O saatleri takip edersiniz, çok çok iltica edersiniz. Böylece devam edersiniz". (Nusret Amca) N.F. Kısakürek Maraş'ta konferans veriyor. Canatan Abi de gitmiş. Hazretimizden bahsediyor. Diyor ki: "Süleyman Efendi Hazretleri ile beraber İstanbul'da kalabalık bir caddeden gidiyorduk. Bir vatandaş gelerek "Efendi Hazretleri şu Ümmet-i Muhammedin halini görüyorsunuz. Cehenneme sel gibi akıyor. Dua edin de şu halden kurtulsunlar" der. Hazretimiz o vatandaşa dönmüş biraz hiddetle , esefle "efendi efendi nerede Ümmet-i Muhammed hani bir tane göster de onun cennetlik olduğunu sana haber vereyim" der. ALLAH MÜBAREĞİN ŞEFAATLERİNE CÜMLEMİZİ NASİL EYLESİN İNŞALLAH.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 20.06.08, 12:53 AM   #43
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart ÜSTAZIMIZIN OKUDUĞU DERSLER VE ALMIŞ ALDIĞI NOTLAR

Üstazımızın Medrestü’l-Mütehassisîn’de okuduğu dersler ve aldığı notlar şunlardır:
  • Tefsir-i Şerif 10
  • Usűl-i Hadis ve Nakd-i Rical 10
  • Hadis-i Şerif 10
  • Tabakat-ı Kurra ve Müfessirîn 10
  • Risale (tez) 9.2
Ayrıca Süleyman Efendi Tanzimat’tan sonra ilk defa açılan ve bugün Hukuk Fakültesi karşılığında olan “Medresetü’l-Kuzat”ı birincilikle kazanmış ve burada Roma Hukuku, Sakk-ı Şer’î, Ticaret-i Berriyye Hukuku, Ticaret-i Bahriye Hukuku, Hukuk-u Düvel gibi dersleri başarıyla okuyarak mezun olmuştur. Hatta o bu okulu birincilikle kazandığını telgrafla babasına bildirmiş ancak babası hüküm verme konumundaki insanların büyük bir mesuliyet altında olduklarını ve adaleti gerçekleştiremeyenlerin ise cehennemlik olacaklarını bildiren hadisler ışığında oğluna şu cevabı göndermiştir: “Süleyman! Ben seni cehenneme göndermek için İstanbul’a yollamadım.” Bunun üzerine Süleyman Efendi babasına bir mektup yazmış ve mektubunda kendi maksadının hakimlik yapmayıp zamanının bütün din ilimlerinde en zirve noktaya çıkmak istediğini dile getirmiştir. Nitekim daha sonraki hayatına bakıldığında da onun hakimlik yapmadığı görülecektir. Bu şekilde Süleyman Efendi, yüksek tahsilini ve akademik kariyerini de üstün bir başarıyla tamamlayarak devrinin seçkin alimleri arasına girmiştir

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 21.06.08, 02:51 AM   #44
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart MÜBAREK ÜSTAZIMIZIN MÜJDESİ VE ALLAH DOSTLARININ ŞEFAATİ

Biz Cenab-ı hakkın ahirette bize vereceği selahiyyetle,mahşer halkına şöle dürbünle bakacak;kimin bize bir merhabası,ilgisi,sevgisi,alakası,ALLAH yolunda bir hizmeti varsa hepsine şefaat edeceğiz.SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN(K.S) ŞEFAAT HAKTIR:ıÜüŞefaat, birisinin işi için aracı olmak, hatır ve yetkisini kullanarak darda kalan kimseyi sıkıntıdan kurturmaktır.

Ahirette şefaat haktır. Allahu Teala, bütün nimet, yetki ve şereflerin sahibidir. Hüküm ve karar sahibi O‘dur. Cennet ve Cehennem O‘nun emrindedir. Ancak O [c.c] bazı kullarının şeref, itibar ve derecesini artırmak, katındaki yakınlık ve dostluğunu göstermek için kendilerine bazı yetkiler verir; görevler yükler, şeref bahşeder, işte şefaat da böyledir.


Şefaat Allahu Teala‘nın işine karışmak değildir. Şefaat izni ve yetkisi verilen bir kimseden şefaat istemek Allah‘a şirk koşmak değildir. Şefaat, Allahu Teala‘nın sevdiklerine bahşettiği bir şeref ve yetkidir. Şefaat, sevenlerin sevdikleri için aracı olup; naz makamında niyaz etmeleri, dostları adına göz yaşı dökmeleridir. Şefaat sevginin meyvesi, rahmetin esintisidir. Şefaat, Allahu Teala‘nın kullarına bir hediyesidir.

Meşhur hadiste belirtildiği gibi, mahşerde bütün insanlık sıkıntı içinde kıvranırken dertlerini ilahi huzurda dile getirecek, kendileri için Allah‘ın rahmetini isteyecek bir kimse ararlar. Önce, bütün insanlığın babası Hz. Adem Efendimize giderler. O bu büyük işi üstlenmez, başka bir peygambere gönderir. Hiçbir peygamber insanların adına söz söylemeye kendilerini layık görmezler, sonunda halkı Allah‘ın Habibi, yaratılmışların en faziletlisi Hz.Muhammed (s.a.v) Efendimize gönderirler. Halk gelir, kendisinden rica ederler, ağlayıp dertlerini dile getirirler ve : “Şu sıkıntıdan bizi kurtarması için Yüce Allah‘a sen yalvar!“ derler. O zaman Allah‘ın Habibi (s.a.v) Efendimiz alemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp secdeye kapanır. Sonsuz azamet ve rahmet sahibi Yüce Mevla‘mız kendisine:

“Ey Muhammmed! Kaldır başını; ne diyorsan söyle, sözün dinlenecek; şefaat et, şefaatin kabul edilecek; iste istediğin verilecek“ diye hitap buyurur.(Buhari, No:4476; 6565; Müslim, No:193, Ahmed, Müsned, III, 116, 244.)

İşte bu “Makam-ı Muhmud“tur; en büyük şefaat yetkisidir. Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, diğer peygamberlere verilmeyen beş şeyden birisinin de kendisine verilen umumi şefaat yetkisi olduğunu beyan etmiştir.( Buhari, Saiat, 56. Bkz: Müslim, No: 521; Ahmed, Müsned, II, 411; ibnu Mace, No: 567; ibnu Hıbban, Sahih, No: 2313.) Ayrıca her peygamber, kabul edilecek duasını dünyada kullanmış iken; Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz, bu hakkı ahirette müminlere şefaat için saklamış ve Allah‘a şirk koşmadan ölen herkesin bu şefaata ulaşacağını müjdelemiştir.( Tirmizi, No:2441; Ahmed, Müsned, VI, 23, 27; Hakim, Müsterdek, l, 67.)

Bu yetki ile umumi bir şefaat eder. Büyük günah sahipleri dahil, zerre kadar imanı olan herkes bu nimetten istifade eder. Çünkü Efendimiz (s.a.v):

“Benim şefaatim ümmetimin büyük günah sahipleri için olacaktır.“( Ebu Davud, No: 4739; Tirmizi, No: 2435; Ahmed, III, 213; Hakim, Müstedrek, l, 69, 160; ibnu Hıbban, No:2596.) buyurmuştur. Ondan sonra sırasıyla Allah‘ın şefaat izni verdiği peygamberler, melekler, alimler, salihler, şehidler ve izin verilen diğer kimseler mü‘minlere şefaat ederler; Cehennemi haketmiş mü‘minlerin affı için Allah‘a yalvarır, kurtuluşu için aracı olurlar. Allahu Teala da onların şefaatim kabul buyurur, şefaat edilen günahkarları affeder.( Bu konuda geniş bilgi için bkz: Acurri, eş-Şeriatu, 340-362.)

Şefaat sadece kafirler ve küfrü yayan zalimler için yoktur. Onlara dünyadaki amellerinin bir faydası olmadığı gibi, yakın dostlarının da bir faydası olmayacaktır.( A‘raf, 53; Ğafir, 18.)
ıÜüKURANIKERİM İLE ŞEFAATA BAKIŞ…..

A-

Allah elçileri veliler,şehitler ve Allahın hoşnut olduğu kulların şefaat edeceği belirlenen sürelerdeki ayetler

19-MERYEM:
87 - (O gün) Rahmân (olan Allah)'ın katında bir ahd almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır.
20-TAHA:
109 - O gün, Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez.
34-SEBE':
23 - Allah'ın huzurunda şefaat da fayda vermez. Ancak izin verdiği kimseninki müstesna. Nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. (Şefaat sahipleri de): "Hakkı söyledi" derler. O, her şeyden yüksek ve büyüktür.
43-ZUHRUF:
86 - Onların Allah'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir

53-NECM:
26 - Göklerde nice melek var ki Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların şefaatları hiç bir işe yaramaz.

7-ARAF
53 - İlle onun te'vilini mi gözetiyorlar? Onun te'vili geldiği (verdiği haberler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki eski yaptıklarımızdan başkasını yapalım?" Onlar, kendilerini zarara soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti.

26-ŞUARA
100 - "Bak bizim için ne şefaatçiler var,"

B-Meleklerin şefaati

21-ENBİYA:

28 - Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler.


C-
Allah sadece kendisi şefaat edeceğini söylediği sürelerdeki ayetler.


6-EN'AM:
51 - Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur'an'la uyar. Onlar için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah'tan korkarlar
39-ZÜMER:

43 - Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: "Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (böyle yapacaksınız)?"
44 - De ki: "Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz."
36-YASİN:
23 - "Hiç ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."




32-SECDE:
255 - Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.
32-secde
4 - Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur (hakim olmuştur). Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz?
.

70 - Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Ve hiçbir kimsenin kazandığı şey yüzünden kendisini helake atmamasını, kendisi için Allah'tan başka hiç bir dost ve hiçbir şefaatçi bulunmadığını Kur'ân ile hatırlat. O, azaptan kurtulmak için bütün varını feda etse, kendisinden alınmaz. Onlar kazandıkları şey yüzünden helake uğratılmışlardır. Onlar için, inkâr ettiklerinden dolayı kaynar bir içecek ve can yakıcı bir azab vardır.

10-YUNUS:
3 - Rabbiniz o Allah'dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva etti (onu hükmü altına aldı), işi tedbir eyliyor. O'nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'na ibadet ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?
18 - Allah'ı bırakıyorlar da, kendilerine ne fayda, ne de zarar verebilecek olan şeylere tapıyorlar ve "Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir." diyorlar. De ki, "Siz Allah'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir.
74-MÜDDESSİR:
48 - Artık onlara şefaatçilerin şefaatı fayda vermez.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 22.06.08, 12:50 PM   #45
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart ÜSTAZIMIZIN MÜBAREK HATIRALARINDAN(9)

ıÜüKısıklı'da bir tane Şaribülleyl vennehar varmış. Ama Hazretimize karşı biraz sevgisi varmış. Birgün iki polis gelmiş ellerinde bir adres. O sarhoş bakmış ki Hazretimizi arıyorlar. Polisler "buralarda böyle bir zat varmış, Arapca okutuyormuş" derler. Sarhoş hemen "efendim ben size bir çay söyleyeyim siz için ben de şöyle bir bakayım" der. Hemen gelir Ali Dayı'ya haber verir. Gider polislerin yanına "buldum gelin sizi götüreyim" der ve götürür. Polisler bakar ne ders okuyan var ne de Arapca kitabı. Hazretimiz onlar gelmeden talebeleri etrafa dağıtmış, kitapları saklamış. Polisler çok mahcup olarak gitmişler. "Efendim kusura bakmayın biz yanlış kapıyı çalmışız" derler ve dönerler. Aradan bir iki ay geçmiş. Kısıklı Camiinde sela veriliyor. Hazretimiz "Ali Dayı bu verilen sela nedir" demiş. Ali Dayı "efendim hani böyle olmuştu diye anlatır". Hazretimiz şöyle bir durur ve "Ali Dayı sarhoş düdüğü çaldı" buyurur. sarhoş da olsa bu yola azıcık bir sevgisi saygısı olsa yardım etse demek ki düdüğü çalıyor. (M. Yetkin) Ablalarımızdan birisi hastalanmış. Hazretimiz adak adıyor. iki tane yolumuza intisap etmiş imam varmış. Onlar bu adak kurbanını kesmeyi tehir ediyorlar. Hazretimiz çok üzülmüş. Bu imamlar kendilerini bir şey zannediyorlar, böbürlenmeye başlamışlar. Hazretimiz de onların kalplerinde ne varsa hepsini almış. İplerini kesmiş. Onlar da mihrap ta Fatiha'yı okuyamamışlar, mahcup olmuşlar. Hazretimizi çok üzmüşler, darıltmışlar. Buna mukabil Hazretimiz de "gözündeki çapağı görünce kendilerini mandıracı zannettiler" buyurmuş.
HATIRLATMALAR 1-Cemiyet içerisinde dişlerinizi karıştırmayın.
2-Ellerinizi arkaya bağlamayın.
3-Ellerinizi apuç arasına koymayın.
4-Burnunuzu karıştırmayın.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 22.06.08, 12:50 PM   #46
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart YETERDE ARTAR

Başta devlet, dilde himmet elde fırsat var iken
Tut elinden düşmüşlerin sana saadet var iken
Kimseye baki değildir, mülk-ü devlet sim üzer
Bir harap olmuş gönlü, tamir etmektir hüner
Buna fani dünya derler, durmayıp daim döner
İnsanoğlu bir fenerdir nihayet birgün söner
Her makam için bir makal vardır
Her orman için bir çakal vardır.
Zındığı zaptetmek ancak meşe sopasıdır.
Uyku bir kantar, uyudukça artar
Altı saat yeter, yeter de artar.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 23.06.08, 11:46 PM   #47
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart VAHDET-İ VÜCUDUN İÇYÜZÜ VE ÜSTAZIMIZIN VAHDET-İ VÜCUDA YÖNELİK ETMİŞ OLDUGU NASİHAT

VAHDET-İ VÜCUD NEDİR ?
Vahdeti vücud bir tasavvuf terimidir ve onun felsefesi Allah'tan başka varlık olmadığına, mevcud olan tek varlığın Allah olduğuna, var gibi gözüken ne varsa Allah'ın parçaları olduğuna inanmaktır. Bu ina-nış tasavvufun amentüsünün ilk şartıdır. Bu felsefe-nin künhüne vakıf olan mutasavvıflar Lâ ilâhe illallah demeyi terk edip la mevcude illallah diyerek bu amentüyü ikrar ederler.
Allah'tan başka mevcud, varlık olmadığına i-nanmayı gerektirecek ne bir ayet, ne bir hadis var-dır. Allah'ın isimlerinden bahsettiği, bütün varlıkları yok saymak, her nasılsa -inançlarına göre- varlık ol-mayan şeylerin yaşadığını ve öldüğünü söylemek, me-leklere iman ettim demek fakat onlar varlık değildir, Allah'ın parçalarıdır diyerek her parçayı ilah say-mak, cennete ve cehenneme iman ettim demek, sonra onların varlık olmadığını, Allah'ın parçaları olduğunu söylemek, önünde secde edilen putun bile Allah'ın bir parçası olduğu bu sebeple zahirde tapılan put olsa da aslında o secdenin Allah'a yapıldığı gibi saçma ve delilsiz zırvaları uyduranların asıl gayesi İslam dinini tahrif etmek ve müntesiplerini yoldan çıkarmaktır. İşte bu inanışa göre bir tasavvuf şeyhi Allah'ın bir parçası olduğu gibi yolda duran taş, ağaçtaki kuş, kovalanan kedi ve kovalayan kufuryok ve o köpeği vuran bir zabıta eri dahi (haşa) onlara göre Allah'ın parça-sıdır ve dolayısıyla onlara Allah demek doğru bir sözdür. İsmi tasavvufçular tarafından veliler listesi-ne alınan müşriklerin "Ben Allah'ım" demeleri ve benzeri sözleri sarfetmeleri bu sapık inanışlarından kaynaklanmaktadır. Bu sapkın söylem ve inanışlar üzerinde tevhid ehli olanlar için te'vil edecek yol aramaya ve hatta düşünmeye bile gerek yoktur. Çün-kü bir Müslüman kabul veya red etmek için Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in böyle bir şeyi öğretip öğretmediğine bakması yeterlidir. Hiç akletmezler ki durum onların dediği gibi olsa, inanan kimdir, inanılan kim ? Yaratan kimdir, yaratılan kim ? Hüküm koyan kimdir, mükellef kim, mükafat ve ceza veren kimdir, ödüllendirilen veya cezalandırılan kim ? Ateşe koyan kimdir, ateşte yanan kim ?
İşte vahdeti vücut gibi bir zırvayı ortaya atan kafirler İslam ümmetini yüzyıllarca oyalayacak bir işi başarmışlar ve maalesef gözlerinden yaş gelesiye, karınları ağrıyasıya halimize gülmekteler.
Birilerinin aslında küfür olduğunu bildikleri, fa-kat o bunu söylemişse bir hikmeti vardır kabilinden te'vil etmeye çalıştığı, bu cümleler nasıl söylenmişse kastedilen mana odur, çünkü inanç öyledir. Sizin tap-tığınız benim ayağımın altında diyen adam toprağı kastetmiştir, çünkü ona göre çiğnenen, işenen, o top-rak Allah'tır (haşa) . Böyle olunca birinin çıkıp ben Allah'ım demesi onlara göre gayet tabi bir durum-dur, sırf o değil onlara göre kafir biri dahi bu sözü söylese doğru söylemiş olur çünkü o da Allah'tan bir parçadır! Bu cümleleri vecde, aşka gelince, kendinden geçince söylemenin sebebi nedir derseniz, can pazarı bu kolay değil. Müslümanlar bu sözden pek hoşlan-mazlar ve insanın başına kötü şeyler gelebilir. Nite-kim tarih bu müşriklerin nasıl taşkınlık ettiğini ve nasıl öldürüldüklerini zaptetmiştir.

ÜSTAZIMIZIN VAHDET-İ VÜCUDA KARŞI ETMİŞ OLDUGU NASİHAT

„Aşağıdaki cümleler tam Vahdet-i Vücutçu sözleridir.

• "Bir kimse Hakkı Hak'ta aynı hakla görürse o kimse ariftir."
• "Bir kimse Hakkı hakta aynı hakla görürse o kimse ariftir."
• "Bir kimse Hakkı Hak'ta aynı halkla görürse o kimse acizdir."
• "Bir kimse Hakkı ne hakta ne halkta göremez de ölmesine, sonra ihya olunacağına intizar eder hakkı aynı hakla görürse o kimse gafildir."
• "Bir kimse Hakkı halkta, halkı hakta görür, hukuk-u hakkı ve halkı eda etmekle iştigal eylerse o kimse kâmildir."

Bilinmelidir ki, ben bu cümlelerin manaları ve tasavvufî ifadeleri üzerinde durmayacağım, çünkü hem meşrebime muvafık değil, hem de bu mevzuyla meşgul hakikatte vakti boşa harcamaktır. Yalnız bu sözlerin menşei, zuhur mertebesi ve sebepleri hakkında izahatta bulunacağım. Bu da sizin ve bizim maksadımıza uygun düşecek, meselenin esaslarını tenvire hizmet edecektir.

Büyük muhakkıklar indinde Vahdet-i Vücud, ilmî, menşeî, sebebi ifrat-ı muhabbettir, sekirdir. İsim ve fenâ sıfatında fenâdır. Velayeti, velayet-i kalbiyye ve zılliyyedir. Ona velayet-i suğra da denir. Bu hal bu mertebede zuhur eder. Hakikat-i fenâyı temîn etmez. Cihet-i cezbede fena-yi zılli husule getirir. Tevhidi, tevhid-i efaldir. Fenası, fena-yı efaldir. Tecellisi, tecelli-i efaldir. Bu ahval ve kemâl ve tevhidin sahibi; velayet-i suğra mertebesinden velayet-i kübraya çıkamaz. Tevhid-i sıfat, tecelli-i sıfat ve fena-yı sıfata mazhar olamaz. Vahdet-i Vücud itikadında olanlar üç zümreye ayrılırlar:

1. Birinci Zümre: Ruhunu velayet-i suğraya çıkaranlardır. Bunlar şeriat-ı mutahhareye yapışıkdırlar. Fakat ictihatlarında hakikate isabet edememişlerdir. İsabet etmemelerine sebep muhabbet-i Hak olduğu için hata eden müctehid hükmündedirler. Velayet-i suğra erbabındandırlar. Muhabbette fena ve sekirleri kendilerini mazur kılacaktır. Mevla'nın lutfuna nail olacaklardır.

2. İkinci Zümre: Bu zümre Vahdet-i Vücud, ulum ve maarifi ile çok meşgul olarak meşreb-i tevhid-i vücudiyi kendilerine mal edenlerdir ki, bunların ruhları mertebe-i zılliyete çıkmamış, velayet-i suğraya dahil olmamıştır. Bunlar; ömürlerini laklaka ile geçirip ruhlarını tasfiye, nefislerini tezkiyeden mahrum eylerler. Bu dava ile bu dünyadan "Kel en'am" olarak göçüp giderler.

3. Üçüncü Zümre: Bu zümre ne birinci ne de ikinci zümrenin ahval ve efaliyle muttasıf değildir. Bunlar kendi nefis ve hevâlarına göre tevil ve te'sir ederek işi, Vahdet-i Vücud derecesine çıkarırlar. Bu suretle kendilerini teklifat-ı rabbanî haricine çıkararak ibâhat, ilhâd ve zındıkiyyet derecelerine yuvarlanırlar. Mevla'nın emirlerine yapışıp nehiylerinden kaçınmazlar. Bir taraftan her haltı yaparlar, diğer taraftan (kendilerini) zümre-i havastan ve irfandan gösterirler. Bunlar birer cani, birer katil, birer kutta-i tarîk-i hak ve hidayet yolunun yol kesenidirler. Allah şerlerinden ümmet-i Muhammed'i muhafaza etsin...“

• „Ey İslâm Cemaatı! Biz hayatta olduğumuz halde, Vahdet-i Vücud'a gidilebileceğini mi zannediyorsunuz? Böyle bir zanna kapılmayınız, çünkü biz hayattayız.“

• „Size ta'lim edilen Hak yolundan ayrılmayın. Vahdet-i Vücud ve sair nuru sönmüş tarîklere aslâ rağbet etmeyin."SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN(K.S)

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 25.06.08, 12:47 PM   #48
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart ÜSTAZIMIZIN GÜZEL SÖZLERİNDEN(1)

• Allah kerimdir amma kuyusu da derindir. İp ve kova olmayınca su çıkmadığı gibi, nur ve feyz de çıkmaz.

• Atom'un arz üzerinde müddet-i te'siri elle sene olduğu gibi, decâcilenin bu ümmet üzerinde müddet-i fesâdı dahi elli senedir.

• Benim evlatlarıma Tarih öğrenmek farzdır.

• Benim evlatlarım, bildiğinin âlimi, bilmediklerinin tâlibidirler.

• Benim evlatlarımın her biri bir Süleyman'dır. Ben daha yüz sene yaşayacağım.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 27.06.08, 12:27 AM   #49
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart üstazımızın mübarek hatıralarından(10)

Hazretimiz zamanında Fatih'te bir kıraathane varmış. Buraya ekseriya yaşlı ve emekli olanlar gelirmiş. O zaman Hazretimiz de Şehzadebaşı'nda oturuyormuş. Hazretimiz o kıraathaneye gelir orada bulunanlara vaazu nasihat eder, dini bilgiler verir, onları Ahidayete davet edermiş.
O kıraathaneye bir de yüzbaşı gelirmiş. Hazretimiz kendisinin sahibi zaman ve mürsidi olduğunu izah edermiş. Yine bir kış günü hava çok soğuk. Yüzbaşı diyor ki "eğer hakiki mürsid ise soğuk demez bugün de gelir" diye düşünür ve kıraathaneye gelir. Bir de bakar ki Efendi Hazretleri çoktan gelmişler ve sohbet ediyorlar. O günden sonra Efendi Hazretlerinin sohbetlerini daha dikkatli dinliyor.
Yine bir gün gece saat 11-12 olmus kıraathanenin kapanma saati gelmiş. Kıraathanede 6-7 kişi kalmış. Yüzbaşı Hazretimizin kalkmasını bekliyor. Nihayet Efendi Hazretleri kalkıyor. Hava çok soğuk kar ve tipi var. Rüzgar öyle sert esiyor ki insanın sokak aralarında bile yürümesi mümkün değil. Yüzbaşı böyle düsünüyor "Hocaefendi şimdi bu havada evine gidemez. Ben onu evine birakayım".
Bu fikrini Efendi Hazretlerine söylüyor. Efendi Hazretleri "hayır evladım ben giderim" buyuruyor. Yüzbaşı ısrar ediyor. Efendi Hazretleri kabul etmiyor. Buna rağmen Efendi Hazretlerini arkasından takip ediyor. Bir süre takip ediyor, bir de bakiyor ki Efendi Hazretleri evine değil tam ters istikametteki Edirnekapı'ya dogru gidiyor. Yüzbasının merakı artıyor. "Bu saatte bu tipide Hocaefendi nereye gidiyor" diye düşünüyor.
Hazretimiz Edirnekapı'dan çıkıyor ve ilerideki mezarlığa doğru ilerliyor. Yüzbaşı "eyvah hoca mahvoldu" diyor. O zamanlar surların dibinde hiçbir bina yokmuş. Her taraf boş arazi. O karda kışta binaların arasında yürümek mümkün değilken O boş arazide ilerliyor. Ama bakıyor ki Hz. Üstazimiz o ihtiyar haliyle hiç etkilenmeden sakin sakin yoluna devam ediyor ve ilerideki mezarlığa gidiyor. Yüzbaşı da arkasından mezarlığa kadar geliyor
Böyle mezarlıktan bir bakıyor bir de ne görsün: Sarıklı sarıklı bir sürü zat toplanmış bekliyorlar. Bir kişilik boş yer var. Hazretimiz gidiyor ve boş yeri dolduruyor ve dünyada olup bitenleri görüsmeye başlıyorlar.
O günlerde Hitler başkanlığında Almanya büyük ve güçlü bir orduyla önüne gelen her devleti mağlup etmiş, yakmış, yıkmış ve perişan bir şekilde kendi topraklarına katarak ingiltere'ye kadar gelmişti. Ingiltere ile Fransa işbirliği yaparak ingiltere kıyılarına büyük bir kanal kazmış, mayınlar döşemiş ve iki devlet de bütün askeri gücünü oraya toplamıştı.
Bütün dünya "Almanya bu engeli aşamaz" diyordu. Amma Hitler büyük bir savaş taktiği uyguluyor. O günün şartlarında beşyüz veya binbeşyüz tane savaş uçağını aynı anda havalandırarak o geçilmez denen engeli bertaraf edip ordularını İngiltere'ye sokup İngiltere'nin Normandiya kıyılarına kadar geliyordu. Asıl hedef ise Rusya idi. Hz. Üstazımız sık sık Trakya'da bir ağacın altında evrad-ı ezkar okur üflermiş. Abilerimize "evladım Almanya Türkiye'ye giremeyecek zira Türkiye'yi maneviyatla doldurduk" buyurmuşlar.
Hakikaten Almanya Rusya'ya saldırmak için en kısa ve en iyi yol olan Türkiye'ye girmemiş. Karadeniz'in etrafına dolanmak istemiştir. İsterse Trakya'yı yerle bir eder, hem karadan hem denizden Türkiye üzerinden Rusya'ya saldırabilirdi. Bu hadise Türkiye'nin ve başındakilerin iyi bir siyaset yaptığı zannedilmiştir. Bu o günün şartlarında mümkün olmasa gerektir. Bütün dünya artık Almanya'nın durdurulamayacağına inanıyordu.
İşte bu toplantıda Almanya'nın mağlup olup geri çekilmesi kararına bağlanıyordu. Bütün bunlara yüzbaşı şahid oluyordu. Toplantı bitiyor. Hz. Üstazımız Şehzadebaşı'na dönüyor. Yüzbaşı da kendine göre gizlice oraya kadar takip ediyor.
Üstazımız orada arkasına dönüyor "ey yüzbaşı sen bize refakatçi olduğun için paşa olacaksın" diyor. Daha sonra o yüzbaşı paşa oluyor. Tabi bunun Hz. Üstazımızın duasıyla olduğunu anlıyor. Ve yüzbaşı "bu dünyayı ne Almanya ne de başkaları idare eder. Bu dünyayı ancak Allah'ın sevgili kulları idare eder" diyor.
Ve ertesi günü Almanya ordusu bir telsiz hatası ile geri çekilmek durumunda kalıyor. Alman ordusu için Normadiya kıyıları büyük önem taşıyordu. Zira gelen İngiliz saldırıları oradan geliyordu. İngilizler o kıyılara çıkarma yaparsa Alman ordusunu geriye püskürtebilirdi. Ve bu doğrultudaki Alman haber merkezindeki telsizlerin sesini taklit ederek bütün Alman birliklerine İngiliz birliklerinin başka bir yönden saldıracağı söylenmiş.
Alman birliklerini başka yere kaydırıp Normandiya kıyılarına çıkarma yapmayı başardılar. Ve Alman birliklerini geriye püskürttüler. Almanların bu günden gerilemesi hızla devam etti. Cenab-ı Hakk Hitler ve onun Almanyasına bu kadar gücü ve kuvveti verip bütün Avrupa'yı ve diğer ülkeleri yerlebir ettirmekle ecdadımız Osmanlı Devletinin düşmanlarına, onu içten ve dıştan çökertip parçalayanlara cezalarını veriyordu.
Hitler böyle büyük başarılar elde edince haddini aşmış çok ileriye gitmişti. Koyu bir Yahudi düşmanı idi. Yahudileri canlı canlı yakıyor, diri diri kaynar sulara atıyor, yanan fırınlarda diri diri yakıyorlardı. Yahudiler her ne kadar din düşmanı Allah düşmanı da olsalar Cenab-ı Hakk buna razı değildi. Cenab-ı Hakk kendine düşman da olsa kullarının bu şekilde kendisinin Ahirette vereceği cezalarla yine kendi kulu tarafından böyle acımasızca eza ve cefa vermesine razı olmuyordu. Allah-ü Alem o gece Almanların aleyhine karar alınmasının yüzlerce hikmetinden biri de bu olmalıydı.
Cenab-ı Hakkın rahmeti o kadar genişti ki kendisine düşman olana bile merhamet ediyordu. Yüzbaşı o gece gördüklerini görev yaptığı yerde generaline söylüyor. "Almanlar gerileyecek" diyor. O general de "hiç öyle şey olurmu. Sen rüyada görmüşsündür diyor. Almanların bu kadar ilerledikten sonra gerilemesi mümkün mü" diyor. O yüzbaşıya inanmıyor.
Tabi bu arada Türk genelkurmayı da savaşı yakından takip ediyor. Değerlendirmeler yapıyor. O günü istihbarat ve haberleşme şartları ile bir hafta sonra Almanların gerilemeye başladığı haberi geliyordu. Mesajlardaki tarihler ise yüzbaşının anlattığı tarihi gösteriyordu. Tabi General hayret ediyor. Yüzbaşıyı çağırıp o geceki hadiseyi tekrar anlattırıyor.CENAB-I ALLLAH VELİ KULLARININ ŞEFAATLERİNE CÜMLEMİZİ NASİL EYLESİN.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 28.06.08, 05:49 AM   #50
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart seyyidler zincirinin son halkası mübarek üstazımızın tasavvuf terbiyeleri

Tasavvuf terbiyeleri

Süleyman Efendi Hazretleri manevi salahiyeti alır almaz vazifeyi tebliğe başlamıştır. Zamanında tarikat şeyhlerine haber göndererek onları manevi selahiyetinden haberdar etmiştir.
Nakşi yolunun bir “kutbu” olan Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri, “vahdet-i vücud” görüşünü de ısrarla reddeder, talebelerini bu sapık cereyana kapılmamaları noktasında uyarır ve vaazlarında cemaata şöyle hitap ederdi: “ey İslam Cemaati! Biz hayatta olduğumuz halde, Vahdet-i Vücud’a gidilebileceğini mi zannediyorsunuz? Böyle bir zanna kapılmayınız, çünkü biz hayattayız.”
Bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla bazı meseleler hakkındaki Süleyman Efendi (k.s.) ve talebelerinin fikri yapıları bu şekildedir. Netice olarak Süleyman Efendi (k.s.) İslam’ı kaynağından anlatarak onları “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” yolundan ayrılmayarak, “dışımız halk ile içimiz hak ile” düsturuyla talebelerini itidale teşvik ederek, ifrat ve tefride kaçmamalarını tembihlemiştir. Talebeleri de Ustazlarının çizgisinde devam ederek, onun fikirlerini bugüne taşıyarak hizmetlerini sürdürmektedirler.
SEYYİDLER ZİNCİRİNDEN BİR HALKA
Ezeli takdir olarak, seyyidler zincirinin 33. halkası kendilerinin nasibi olduğundan, batınları da ilahi füyûzat ile alakalanarak, seyyidler zincirinin 32. halkası ve bu zincirin 9. büyük rütbesi, Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (K. S) Hazretleri'nden seyru süluklarını tamamladılar. Bu suretle seyyidler zincirinin 33. ve sonuncu halkasını teşkil ederek, küfür ve dalaletten bunalan toplumlara iman ve ihlas yolunu göstererek, gönüllere kutlu yolun ölümsüz yolcusu olarak iz bırakmışlardı. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri Dar-ı Beka'ya göçtükleri zaman 71 yaşında ve yüksek derecede şeker hastasıydı. Tarihler 16 Eylül 1959'u gösteriyordu. Hastalığı ağırlaşınca hükümetin müsadesiyle cenazesi Fatih Camii haziresine gömülmesi kararlaştırılmıştı, ancak dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik anlaşılmaz bir şekilde buna karşı çıktı ve polis tarafından Karacaahmet mezarlığına açtırılan mezara gömülmesi için cenaze yakınlarını adeta zorladı. Altunizade'den mahşeri bir kalabalıkla yola çıkan cenaze, yolu kesilerek Karacaahmet'e döndürüldü ve Karacaahmet'te polisçe hazırlanan mezara defnedildi.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 30.06.08, 12:24 AM   #51
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart üstazımızın mübarek hatıralarından(11)

Hazretimiz Seyfettin Abi'ye "evladım filan camiye git vaaz et" demiş. Seyfi Abi saate bir bakmış. Vakit çok az kalmış. Gideceği yer ise çok uzak olduğu için "efendim yetişemem" demiş. Hazretimiz "yetişirsin evladım" demiş. Seyfi Abi gitmiş. Cami imamını bulmuş, "efendim ben burada vaaz edeceğim" demiş. İmam şöyle bir bakmış "benimle dalga geçiyorsun" demiş. Seyfi Abi de "hayır" demiş. İmam bakmış ki iş ciddi "izin belgeni göster" demiş. Seyfi Abi "efendim müsaade edin vaaz edeyim" demiş. İmam "olmaz izin belgeni göster ondan sonra" demiş. Seyfi Abi şöyle bir durmuş kalbinin üzerinden daha mürekkebi kurumamış izin belgesini çıkarıp "eğer istediğin bu ise al senin olsun" deyince imamım gözleri faltaşı gibi açılır kalır. "Tabi efendim kürsü sizin" diyebilmiş.
Seyfettin Abi birgün camide vaaz etmiş. Gelirken başka bir caminin önünden geçerken Pir-i Fani birisini görmüş. Görünüşü çok fakir imiş. Ama güvercinlere buğday dağıtıyormuş. Seyfi Abi yanına yaklaşmak istiyor fakat yaklaşamıyor. Hazretimizin yanına geliyor sarılıyorlar. O anda Seyfi Abi her şeyi unutuyor. Sonra aklına geliyor, "efendim o kimdi" diye soruyor. Hazretimiz de evladım o kırklardandı" diye cevap vermiş.
Dünya ve nefisten ittika ediniz. Çünkü onlar Harut ve Marut ismindeki meleklerden sıhr ederler.
Mübarek Receb-i Şerif'in ilk gecesinde yapılan dualara red yoktur. Bilhassa ilk cuma gecesinde. Çünkü bu ayı Hz. ALLAH zatına tahsis etmiştir.
Siz birer aletsiniz. Alet kendi kendine faydalı olamaz. ehil olan biri o aleti kullanırsa faydalı olur. Siz de bir alet olduğunuza göre ihlasınız nisbetinde faydalı olursunuz(Süleyman Hilmi Tunahan(k.s)

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 01.07.08, 12:31 AM   #52
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart Mübarek Üstazımızın Talebeliği

Süleyman Efendinin Talebeliği:
Osman Efendi farklı bir gözle bakmaya başladığı oğlunu İstanbula gönderirken, içinde, sevinç, umut, heyecan ve ayrılıkların ayrılmaz parçası olan hüzün, birbirine karışmıştı. Oğluna bakarken, dolu dolu olan gözlerinde muhabbet ve hürmet bir aradaydı.Daha önce kendisinin de geçtiği yollardan geçmek üzere İstanbula gönderiyordu onu.
İstanbul o zaman, zamanın ilim ve medeniyet merkezi, ulemâ-i kirâmın toplandığı bir yerdir. Osman Efendi oğlunu başka yere gönderemezdi. Çünkü ilim sâhasında Mısırda bulunan Ezher Üniversitesi vardı. Mısır, îtikâdî yönden sağlam değildi. Vehhâbi ve reformist cereyanlar orada cirit atıyordu. Ama İstanbul her yönüyle sağlamdı. Ehli takvâ olan Osman Efendi, ümidini bağladığı ciğerpâresini İstanbula gönderirken ona başlıca 3 nasihatte bulunmuştur ki; herkes için geçerlidir.

1- İstanbulda parasız kalmak âhirette imansız kalmak gibi zordur. Onun için iktisatlı ol, on kuruşa alacağın bir şeyi beş kuruşa almaya gayret et.
2- Usûl-ü fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dîninde kuvvetli olursun
3- Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun...
Babasının bu çok fâideli nasihatını gönlünde muhâfaza eden Süleyman Efendi (K.S) hem usûl-ü fıkha, hem mantığa ve hem de diğer bütün derslere iyi çalıştı. Hem de ne çalışma. O insan üstü gayrete, bazen vücudu isyan ediyor, burnundan gelen kan, önündeki kitabın sayfalarına damlıyordu. Fakat o, gene de pes etmiyor, çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu...En büyük düşmanı uykuydu.

Uykunun pençesinden kurtulabilmek için fincan fincan kahve içer, kış gecelerinde pencerenin önünden alarak, avucunun içinde top haline getirdiği karları, gömleğinin yakasıyla ensesi arasına koyardı. Karlar yavaş yavaş eriyerek boynundan sırtına doğru akar ve böylece kendisini uykuya karşı korumaya çalışırdı.
Bir gün ağır şekilde hastalandı ve yatağa düştü. Hastalığı öyle ağırdı ki, hayattan ümidini kesmişti. O böyle yorgan döşek yatarken, üstâzı Salâhuddin İbn-i Mevlânâ (K.S) kendisini ziyarete geldi. Hayattan ümidini kesen Süleyman Efendinin gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. Üstazı, bunun üzerine Evladım, sen hiç üzülme dedi. bu hastalıktan iyileşeceksin. Okuyup büyük adam olacaksın ve çok itibar göreceksin. Hatta sen, kaptan-ı gayr-ı müslim olan bir gemiye binecek olsan, o dahi sana saygı gösterecek...

Tabi ki herkesin yapacağı gibi Süleyman Efendi (K.S) İstanbula -pâyitahta- gelir gelmez ilk iş olarak ecdâdını ziyaret ediyor. Bu meyanda büyük dedesi İdris Bey tarafından akrabalık bağı kurulan, cennet mekân Fatih Sultan Mehmet Hânı ziyarete gider. Fâtih câminin içine girip câminin ortasındaki kuyunun başına gelince Hz. Fatihin ruhâniyeti zuhûr eder. Elinde iki kâse su bulunmaktadır. Süleyman Efendi (K.S) hayretler içinde bakarken, Hz. Fatih elindeki kâselerden birini uzatıp içmesini söyler. Süleyman Efendi(K.S) her ikisini de içer.

Senelerce önce rüyâsında Rasülüllah (S.A.V)i görerek aldığı emirle, Bağdatta kürsüye çıkan Abdülkadir Geylâni (K.S) Hazretleri ne konuşacağını düşünürken yine sevgili peygamberimizin (S.A.V) emriyle
Yâ Ali koş evlâdıma yardım et fermânıyla ve Fahr-i Kâinatın bir mübârek tükrüğü ile bülbüller gibi coşan Abdülkadir Geylâni misâli, ilmin eşiğine gelen Süleyman Efendiye de Rasulüllah Efendimizin izniyle Hz. Fatih tarafından iki kâse su içirilmiştir.
İşte bu iki kâse su, Süleyman Efendi (K.S) nin hem zâhiri ve hem de bâtınî ilimlerde yed-i tûla (zirve) sahibi olacağına işâret ediyordu.

Fatihte Sahn Medresesine kayıt yaptırmak için gelen Süleyman Efendiye medresenin kadrosunun dolu olduğu söylenir, yalnız bodrum katta yer olduğu bildirilir. Burası öyle bir yerdir ki, penceresi dahi yok, mum ışığında ders çalışılabilen bir mekân. Râzı olursan orada kalıp tahsilini yapabilirsin derler. Süleyman Efendi (K.S) medresede okuma hevesiyle bu teklifi seve seve kabul etmiştir. Ne Hikmetse, bir çok müstesnâ büyük âlimlerin yetiştiği yerde o bodrum olmuştur. Süleyman Efendi (K.S) medreseye adım atarken yeni mezun olmuş bir büyük âlimle karşılaşır. O âlim genç Süleyman Efendiye çeşitli sualler sorar. Aldığı cevaplardan çok memnun kalınca medresede okuduğu kitaplarını Süleyman Efendiye hediye eder.

Fatihte Sahn Medresesine kaydolan Süleyman Efendi Büyük lakâbıyla da anılan Bafralı Ahmed Hamdi Efendinin ki bu zât, devrin en büyük dersiâmlarındandır, ders halkasına dâhil olur. Buradaki tahsil hayatı da oldukça parlak ve başarılı geçer. Derslere olan iştiyâkı ve üstün zekâsıyla dikkatleri celbeder. Medrese muhitlerinde kendisi hakkında yetişirse iyi bir âlim olacak görüşü yaygın olur. Ahmed Hamdi Efendi onun hem aklını, hem de derslerini öğrenme hususundaki kâbiliyetlerini takdir eder, o derse gelinceye kadar talebeleri meşgul eder, o gelince derse başlardı. Zaman zaman dersini takip için onu yerine halef bıraktığı oluyordu. Ona olan hayranlığından, nesebi yakınlıkta arzu etmiş, fakat, takdîr-i ilâhi, bu işin gerçekleşmesine müsaade etmemişti.

Süleyman Efendi, İstanbulda ki tahsili sırasında, bir yılda veya iki yılda bir olmak üzere izne gelebilmektedir. Bu sıla-i rahimler sırasında Osman Efendi oğluna gâyet hürmetkâr davranmaktadır.
Günler günleri kovalar ve Süleyman Efendi, tarihler 1916 yı gösterirken, Bafralı Hamdi Efendir17;den icâzetnâmesini alır. Derecesi birinciliktir ve Süleyman Efendi, 28 yaşındadır.

İlmî kariyerine son noktayı koyabilmek ve dersiâm olabilmek maksadıyla, Süleymâniye Medreselerinden Medresetül Mütehassisîne kaydolur.(Hafız Ahmet Paşa Medresesi 30 Eylül 1916) Seçtiği bölüm Tefsir ve Hadistir. Medresetül Mütehassisine kaydolmadan önce, Medresetül Kuzât ( Kâdı yetiştiren mektep)inde (şimdiki Hukuk Fakültesi) giriş imtihanını birincilikle kazanmış, fakat bunu büyük bir sevinçle pederine mektupla bildirdiği zaman ondan aldığı telgraf şu olmuştur.

Süleyman; ben seni cehenneme göndermek için İstanbula göndermedim. Pederleri bu telgraf ile kendisine peygamberimizin üç kâdıdan (hâkimden) ikisi cehennemde, birisi cennettedir. Hadisi şerifini hatırlatıp kâdılığa yönelmemesini istiyordu.
Süleyman Efendi (K.S) pederine telgrafla verdiği cevapta kendisinin asla kâdılığa talip olmadığını, maksadının ise devrinin bütün zâhiri din ilimleri sahasında kemâle ermek ve vukûfa sahip olmak istediğini bildirerek pederlerini rahatlatır. Gönlünü huzûra erdirir.

Süleyman Efendi (K.S) büyük bir iştiyakla Medresetül Mütehassisine devam eder. Azim ve gayretin neticesi olarak daha 2. Sınıftayken 1918 yılında tefsir, hadis ve usul-ü fıkıh şubelerinden İstanbul müderrisliği ruûsuna nâil oluyor. Nihayet 27 Mayıs 1919 da Medresetül mütehassisinin tefsir ve hadis şubelerinden birincilikle mezun olup dersiâm (Ord.Pröfesör) olduğu gibi Medresetül Kuzattan da (Hukuk Fakültesi) iyi derece ile diplomasını alıp Kaadilik rütbesine ulaştı. Böylece hukuk ilimlerinde de yedi tûlâ sahibi olur. Ancak Süleyman Efendi (K.S) hiçbir zaman hâkimliğe talip olmadı. Onun yapacağı işler hazır bekliyordu.

Süleyman Efendi (K.S.) harf inkılâbını tasvip etmiyordu. Bundan fevkalâde rahatsız olmuştu. Konuşmalarında sık, sık bu konuyu dile getiriyor ve alfâbe değişikliğinin getireceği sıkıntılara dikkat çekiyordu. İslâma, İmana, âdet ve ananelere, sanata, ticaret ve ziraate; en zararlısı, İslam harflerinin kaldırıp atılmasıdır, buyururlardı ve misal olarak Japonyayı verirlerdi. Atom bombasının atılmasıyla Japonya Amerikaya boyun eğmek zorunda kaldı, ancak okuyup yazma ve milli kültürleri hususunda serbest bırakılmayı müttefiklerine kabul ettirdi. Bilindiği gibi kısa sürede kendi eserleriyle geliştiler.

Alfâbe değişikliği demek insanın geçmişi ile, kültürüyle bağının koparılması demektir. Dünyalar değerindeki ilmi ve fikri eserlerin kütüphâne raflarında tozlanması, çürümeye terk edilmesi demektir. Bırakın avam kesimi, ilâhiyat tahsili yapan gençlerin bile büyük kısmı bugün bu eserleri okuyup anlayamamaktadır. Bu da sonu yıkıma giden, toplumda maddi mânevi sıkıntılar meydana getiren bir durumdur.
Harf İnkılâbıyla alâkalı olarak, meşhur İtalyan Türkolog Prof. Rossi, Viyana da verdiği bir konferansında Güzel Türkçer17;yi hiçbir kuvvet yıkamamıştır. Yeni harfler yıkacaktır. Bu harfler müslüman Türklerin geçmişleriyle, tarihleriyle, gelenekleriyle alâkalarını koparacaktır. diyordu.

Yeni devrin siyâsi simâlarının hâkim olduğu anlayışı en bâriz şekilde gösteren ifâde, Bizim ne şark ile, ne şark milletleriyle, ne müslümanlıkla, ne islam ilimleriyle münâsebetimiz yok. Onlardan bütün alâkamızı kestik kendilerini tanımıyoruz. Hâriciye vekili Tevfik Rüştü Arasın büyük bir cüretkârlıkla söylediği sözlerdi bunlar. Bu ülkeyi yöneten insanların zihniyeti bu yöndeydi. Buna benzer daha nice ifâdeler, beyânatlar vardır. Merakı olanlar TBMM zabıtlarını ve konuya ilgi duyan, değerli araştırmalar yapan yazarların eserlerini okuyabilirler.

İşte böyle bir devirde Süleyman Efendi vazifesini icrâ etmeye çalışıyordu. Vâizlik hizmetini hiç aksatmadan yapıyordu. Uzun müddet İstanbulun Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni câmi, Şehzâdebaşı, Kasımpaşa camii kebir ve daha nice câmilerde vaaz etmiştir. Dedik ya İstanbulda o zaman mevcut olup da vaaz etmediği câmi yoktur desek yeridir. O kendisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i şerifini şiâr edinmiştir. Din nasihatle kâimdir. Din nasihatle kâimdir, Din nasihatle kâimdir.
Aynı zamanda mensubu bulunduğu Nakşî tarikatının başbuğlarından olan Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin Tarikunâ tarîkus-sohbet sözünü kendine düstûr edinmişti. Bulunduğu her mekânda irşad vazifesiyle uğraşmış, din ve îman mevzularını yasak olmasına rağmen her şeyi göze alarak en ince teferruatına kadar anlatmıştır.

Ayrıca Süleyman Efendi Süleymâniye Medreselerinde İslam Hukukundan başka Roma hukuku, Deniz ve Kara Ticaret Hukuku ile Devletler Hukuku da tahsil etmiş bulunmaktaydı. Süleyman Efendi bu kadar kısa zamanda bu ilimleri okumuştu ama nasıl ? Boş vakit geçirmek nedir bilmezdi. Derslere daha fazla vakit ayıra bilmek için uykusunu kısardı. Dünyada makam ve mevkide gözü yoktu. O maddi ve mânevi bütün ilimleri tahsil ederek ileride alacağı mânevi vazifeye hazırlık yapıyordu. Mâlum tek kanatlı kuş uçmaz diye bir söz vardır. Süleyman Efendi dine hizmet etmek, Ümmeti Muhammedr17;in kurtuluşunu temin etmek için bütün gayretini gösterip ilim tahsil ediyordu. İlim tahsili hususunda kapasitesini o kadar zorlardı ki, bazen okuduğu kitapların sahifelerine kanlanan gözlerinden kanlı yaşlar damlardı. Uykuya karşı amansız bir mücadele verirdi. Uykuya mağlup olmayıp, çok ders çalışmak için her gün bol miktarda kahve içerlerdi. Uzun kış gecelerini ders çalışarak, fâideli geçirmek için pencereden uzanıp aldıkları bir avuç karı sıkıştırıp kar topu haline getirdikten sonra, gömleği ile omurilik soğanı arasına koyardı. Vücudunun sıcaklığı ile yavaş yavaş eriyip sırtından aşağı akan kar suyu daima uyanık bulunmasını sağlardı.

Uykuya hasret öyle günleri geçerdi ki; Bir gün kendi kendine şöyle düşünür, Bir ay hiç bir şeyle meşgul olmam, istirahat eder, dinlenirim, bu geçen sıkıntıları unuturum. Ancak ileride de göreceğimiz gibi bu hayallerini uygulama sâhasına geçirmeye fırsat bulamayacaktır. Bu esnâlarda bir rüya görür ve kendisinin uykuya hasret kalacağını, mühim vazifelerin kendisini beklediğini, çok gayret etmesi gerektiği ikâzını alır.

Böylece Süleyman Efendinin maddi tahsil hayatı noktalanmış oluyordu. Devrinin akli ve nakli ilimlerini en iyi derece ile tahsil etmişlerdi. Artık Süleyman Efendi müfessirdi, muhaddisti. Zira Medresetül Mütehassisinin tefsir ve hadis bölümünden icâzet almıştı. İcâzet, işin maddi yönünü gösteriyordu. Fakat o dersiamlık ve vâizlik hayatında bunu bil fiil icra ediyordu. Seçmiş oldukları mevzuu ile ilgili âyet ve hadisleri mutlaka okurlardı.

Süleyman Efendinin Kaadılığı da vardı. Zîra Medresetül Kuzât (Hukuk Fakültesi) mezunuydu. Hukûki meselelere karşı engin bir vukûfu vardı. Lâkin o hiç bir zaman kâdılık yapmaya teşebbüs etmemiştir.
Süleyman Efendi(K.S)r17;nin hayran olduğumuz husûsiyetlerinden biride şu idi. Hazret bir meselenin izâhını yaparken dâima delille konuşurdu. Konuşmaları mutlaka bir âyet-i celîle ve hadis-i şerife istînâd ederdi. Yeri geldiğinde derhal Arapçasını da okurdu. Âyet ve Hadis-i Şerif ile irtibatlandırmadan konuştuğuna hiç rastlamadım. Bunun daha ilerisi var mı? Tam bir Osmanlı müderrisi idi. Ayrıca bir müceddid husûsiyeti taşıdığını her hâl ve hareketiyle ispat ediyordu.

Gerçekten de Süleyman Efendi, zâtına mahsus tatlı bir üslupla hitap ederdi. İstanbulda vaaz etmediği câmi pek kalmamıştır dersek mübalağa yapmış olmayız. Her yerdeki vaazında; onun konuşmalarından istifâde etmek için ve onunla tanışabilmek için büyük kalabalıklar olurdu. Âyet-i Kerimelerin ve Hadis-i şeriflerin sebebi nüzul ve vurûdunu da dikkate alarak tefsirini, îzahını akıllarda en iyi derecede kalacak şekilde yapardı. Konuşmalarında dini, dünyevî, insanlar için faydalı olan şeylerden bahsederdi. O devirde yasaklanmış olan bazı meseleleri bile dile getirmekten korkmazdı. Bir gün Sultan Ahmet Camii vaazında Cezayirli müslümanlardan bahsetmiş , hükümetimizin onların aleyhine olan tutumlarını eleştirmiş devlet yardım etmiyor bâri biz müslümanlar hiç değilse dua ile yardım edelim, Cezayir müslümanları, kadınları kollarındaki bileziklerini, parmaklarındaki yüzüklerini vererek İstiklâl harbinde bize yardım etmişlerdir. Eğer onlara yardım etmezsek, onların hürriyet ve istiklalleri için geceleri kalkıp hiç değilse iki rekat namaz kılıp yalvarmazsak mesul oluruz efendiler deyip onlar için dua etmişlerdir. Bundan dolayı da karakola celbedilerek ifâdesi alınıp mahkemeye sevk edilmiştir. Bir hayli mahkemeden sonra berâet etmiştir.

Süleyman Efendi (K.S.) dünya politikasını dış ve iç siyaseti takip ederdi. Her gün gazete aldırır ve dış politika ile ilgili kısımlarını okurdu. Pratik zekâsının ve tecrübesinin ürünü olarak ilerde nasıl bir siyâsi yol takip edileceğini kestirir ve bunda isâbet ederlerdi. Tahsil hayatının sona ermesinden sonra da boş vakit geçirmek nedir bilmezdi. Hep halkı irşad etmek için vaazlarda bulunur, vaaz haricinde yine kendini sevenlerle bir araya gelip, Ümmet-i Muhammedin evlâdına nasıl fâideli oluruz diye istişârelerde bulunurdu.ALLAH MÜBAREĞİN ŞEFAATLERİNE CÜMLEMİZİ NASİL EYLESİN İNŞALLAH.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 01.07.08, 11:49 PM   #53
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart Nur Veren Mübarekler

IŞIK VERDİ, NUR VERDİ !

Anadolumuza güneşler doğdu
Bu toprağa ışık verdi, nur verdi
Hepsi asrımızın bir kutbu oldu
Bu toprağa ışık verdi nur verdi

Bir devir; esrarlı,sırlı geceler
Göğe zulum taşımıştı bacalar
İpe giden nice Atıf Hocalar
Bu toprağa ışık verdi nur verdi

Yıldırmadı sürgün işkence zindan
Volkandı onda ki zeka ve iman
İman mektebiyle Bediüzzaman
Bu toprağa ışık verdi nur verdi

Kendi lisaniyle yok idi ezan
Yasaktı tedrisat, yasaktı Kur'an
Bu şartlarda bir Süleyman Hilmi Tunahan
Bu toprağa ışık verdi nur verdi

Nasuhî Bilmenler, Hamdi Yazırlar
İrşad dolu tebliğ dolu yazdılar
Seyyid Arvasîler, Necip Fâzıllar
Bu toprağa ışık verdi nur verdi

Her sabah güllere düştü jaleler
Seydâdan Menzil'e gitti hâleler
Gönen'den Alvar'dan yandı şûleler
Bu toprağa ışık verdi nur verdi

Onlar ki kazançtan kardan geçtiler
Anadan babadan yardan geçtiler
İnançlı gözüpek Serdengeçtiler
Bu toprağa ışık verdi nur verdi

Polatoğlu taç eyleyip nasları
Erenlerin uluları hasları
Tarih boyu nice Allah dostları
Bu toprağa ışık verdi nur verdi

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 03.07.08, 12:44 AM   #54
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart Merhum Kemal Kacar Abimizin duası ve Mustafa Ünalın dilinden abimiz

CENAB-I HAK cümlemizi ve cümlenizi son nefese kadar/son nefes dahi;imanda,hidayette ve ALLAH yolunda hizmette daim eylesin.KEMAL KACAR ABİMİZ.
Mustafa ÜNAL Asaletin göçü En doğru haberci diyor ki ''Alimin ölümü alemin ölümüdür '' Kemal Kacar gibi gönül ve hizmet adamlarının da öyle Manevi dinamiklerin kaybı toplumlar için bir kişinin eksikliğinden öte sonuçlar doğurur Belki görünürde dünyamızdan eksilen tek kişidir Ama gerçek hiç de göründüğü gibi değildir Şahsında ete kemiğe büründürdüğü metafizik değerlerle devleşen Kacar gibi insanlar derin ve devasa boşluklar bırakarak göçerler bu diyardan Ve hep de nedense yaşarken fark edilmeyen büyüklükleri yokluklarında anlaşılır Kemal Kacar'la görüşme imkanı bulmuştum Galiba üç yıl önceydi bir Ramazan akşamı iftarda bir arada bulunmuştuk Yaşı çok ilerlemişti Ancak yüksek sesle konuşarak iletişim kurabilmiştik Hani ''Yüzünden nur akıyor '' denir ya tam o şekilde simasına yansıyan ışığı rahatlıkla görebiliyordunuz Klasik Osmanlı beyzadelerini andıran asil ağırbaşlılığı da dikkat çekiciydi O kadar ki kendisine saygı duymamanız mümkün değildi Karizmasını temiz bir yüzle soylu ağırbaşlılığın oluşturduğunu söyleyebilirim Odaya girip çıkanlar olduğunda elini kesinlikle öptürmediğini gördüm Bize dönüp şöyle demişti ki Lütfen elimi öpmeye tevessül etmeyin Ben geldiğimde de ayağa kalkmayın Sonradan da öğrendim ki bunlar onun hiç taviz vermediği katı kurallarıymış Son anına kadar ilkelerine bağlı kalmış İftar sonrası birlikte kahve içtik Kahveyi sevdiğini söylemişti 'Müsait zamanda uzun görüşme' randevusunu alarak ayrıldım Bir iki teşebbüsüm oldu sağlık sorunları nedeniyle bir daha görüşemedik Bir ay önce rahatsızlığını duyunca yeğeni olan dostum eski Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun'a ''geliyorum'' diyerek İstanbul'a gittim Denizolgun her şeyiyle yakından ilgileniyordu ''Biraz önce kan tahlilini yaptırdık iyi çıktı '' dedi Hastalığından diğer ihtiyaçlarına kadar her türlü günlük bakımını tamamen üstlenmişti Akrabalık ilişkilerinin ötesinde çok özel hukukları vardı ''Bazı rahatsızlıkları var ama şu sıralar iyi Bu şartlarda görüşmek doğru olmaz '' dedi Belli ki göç vakti yaklaşmıştı Bir ay sonra da her nefs için kaçınılmaz kural onun için de geçerliydi Haberi ilk duyduğumda 'Göçtü kervan kaldık dağlar başında ' gibi bir duyguya kapıldım Başsağlığı dilemek için yeğeni Arif Ahmet Denizolgun'u aradım Üzgündü Neylersin ki emir büyük yerden geliyordu ''Büyük kayıp '' dedi ve ekledi Kemal Bey sadece benim teyzemin kocası değil aynı zamanda hocamdı Hepimizin yetişmesi için çok büyük emekler sarf etti İlahi mesajın hizmetine ömrünü verdi Bu uğurda her türlü sıkıntıya meşakkate katlandı Hayatı dolu dolu yaşadı Yaşamında bir saatlik bile hizmet boşluğu yoktur O kadar ki istirahat için uyumaya fırsat bulamadığı olurdu Çok az uyuduğunu söyleyebilirim Daha doğrusu uyumaya vakit bulamazdı Mizaç olarak sert görünür Hizmete ilişkin kurallarda tavizsizdi katıydı Ancak sert görüntüsüne rağmen yakından tanıyanlar bilir müthiş müşfikti Bütün bu değerlerin taşıyıcısı bir gönül ve hizmet adamından yoksun bir dünyanın üzerine doğuyor artık güneş Kemal Kacar gibi dinamikler sayesinde ayağımızın altından kaymakta olan toprağa daha sağlam basıyorduk Giderek toprak gevşiyor dolayısıyla işimiz zorlaşıyor.CENAB- ALLAH MEKANINI CENNET EYLESİN.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 03.07.08, 08:48 AM   #55
Reşadiyeli Mücahid
Kardeş
 
Reşadiyeli Mücahid - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: başakşehir
Mesajlar: 1.769
Üye No: 15520

Tesekkür: 1
22 Mesajına 23 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 1
22 Mesajına 23 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 8 Reşadiyeli Mücahid is on a distinguished road
Standart Cevap: üstadımız Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) H.znin Hayatı Kendisi Hakkında Birçok K

ALLAH RAZI OLSUN FAZIL ABEY...ÇOK ETKİLİ Bİ YAZI...EYVALLAH

Reşadiyeli Mücahid isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 04.07.08, 12:32 AM   #56
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart Üstazımızın mübarek hatıralarından(12)

RİZELİ ALİ DAYININ HAZRETİMİZİ BULMASI: Kendisi gemicilikte çalışıyor. Bir gün gemiyi yüklemişler. Karadeniz'e doğru giderken gemi Rusya tarafında bir yerde batmış. Karaya yakın bir yer olduğu için yüzerek çıkmışlar. Ruslar "bunlar Türk ajanı" diye taş ocaklarında çalışmaya götürmüşler ki çok uzakmış. Günlerce yürümüşler ve nihayet varmışlar. sabahtan akşama kadar çalışmaya başlamışlar. Günde bunlara küçük yarım ekmek veriyorlar. Ali Dayı doymuyormuş. Ekmekçiye "ben çok çalışıyorum bir ekmek kafi gelmiyor onun için bana iki ekmek getirebilirmisin" diyor. İnsaflı biri imiş ki kabul etmiş. Arkadaşlarına göstermemek için "afedersiniz " kafasını çuvalın içine sokuyor, iki ekmek yiyiyormuş. Bir gün ekmeğin bir parçasını kedi kapmış, kaçmış. Ali Dayı da kedinin peşine takılıyor.Kedi kaçıyor Ali Dayı kovalıyor. 5 Dakika devam ediyor. Ali Dayı bir de bakmış ki kendini Türkiye'de bulmuş. Ahmediyye ile Mahmudiyye kitaplarını okumuş. Bunlar kardeşmişler, isimlerini kitaba vermişler. Kitapta Mehdi'yi anlatıyor. Çok uzun kolları var diye tarif ediyor. Ve Ali Dayı Mehdi'yi aramaya koyuluyor. Tekrar denizcilik şirketine gidiyor. Diyor ki " Ben falan tarihte batan gemiden kurtulanlardanım". "Nasıl kurtuldun" diyenlere anlatıyor, inanmıyorlar ama iş veriyorlar. Bir gün "gideyim de Yeni Cami'de namaz kılayım" demiş. camiye girmiş, Üstazımız vaaz ediyor. Kürsüden "Merhaba Ali Dayı" diyor. Ali Dayı da "merhaba Efendim" diyor. Efendi Hazretleri "benim boyum elim uzun ama senin bildiğin kadar değil" diyor. Ali Dayı kitaptan okuyunca daha uzun zannediyor. Ali Dayı "tamam Mehdi'yi buldum, namazdan sonra yanına gideyim" diyor. Fakat Efendi Hazretlerini kaçırıyor. Seyr-i Sülukunu tamamlamış Kaptan Amca "benim Üstazım var gel seni oraya götüreyim" diyor. Yeni Cami'ye gidiyorlar. Ali Dayı orada Efendi Hazretleri ile müşerref oluyorALLAH MÜBARAĞİN ŞEFAATLERİNE CÜMLEMİZİ NAİL EYLESİN İNŞALLAH..

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 05.07.08, 12:01 AM   #57
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart üstazımızın Güzel Sözlerinden(2)

• Benim evlatlarım, Yusuf (a.s.) güzelliğindedir.

• Ben size "eceztü" dediğim zaman sizler alim olmadınız, ilmin anahtarlarını almış oldunuz. Bu aldığınız anahtarla Anadolu'ya gidecek, büyük büyük kitapları açacaksınız ve onun içindeki hakikatleri Ümmet-i Muhammed'in evladına anlatacaksınız.

• Ben şu denî dünyayı, evlâtlarımın kirli tırnağına değişmem.

• Bir meşaiyyun var, bir de işrakiyyun var. İşrakiyyun: Önce inanıyor, sonra hikmetini araştırıyor. Meşaiyyun bunun zıddıdır. Kainatı inceler Allah'ı bulur. Bizim sûfî mezhebimiz işrakiyyun üzerine kurulmuştur. Zahirilerle farkımız; biz cevizin içini, onlar kabuğunu yerler.

• Biz akla ve zekâya kıymet vermeyiz. Salıverdin mi evinin yolunu bulabilecek kadar aklı olsun kâfidir.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 08.07.08, 06:06 AM   #58
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart Tasavvuf Konusu Ve Mürşid-i Kamilin Vasıfları

Tasavvuf bir ilimdir. Hem de başlıbaşına bir ilim...

Tasavvuf, kalbin ve nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenmeyi ve iyi hallere bezenip Allahü Telâyı yakın olmayı öğretir.

Tasavvufun hedefi insandır ve insanı islahtır. Bu sebeple, tasavvufun insana nasıl baktığını bilmek lazımdır:
İnsanın iki cephesi vardır.
1- Maddi vücut
2- Manevi vücut.
Maddi vücut herkes tarafından bilinen ve görülen vücuttrur. Manevi vücut ise gözle görülmez. Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde isimleri geçen, Kalb, ruh, Akıl, Nefs gibi unsurlar hep manevi vücudun azalarıdır.

İnsanın maddi vücudunun yaşaması için yemeye, içmeye, teneffüs etmeye ihtiyacı olduğu gibi, manevi vücudun da gıdaya ihtiyacı vardır. Manevi vücudun gıdası ise nurdur. Nur, Allahü Teâla Hazretlerinden gelir. Peygamber ve onun varisi Mürşid-i kamil denilen büyük velilerin manevi kalblerinden dağıtılır. Manevi vücut ancak, bu nuru aldığı takdirde sıhhatli yaşayabilir. Nur alamayan manevi vücut önce hastalanır, sonra da ölür. Bu manevi ölümdür. Bu duurmdaki insan, yaşayan ölü gibidir.


"Ben nefsimi temize çıkarmam Muhakkak nefs, mübalağa ile kötülüğü emredicidir. ancak rabbimin rahmet ettikleri müstesna. sureti katiyyede benim rabbim gafurdur, rahimdir. (Yusuf - 12/53)

"İnsanın en büyük düşmanı iki kaşının arasındaki nefsidir" Hadis-i Şerif
"Nefs kötülüklerin deposodur" ([Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...])

İşte din ve tasavvuf, insanın içindeki bu habis ve kötü varlığın terbiyesi ve temizlenmesi ile alakalıdır. Başta peygamberler, sonra da peygamberleri n varisi olan alimler ve evliyâullah = Mürrşid-i Kâmiller hep insandaki bu kötü varlığın temizlenmesi, nefsin mağlup olup ruhun galip gelmesi için çalışırlar.

En Kestirme Yol

Nefsin temizlenmesi ve kalbin nur ile dolmasının en kestirme yolu,Muhammed Bahâüddin [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] (k.s.) şöyle buyuruyorlar:
Yolumuz ender bulunan yollardandır. Sağlam halkadır. Resulullah (s.a.v) Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa'nın sünnetlerine tutunmaktan başka bir şey değildir. ashab-ı Kiramın takib ettiği yolu izlemekten başka bir gaye yoktur."

İlk Adım

Hakiki bir mürşid-i kâmile gelip bu ilmi öğrenmek isteyen bir mümin, nefsinin terbiyesi için ilk adını atmış olur. artık o mürşide kendini teslim etmiş ve manen biat etmiş olur. Bu maksatla bir mürşide gelip bağlanan kişiye mürüs (Allah'ı isteyen kişi) denir.

Mürid, geçmiş günahlarına tövbe etmiş, farzlarını yapmaya ve haramlardan sakınmaya kesin olarak söz vermiştir. Artık bu kişinin nefsi sıkı bir takip ve kontrol altına girmiş demektir. Sonra mürüd kalbine ve ruhuna Allahü Teâla Hazretlerinden gelen nuru almayı öğrenir. Allah^dan gelen bu nuru almakta vasıta, başta peygamberler sonra da onun varis ve vekili olan mürşid-i kâmillerdir.

Nurun Alınışı

Mürid tenha ve temiz bir yerde kıbleye dönerek oturur. Gözlerini yumar. Mürşidinin tarif ettiği sûre ve duaları okuduktan sonra dilini damağına yapıştırır. sonra aklından ve kalbinden (masivayı) mahlukatı düşünmeyi çıkarır. Bütün dikkatini nurun çıkış ve dağıtım merkezine toplar. Ve oradan manevi kalbine Allah'dan gelen nurun geldiğini düşünür. bir müddet sonra da dilini hiç oynatmadan sırf lalbinden "Allah" ismi şerifini zikreder. Bu, Allah'a yakın olmanın ilk adımıdır. Artık insana nur geldikçe ruh kuvvetlenir. Nefs de böyle bir ruha galip gelemez ve vücut idaresini eline geçirmez.

Kutub ve Kutublar

Veliliin en üst derecesindeki zatlara"kutub" denir. Kutublar, her devirde bir veye iki, en fazla üç kişi olur. Bunlara; üçler denir; Kutbü'l aktab, Gavsü'l âzam, Kutbü'l ûlâ diye isimlendirilirler. Üçlerin en yüksek decede olanı Kutbü'l-aktab'tır.Kutbü'l-aktab, kutubların kutbu demektir. Bu zât, Peygamber Efendimizin tam varisidir.
Velayet derecelerinin en yüksek makamına çıkmış bu zatlara, Mürşid-i kamil, insan-ı kâmil, Şeyh veya vâris-i Resül ismi verilir. Bu zatlar, Resülüllahın manevi vücudundan aldıkları Allah'ın nurlarını kendi mânevi vücutları vasıtasıyla, isteyen insanların mânevi vücutlarına dağıtırlar. Yaşadıkları devrin insanlarını irşad ederler.

Silsile-i Sâdât

Bu büyük veliler, Kur'ân-ı Kerimde [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...], Yemen'den Kudüs'e, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda Belkıs'ın sarayını getiren Süleyman aleyhisselamın veziri (Asaf bin Berhaya) gibi büyük salâhiyet ve tasarruflara sahiptirler.

Sahabe-i Kiram bu hususta en öndedir. Bu yüksek hallerin sahibi Allah dostları Sahâbe-i Kiram'dan sonra da devam etmiştir. Hatta, birbirlerine bağlı zincir halkaları gibi bir silsile halinde, biri diğerine vazifesini devrederek günümüze kadar gelmişlerdir.

Tasavvufta iki silsile mevcuttur. Biri, Zikr-i Hafi = Gizli Zikir Silsilesi, diğeri Zikr-i Cehri = Açık Zikir Silsilesi.
Gizli zikir silsilesi Hazreti Ebubekir Efendimize dayanır. Açık zikir silsilesi de Hazreti Ali Efendimize dayanır. Tasavvuf erbabı her fert, mutlaka bu iki silsileden birine bağlanır.Bütün tarikatlar=yollar, bu iki ana koldan gelmişlerdir. Daha sonraları bu iki kol,


1. Nakşi Silsilesi
2.Kaadiri Silsilesi diye anılmıştır.

Bu silsilere Silsil-i Zeheb (Altun Silsile), Silsile-i Kibrîti Ahmer isimleride verilmiştir.

Altun Silsil'yi teşkil eden zevat-ı kiram'ın adedi 33'dür. bu sırlardan bir sırdır.

Mürşid-i Kâmilin Vasıfları

Her şeyin hakikisi ve sahtesi bulunduğu gibi mürşidi kamilinde hakikisi ve sahtesi mevcuttur.

Sahtesinin şerrinden kotrunmak ve hakikisine kavuşmak için Cenâb-ı Hakka çok iltica etmek lazımdır. Çünkü her devirde sahteleri, hakikilerinden çok fazla olmuştur.

Sahtesinde bulunan en açık vasıflar şunlardır:

1- Sahte mürşid, en başta dinin emirlerine ve Resülüllah Efendimizin sünnetine uymaz.
2- Her devirde görülen en açık misali kadın erkek münasebetlerindedir.Kadın cemaatle bir arada bulunur. Kadınlara elini öptürür.
3- Sahte mürşidin, sohbetlerinde ve toplantılarında rüyaya çok geniş yer verilir.
4- Hadis-i şeriflere ve ayeti kerimelere ulemanın verdiği manaların dışında manalar verilir. Sünnetler yanlış yorumlanır.
5- Dinin yayılması için değil, kendi tarikatının yayılması için çalışılır.
6- İnsanların hidayete ermeleri için çalışmaktan ziyade istikameti düzgün insanlarla uğraşır ve onlarla meşgul olur.
7- Mekruhlara ehemmiyet vermez.
8- Nafile ibadetleri insanların gözü önünde yapar.
9- Zamanlı zamansız, yerli yersiz insanların gözü önünde ağlar.
10- Çoğu Vahdet-i vücud'a inanır.
11- Namazını hep Mekkede kılıyor diye ve buna benzer nice şeyleri şakşakçılarına yaydırır.İlk zamanlar buna tabi olanlar büyük bir zevk duyar, huzur alır, ibadete bağlılığı artar. Şeytan o kimseyi sahte mürşide bağlamak için ondan vesveseyi kaldırır, o kimsenin kolayca ve zevkle ibadet etmesini sağlar. Fakat daha sonra onu daha büyük ve delalete sokar.
13- Erkek ve kadın mürüdlerine bol keseden halifelikler vererek onları dünya menfaatiyle kendilerine bağlar.

Gerçek Mürşid


"Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de, meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid-i kâmil olan kişilerde, gösterişli zahir hallerinden değil, meyve ve mensuplarından yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden anlaşılır. Ve bu süretle kendilerine tabi olmak, manevi feyzinden her hususuta istifade etmek caiz ve sahih olur. şöhreti arşa çıksa, hakiki mürşidin misali, meyvesidir." (2)

Üveysi İrşad

Bir mürşid-i kamil vefat ettikten sonra da istediği bir kimseyi irşad edebilir. Kendi ruhaniyetinden yardım isteyen birine yardımlarda bulunur ve onu manene terbiye eder. İşte bu şekilde cismen değil de manen terbiye olma haline tasavvufta "Üveysi" olarak irşed olma ha denir. bu hal ilk defa [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]Hazretlerine vaki olmuştur. Resülüllah Efendimizi bizzat görmemiş ancak, ruhaniyetinden istifade ederek irşad olmuştur.




Kaynaklar:
1) [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...], Abdülkadir Dedeoğlu, Osmanlı Yayınevi,
2)
[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
3) Mektubat-ı Rabbani

4) Yusuf, 53
5) [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 09.07.08, 11:53 PM   #59
fazıl14
Erkek Üye
 
fazıl14 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 149
Üye No: 31577

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 6 fazıl14 is on a distinguished road
Standart Allah Dostlarının Vasıfları

ALLAH DSOTLARININ VASIFLARI
AŞK: Allah’ı tam bir muhabbetle sevmek, O'ndan başka her şeyden yüz çevirmek aşk adını alır. İmâm-ı Rabbânî; "Nefsin kötü arzularına yâni şehvete aşk ve muhabbet adını takmamalıdır. Aşk, muhabbet kalpte olur ve kıymetlidir. Gerçek aşk, Allah’ı ve O'nun sevdiklerini sevmektir." buyurmuştur.



İbrâhim Hakkı Erzurumî de; "Aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirir. Aşk, insanın kalbinde bir ateş olup, kalpte Allah sevgisinden başka bir şey bırakmaz. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve hatâdan uzaktır." demiştir.

TAKVÂ : Velîlerin hepsi takvâ sâhibiydiler. Takvâ sakınmak, Allah’dan korkarak, haramlardan, yasaklardan, günâhlardan sakınmaktır. Harama düşmemek için, haram veya helâl olduğu belli olmayan şüpheli şeylerden sakınmaya verâ denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi olan verâ takvânın mânâsı altına girer.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: "Allah, o takvâ sâhiblerini sever." (Âl-i İmrân sûresi: 76) Rasûlullah efendimiz; "Yâ Rabbî! Bana ilim, hilm, takvâ ve âfiyet ihsân eyle." duâsını çok söylerdi. Ebû Saîd Muhammed Hâdimî Berîka'sında bu hadîs-i şerîfi açıklarken, duâda geçen ilimden maksat faydalı ilim, yâni îmân, ibâdet, amel ve ahlâk bilgileridir. Hilm ise, yumuşaklık demektir. Âfiyetten murâd, dînin ve îtikâdın, bozuk inançlardan, işlerden, nefsin isteklerinden, kalbin vesvese ve şüphelerinden, bedenin hastalıklarından kurtulmasıdır demektedir.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri; "Dünyâda felâketlerden, âhirette Cehennem'den, ateşte yanmaktan kurtulmak için iki şey lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu, yasaklardan sakınmak yâni verâ ve takvâdır." demiştir. Bundan sonra da şu açıklamayı yapmıştır: "Verâ ve takvâyı tam yapabilmek için, mubâhları lâzım olduğu kadar kullanmalı, zarûret mikdârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazîfelerini yapabilmek için kullanmaya niyet etmelidir. Bir insan, mubah, yâni dînin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, mubahları aşırı derecede işlerse, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakındır. İnsan, bir gün harama düşebilir."

VERÂ : Helâl ve haram olduğu bilinmeyen şüpheli şeylerden sakınarak helâle, harama dikkat etmeye verâ denir. Künûz-ul-Hakâyık'ta geçen hadîs-i şerîflerde; "Hiçbir şey verâ gibi olamaz." ve "Dîninizin direği verâdır." buyrulmuştur. Ebû Hüreyre hazretleri, kıyâmet günü, Allah'ın huzûrunda kıymetli olanların verâ ve zühd sâhipleri olduklarını beyân etmiştir.

İmâm-ı Rabbânî, bir kimse, şu on şeyi kendine farz bilmedikçe, tam verâ sâhibi olamaz deyip bunları şöyle saymıştır: Gıybet etmemeli, mümine sû-i zân etmemeli, kimseyi kötü bilmemeli, kimse ile alay etmemeli, yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı, doğru söylemeli, kendini beğenmemek için, Allah'ın, kendisine yaptığı ihsânları, nîmetlerini düşünmeli, malını helâl yere harc edip, haramlara vermemeli, nefsi, keyfi için mevki-makam istemeyip, bunları insanlara hizmet yeri bilmeli, beş vakit namazı, vaktinde kılmayı birinci vazîfe bilmeli, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îmân ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmalı.

Hasan-i Basrî hazretleri, zerre kadar verâ sâhibi olmak, bin nâfile oruç ve namazdan daha hayırlıdır demiştir.

ZÜHD : Şüpheli olmak korkusu ile mübâh şeylerin çoğundan sakınmak, dünyâdan ve dünyâlık olan şeylerden uzak durmak mânâsına gelen zühd hakkında, Hâris el-Muhâsibî şunları söylemektedir: "Zühd, insanın kalbini dünyâ sıkıntılarından uzak tutar. Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü tanımayı, tövbe etmeyi temin eder."

El-Câmiu's-Sagîr'de zikredilen bir hadîs-i şerîfte ise şöyle buyrulmuştur: "Zühd, kalbe ve bedene rahatlık verir, dünyâya rağbet ise, düşünce ve hüzün verir." Berîka'da geçen bir hadîste ise; "Dünyâda zâhid olanı, Allah sever. İnsanlarda bulunanlarda zâhid olanı, insanlar sever." buyrulmuştur. Muhammed Hâdimî; "Zahid âlimin iki rekat namazı, zâhid olmayanın ömrü boyunca kıldığı namazdan hayırlıdır." demiş, Lokman Hakîm de; "Ey oğlum! Yakîn ve sabrı sanat edin. Allah'ın haram kıldığı şeylerden uzak olursan, dünyâda zâhid ve mücâhid olursun." buyurmuştur.

İHLAS : Hâlis, temiz etmek, niyeti temizlemek, dünyâ faydalarını düşünmeden bütün işlerini, ibâdetlerini yalnız Allah için yapmak demek olan ihlâs hakkında, Mektûbât'taki bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: "İbâdetlerinizi ihlâs ile yapınız! Allah, ihlâs ile yapılan işleri kabûl eder." Hilyetü'l-Evliyâ'da kaydedildiğine göre, Rasûlullah efendimiz, Muâz bin Cebel'i, Yemen'e vâli gönderirken şöyle buyurmuşlardır: "İbâdetlerini ihlâs ile yap. İhlâs ile yapılan az amel, kıyâmet günü sana yetişir."

Seyyid Emîr Külâl; "İhlâssız amel, sahte para gibidir, kabûl edilmez." demiş; Sehl-i Tüsterî'ye; "İnsanın nefsine en çok ağır gelen şey nedir?" diye sorduklarında, "İhlâstır." cevâbını vermiş; "Zîra ihlasta nefsin nasîbi yâni payı yoktur." diye bir açıklamada da bulunmuştur. İmâm-ı Rabbânî ise, ihlâs ile, uzun yılların amelinin, işinin, kısa zamanda ele geçeceğini açıklamıştır.

MARİFET : Gönülle bilmek, Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilmek mârifet diye isimlendirilir. Muhammed Ma'sûm Fârûkî, insanın izzetinin, îmân ve mârifet ile olduğunu, mal ve mevki ile olmadığını belirtmiştir. Ahmed bin Hadraveyh; "Mârifetin hakîkati, Allah’ı kalb ile sevmek, dil ile anmak ve Allah’dan başka her şeyden ümîdini kesmektir." demiştir. Ebü'l-Kâsım Nasrâbâdî, mârifet ve Allah’a yakın olma hâlinin, farzları edâ etmekle ve sünnet-i seniyyeye tâbi olmakla ele geçeceğini ifâde etmiştir. Ebü'l-Hasan bin Sâî ise; "Mârifet, her durumda kulun, Allah'ın verdiği nîmetlere şükretmede âciz kaldığını, genç ve kuvvetli zamanlarında zayıf olduğunu bilmesi ile ele geçer." demiştir.

Allah’ı kalp ve rûhla tanıyıp bilmeye mârifetullah da derler. Sülûk-ül-Ulemâ adlı eserde geçen bir hadîs-i şerîfte; "İlimlerden öyleleri vardır ki, onları ancak mârifetullaha sâhib olanlar bilirler. Onlar bu ilimlerden haber verdikleri zaman, mârifetullaha sâhib olmayanlardan başkası onları inkâr etmez." buyrulmuştur. Muhammed Mâsûm, bu dünyâda en kıymetli şeyin mârifetullaha kavuşmak olduğunu belirtmiş, İmâm-ı Rabbânî kalbinde hardâl tânesi kadar dünyâ muhabbeti bulunan kimsenin mârifetullaha kavuşamayacağını ifâde etmiştir.

Hâdimî hazretleri; "Mârifetullah bilgileri, keşfle ve ilhâm ile hâsıl olur. İbâdetlerin yapılması ve bütün şerîat (İslâmiyet) bilgileri ise, üstâddan öğrenmekle elde edilir. Şerîat bilgileri, ilhâm ile hâsıl olsaydı, Allah'ın peygamberler ve kitaplar göndermesine lüzum olmazdı." demiştir.

İLİM : Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak, öğrenmek, cehlin zıddı mânâlarına geldiği gibi, okumak, görmek, dinlemek veya cenâb-ı Hakk'ın ihsânı ile elde edilen mâlumât ve bilgi anlamında da kullanılan ilim çok çeşitli kısımlara ayrılmaktadır. Amele dâir ilimlerden biri olan ilm-i ahlâk, fazîlet ilmi olup, buna kavuşma ve bu fazîleti giderecek şeylerden sakınma yollarını bildirir. Kalp ve rûh bakımından insanı olgunlaştıran ilim ve ameller, tasavvuf, ahlâk mânâsına da gelir. İnsanın görünmeyen ve âlem-i emirden olan kalp, sır, rûh gibi latîfelerini konu alan ilme, kısaca gönül yâni kalp ve rûhla ilgili ilme ilm-i bâtın denilir. Deylemî'nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte; "İlm-i bâtın, Allah'ın sırlarından bir sırdır. O'nun hükümlerinden bir hükümdür. Dilediği kulunun kalbine verir." buyrulmuştur. Şihâbüddîn Sühreverdî; "İlm-i bâtın ile kulun, Allah’a yakınlığı artar. Bu ilim, Allah adamı denen velîlerin ve tâlibleri O'na kavuşturan, doğru yolu kuvvetlendiren ve insanlara doğru yolu gösteren âlimlerin sohbetlerinde kazanılır. Bu âlimler, Peygamberlerin vârisleridir." demiştir.

Genel olarak ilim, ilm-i husûlî ve ilm-i hudûrî diye ikiye ayrılabilir. İlm-i husûlî, Ehl-i sünnet (Rasûlullah efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olan) âlimlerinin sohbetlerinde ve derslerinde bulunularak, çalışılarak elde edilen ilimdir. İlm-i hudûrî ise, çalışmadan Allah'ın ihsân etmesiyle kazanılan ilim, vehbî ilim demektir ki bu ilme ilm-i lüdünnî de denilir.

Hâce Ubeydullah Ahrâr ise : "İlim iki çeşittir. Biri verâset, biri de ledün ilmidir. Verâset ilmi çalışarak elde edilir, buna "kesbî" denir. İlm-i ledün ise, Allah'ın ihsânıdır. Çalışmadan elde edilir. İlâhî bir mevhibedir. Kullarından dilediğine verir, buna "vehbî" de denir." buyurmuştur.

İmâm İbn-i Mâce'nin Sünen'inde geçen bir hadîs-i şerîfte; "İlim, Çin'de de olsa onu alınız. Zirâ ilim öğrenmek, kadın-erkek her müslümana farzdır." buyrulmuştur. Ed-Dürrü'l-Muhtâr'daki hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur: "Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevaptır." Berîka'da geçen bir hadîs-i şerîfte, Rasûlullah efendimiz; "İlmi ile amel edene, Allah, bilmediklerini bildirir." buyurmuştur.

Abdülhak-ı Dehlevî Merec-ül-Bahreyn isimli kıymetli kitabında, Ahmed Zerrûk'dan alarak diyor ki: "İmâm-ı Mâlik; "Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan (bid'at sâhibi) yâni sapık olur. Her ikisini edinen, hakîkate varır." buyurdu. Fıkhı doğru öğrenen ve tasavvufun zevkini alan, kâmil insan olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi kemâle gelmeden önce bir fıkıh âliminin mezhebinde idi. Tasavvufçunun mezhebi yoktur demek, mezheblerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evlâ olanı, ihtiyâtlı olanı yapar demektir. Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrî'nin mezhebinde idi. Abdülkâdir-i Geylânî, Hanbelî idi. Ebû Bekr-i Şiblî, Mâlikî idi. Cerîrî, Hanefî idi. Haris-i Muhâsibî, Şâfiî idi (kaddesAllah esrârehüm)."

Ebü'l-Esved ed-Düelî; "Hiçbir şey ilimden üstün değildir. Çünkü sultanlar, insanlara hükmederler. Âlimler ise, sultanlara hükmederler." demiş, Lokman Hâkim de oğluna şunu söylemiştir: "Ey oğlum! Dünyânın sevinç ve neşelerini tecrübe ettim. İlimden lezzetli bir şey bulamadım." Ayrıca; "Dervişler, fakir ve yoksullar ilim sâyesinde sultanlar sofrasında otururlar." buyurmuştur. Bir de Abdülhak-ı Dehlevî, "İnsanın göğsünü genişleten şeylerden biri ilimdir." demiştir.

LEDÜNNİ İLİM : İlm-i ledün veya ledünnî ilim, Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve mârifet ilmidir. Allah, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: "Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır'ı) buldular." (Kehf sûresi: 65)

Hem Sa'lebî'nin hem de İmâm-ı Rabbânî'nin ifâde ettikleri gibi, Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allah'ın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilim verilmişti. Muhammed Pârisâ; "İlm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın rûhâniyeti vâsıta olmaktadır." buyurmuştur.

Senâullah-ı Dehlevî bu ilim hakkında şöyle demektedir: "Ledünnî ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsân edilen kimselere mahsûstur. Umûma şâmil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umûma şâmildir ve herkesi ilgilendirir. Yâni peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle vazîfelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünnî ilminden üstündür."

Seyyid Abdülhakîm Arvasi ise, şunları ifâde etmektedir: "Emîr Sultan hazretleri, ledünnî ilme sâhipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını bilir."

YAKÎN : Şek ve şüpheden uzak olan doğru, sağlam, sarsılmayan şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikâda, îmâna yakîn adı verilir. Râmûzu'l-Ehadîs'teki bir hadîs-i şerîfte; "Âgâh olunuz ki, insana dünyâda yakîn ve âfiyetten (rûhen sağlam ve günâhlardan uzak olmaktan) daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Öyle ise Allah'tan o ikisini isteyin." buyrulmuştur. İmâm-ı Rabbânî; "Yakîn ihsân edilen birinin kerâmetlere, hârikalara ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerametler, zât-ı ilahînin zikrinden ve kalbin bu zikir ile zînetlenmesinden aşağı kalır." demiştir. Hazret-i Ali ise; "Îmân ağaç gibi olup, kökü yakîn, dalı takvâ, nûru hayâ, meyvesi cömertliktir." buyurmuştur.

MAİYYET : Sözlükte berâberlik, beraber olma demek olan maiyyet, tasavvufta Allah ile beraber olma, O'na kavuşma yolu mânâsında kullanılır. Muhammed Bâkî-billah; "Maiyyet yolu, cezbe (Allah'ın çekmesi) yollarından biridir. Maiyyet yolundan Allah’a kavuşmak nasîb olursa, vâsıta, aracı olmaksızın kavuşulur. "Kişi sevdiği ile berâberdir." hadîs-i şerîfi, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir." demiştir. İmâm-ı Rabbânî ise; "Yüksek hocamın, lutfederek, acıyarak mübârek gönlünü, bu fakire çevirmesi ile, tasavvufcuların tevhîd (bir bilmek), kurb (yakınlık), maiyyet, ihâta (her tarafı kaplamak), sereyân (her zerrede bulunmak) gibi sözlerle anlatmak istedikleri mârifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen hemen hemen hiç kalmadı." demiştir.

SEYR U SÜLÛK : Tasavvuf yolculuğu, tasavvuf yolunda ilerlemeye seyr ve sülûk denilir. İmâm-ı Rabbânî; "Seyr ve sülûkdan maksad, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir." demiş, bu çirkin sıfatların başında nefse düşkün olmak ve onun arzularına, isteklerine tutulmak geldiğini ifâde etmiştir. Seyrin çeşitli kısımları vardır. Seyr-i âfâkî, seyr-i enfüsî, seyr-i fillah, seyr-i fil-eşyâ, seyr-i ilallah, seyr-i anillahi billah, seyr-i murâdî gibi. Muhammed Bâkî-billah, seyr-i enfüsîden (insanın kendinde yaptığı yolculuktan) önce olan şeylerin yâni ilerlemelerin hepsinin seyr-i âfâkî olduğunu dile getirmiştir.

fazıl14 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 10.07.08, 08:51 AM   #60
Reşadiyeli Mücahid
Kardeş
 
Reşadiyeli Mücahid - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: başakşehir
Mesajlar: 1.769
Üye No: 15520

Tesekkür: 1
22 Mesajına 23 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 1
22 Mesajına 23 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 8 Reşadiyeli Mücahid is on a distinguished road
Standart Cevap: üstadımız Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) H.znin Hayatı Kendisi Hakkında Birçok K

En Kestirme Yol

Nefsin temizlenmesi ve kalbin nur ile dolmasının en kestirme yolu,Muhammed Bahâüddin [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] (k.s.) şöyle buyuruyorlar:
Yolumuz ender bulunan yollardandır. Sağlam halkadır. Resulullah (s.a.v) Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa'nın sünnetlerine tutunmaktan başka bir şey değildir. ashab-ı Kiramın takib ettiği yolu izlemekten başka bir gaye yoktur."

İlk Adım

Hakiki bir mürşid-i kâmile gelip bu ilmi öğrenmek isteyen bir mümin, nefsinin terbiyesi için ilk adını atmış olur. artık o mürşide kendini teslim etmiş ve manen biat etmiş olur. Bu maksatla bir mürşide gelip bağlanan kişiye mürüs (Allah'ı isteyen kişi) denir.

Mürid, geçmiş günahlarına tövbe etmiş, farzlarını yapmaya ve haramlardan sakınmaya kesin olarak söz vermiştir. Artık bu kişinin nefsi sıkı bir takip ve kontrol altına girmiş demektir. Sonra mürüd kalbine ve ruhuna Allahü Teâla Hazretlerinden gelen nuru almayı öğrenir. Allah^dan gelen bu nuru almakta vasıta, başta peygamberler sonra da onun varis ve vekili olan mürşid-i kâmillerdir.

Nurun Alınışı

Mürid tenha ve temiz bir yerde kıbleye dönerek oturur. Gözlerini yumar. Mürşidinin tarif ettiği sûre ve duaları okuduktan sonra dilini damağına yapıştırır. sonra aklından ve kalbinden (masivayı) mahlukatı düşünmeyi çıkarır. Bütün dikkatini nurun çıkış ve dağıtım merkezine toplar. Ve oradan manevi kalbine Allah'dan gelen nurun geldiğini düşünür. bir müddet sonra da dilini hiç oynatmadan sırf lalbinden "Allah" ismi şerifini zikreder. Bu, Allah'a yakın olmanın ilk adımıdır. Artık insana nur geldikçe ruh kuvvetlenir. Nefs de böyle bir ruha galip gelemez ve vücut idaresini eline geçirmez.

ABEY BU YAZILARI OKUYUNCA DAHİ RUHUM KUVVETLENİYOR,VALLAHİ İNSAN TASAVVUR ETTİKÇE BİR DAHİ ONUN ZEVKİNİ ALMAK İÇİN YAPASI GELİYOR...ALLAH RAZI OLSUN...BİR MÜRŞİDE BAĞLI KALARAK ÖMRÜMÜZÜ GEÇİRMEYİ VE BU ŞEKİLDE RABBİMİZİN HUZURUNA ÇIKMAYI,SORGU GÜNÜNDE O MÜRŞİDDEN ŞEFAAT UMMAYI TÜM BENİM GİBİ GAFİL KİŞİLERE NASİBİ MÜYESSER EYLESİN İNŞALLAH...SELAMÜN ALEYKÜM...


Konu Reşadiyeli Mücahid tarafından (10.07.08 Saat 08:54 AM ) değiştirilmiştir..
Reşadiyeli Mücahid isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Süleyman Hilmi Tunahan Hz. Kendi Sesinden Sohbet sonmohikan Süleyman Hilmi Tunahan Hocaefendi Sohbetleri 3 20.11.10 12:06 AM
süleyman Hilmi Tunahan Zişan Berdar'e Dini Klipler 0 03.11.09 08:13 PM
Süleyman Hilmi TUNAHAN (K.S.) Gün¥üzü™ Din adamları ve Hocaefendiler 1 22.05.09 08:16 AM
Süleyman Hilmi TUNAHAN LeyL Sanatçılar ve Yazarlar 0 03.09.08 07:30 PM





 

 
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283