Hakk Dostları Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. MAİDE 119

 

 

Cevapla
Seçenekler
Okunmamış 25.11.09, 02:22 PM   #1
fefirru
 
fefirru - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 257
Tesekkür: 0
101 Mesajına 234 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 7
fefirru is on a distinguished road
Standart Kutbu'r-Rabbani İmam Abdulvehhab Şarani K.S.

İmam Şarani Hazretlerinin ilmi derinliği:
forumankebut.net - Kutbu'r-Rabbani İmam Abdulvehhab Şarani K.S.
BİRİNCİ KISIM: Ezberlediğim ve âlimlere ezber olarak arz ettiğim kitablardır: Nevevînin Kitâb-ül Minhâcı; Ibni Makarrînin Kütüb-ür-ravd'ı; Ravda'nın Muhtasarı, gaibe kaza, ya'nî hüküm babına kadar; Din ve fıkhın usûlünde Cem'ül Cevâmi' kitabi; Ibni Mâlikin nahivde Elfiye kitabı; Me'ânl ve beyânda Telhîs-ül miftah kitabi; hadîs ilminde Irâkînin Elfiye kitabı; Ibni Hişâmın nahivde Tavdîh kitabi; kıraat ilminde Şâtibiyye kitabı ve diğer muhtasarlar.
İKİNCİ KISIM: Âlimlerden şerhlerini okuduğum kitablardır: Allahü teâlâya hamd olsun ki, bu kitabların hepsinin şerhlerini, âlimlerin (radı-yallahü anhüm) huzurunda, tekrar tekrar okudum. Karşılıklı konuşarak, takatim mikdarınca inceliyerek ve hâlime göre anlıyarak okudum: Şeyh Celâlüddin-i Mahallînin Şerhul Minhâcını, Ibni Kadı Aclûnun tashihi ile, Mısırda mevcûd şerhlerinin mütalâ'asıyla birlikte, âlimlerle on defa oku­dum. Ravd Şerhini, müellifi, Seyyidimiz, efendimiz Şeyhül İslâm Zekeriyya-dan tamamen okudum. Yine ondan, kendisinin Şerh-ül Menhec'ini, Şerh-ül behcet-il kebîr, Şerh-üt-Tahrîr, Şerhüt-tenkîh, Şerh-i Risâle-i Kuşeyrî, Şerh-i âdâb-ül bahs ve âdâb-ül kaza, müellifin Şerh-i Buhârîsi ve Şemsed-din-i Cevcerînin Buhârî Şerhi, Ezra'înin Kitâb-ül kut'u, Zerkeşînin bir el-kıt'a ve tekmilesi, Minhâc üzerine Sübkînin bir parçası, oğlunun Kitab-üt tevşîhi, Ibni Mulakkınm Minhâc Şerhi ve Tenbîh şerhi, Ibni Kadı Şuhbenin Kebîr ve Sağîr şerhini okudum. Şerhur-ravdı Şeyh Şihâbuddin-i Remilden okudum. Kitabın her bir dersi üzerine, Ravd şerhinin, Hadimin, Mühimmâ-tin ve Mühezzeb şerhinin ve başkalarının zevâidini yazardım. Hattâ Üsta­dım, bu kitabları mütala'amın sür'atinden hayret eder ve bana: «Sen o kitabların zevâidini buraya yazmasan, bu kitablardan birini mutalâ'a etti­ğini sanmazdım» derdi. Şerhurravd'ı müellifi Şeyhülislâm Zekeriyyâdan oku­duğum zaman, kıraat vaktinde mümkin olan bütün maddeleri onunla mü­tala'a ederdim ve usûlünden olan bütün ibarelerini yazardım. Böylece şerh-de faidelendiği şu kitabların usûlüne âid ilme sâhib oldum: el-Mühimmât, el-Hâdim, Şerh-ül mühezzeb, el-Kıt'a, et-Tekmîle, Ibni Kadı Şühbe ve Râ-ti'înin şerhi. el-Kebîr, el-Basît, el-vasît, el-Vecîz, Fetâvâ-yı Kaffâl, Fetâ-vâ-yı Kadı Hüseyin, Fetâvâ-yı Ibni Salâh, Fetâvâ-yı Gazali ve diğerleri. Her ibare nakledilip, ondan bir kısmını söylemeyince, Şeyh'e orasını hafırlatırdım. Ve Ravda üzerine Raydın ziyâdesi olarak zikrettiği oniki mes'-eleye onu muttali' kılardım. Halbuki onlar, Ravda'da, bâblarmdan ayrı yerde zikr olunmuşlardır ve Şeyh onları şerhine ilhak etmiştir. Yine bir çok yerlerde, Zerkeşînin ve başkalarının Hadimdeki bahislerini ona hatır­latırdım. Halbuki onlar eshâbın, ya'nî mezhebdeki âlimlerin sözlerinden idi­ler. Şerhde onları ayıklardı.
Ibni Mâlikin Elfiyesinin Ibni Münsaf, A'mâ, Başîr, İbni Ümm-i Kasım, Mekvedî, Ibni Ukayl ve Eşmûnî Şerhlerini, tekrar tekrar. Şeyh Şihâbud-din-i Hussâmî ve başkalarından okudum. Yine ondan Şeyh Hâlidin Şerhüt-tavdihi'ni, Mugnî kitabını ve haşiyelerini ve daha başka kitabları okudum. Irâkînin Elfiye şerhini defalarca okudum. Şerhini, müellifi Şeyh Şihâbud-din-i Remlîden, Sehâvî şerhini Gamrî Camiî İmamı Şeyh Emînuddinden okudum. Sonra bunu kısalttım. Şeyh Celâl-i Suyûtî ve Şeyh Zekeriyyâ şerhlerini de, yine bir defa ondan okudum. Aynı şekilde Ibni Salâhın Ulûm-i hadîs'ini ve Muhtasar-ı Nevevîyi ondan okudum. Celâleddin-i Ma­hallînin Cem-ül cevâmi' Şerhini ve onun haşiyesi -ki Ibni ebî Şerîfindir-Şeyh Nureddîn-i Mahallîden okudum. Cildleri, tomarları evde unuttuğum zaman, Haşiyeyi ve Şerhi ona ezberden okurdum. Şeyh Nûreddin ise Ha­şiyeyi elinde tutardı ve ezberlemedeki sür'atime hayret eder, hüsn-i muta-lâma şaşardı.
Adud ve haşiyelerini, Abdülhak-ı Senbâtîden okudum. Mutavvel ve Muhtasarını, karafe kapısında Şeyhülallâme Alî-yy-il - Acemîden okudum. Haşiyelerini de okudum. Sehâvînin, İbni Kâsıh'ın ve başkalarının Şâtıbiy-ye şerhlerini Şeyh Nûreddin-i Cârıhî ve başkalarından okudum.
Okuduğum tefsirler: Imam-ı Begavînin Tefsirini, şeyhul islâm Şeyh Şihâbüddin-i Şîşînî Hanbelîden okudum. Keşşafı ve haşiyelerini ve Beydavî Tefsiri ve Celâlüddîn-i Suyûtî haşiyesini. Şeyhülislâm Zekeriyya'dan bir defa okudum. Bunun üzerine Ibni Zührenin tefsirini, İbni Âdilin tefsirini, Kevâşî tefsirini, üç Vahidî tefsîrlerini, Abdülazîz-i Dîrînînin üç tefsirini, Sa'lebî tefsirini, Celâlüddin-i Suyûtînin Dürr-ül mensur adlı tefsirini ve baş­kalarını mütalaa eyledim. Benim kıraatimden, mezkûr Şeyhül islâmın Bey­davî tefsirine bir haşiyesi meydana geldi.
Şeyh Şihâbuddîn-i Kastalânînin Buhârî şerhini kendisinden okudum. Yine onun üzerine Kur'ân-ı azîmin tefsirini mütala'a ederdim. Bunu, Bu-hârîde bulunan âyetler hakkında müfessirlerin neler buyurduklarını öğ­renmek için yapardım. Yine onunla, Hafız İbni Hacerin, Kirmânînin, Ay­nînin, Bermâvînin ve başkalarının Buhârî şerhlerini mütala'a eyledim. Yine ondan İmam-ı Nevevînin Müslim şerhini, Kadı lyâdın Müslim şerhini ve adı geçen şeyh Şihâbuddinin Müslim üzerine şerh olan bir kıt'asını [bir kıs­mını] okudum. Ebûbekir İbni Arabi Mâlikinin Kitâb-ül Ahvezî alâ şerh-it Tirmizîsini ve Mevâhib-ül-ledünniyye fî minah-il Muhammediyye kitabını ve diğer kitabları ondan okudum.
ÜÇÜNCÜ KISIM: Kendi başıma mütala'a ettiğim ve zor yerlerini an­lamakta âlimlere baş vurduğum kitablardır: Yukarıda adı geçen bütün kitabları, zamanın âlimlerinden okuyup, iyice öğrendikten sonra, Şerhür-ravdı onbeş defa, İmam-ı Şâfiînin (radıyallahü anh) Kitâb-ül Ümm'ünü üç defa, mütala'a ettim. Şafiî âlimlerinin, onun Şerhlerinde ve ta'liklerindeki istidrâk ve takyidlerini de beraber mütala'a ederdim. Muhtasar-ı Müzenîyi ve Şeyhülislâm Zekeriyyânın bunu şerhini tekrar tekrar mütala'a ettim. İmam-ı Şâfiînin (radıyallahü anh) Müsned'ini bir çok defalar mütala'a ettim. Hâvî'yi bir defa inceledim. İbni Hazmın Kitâb-ül Muhallasını müta­la'a ettim. Bu kitab otuz cilddir. Yine aynı müellifin Milel ve Nihal kitabını, Muhyiddîn-i Arabinin Kitâb-ül muallâfî muhtasar-ı mücellasını, Mâverdînin Hâvisini mütala'a ettim. Bu kitab on cilddir. Ayni müellifin Ahkâm-üs-sul-tâniyyesini bir defa dikkatlice okudum. Ibni Haddâdın Fürû'unu, İbni Sab-bagın Şâmil'ini, ebû Muhammed Cüveynînin Udde'sini, Muhit ve furûk kitabını bir defa okudum. Râfiînin Kebîr ve Sagîrini bir defa mütala'a ettim. Nevevînin Mühezzeb Şerhini ve Sübkînin bunun üzerine bir kıt'­asını elli defa kadar, Nevevînin Müslim şerhini beş defa, Mühimmatı ve üzerine taakkubatı iki defa, Hâdim'i iki buçuk defa, Ezra'înin el-Kut'unu, Tavassut ve Fethini bir defa, İbni Mulakkînin Umde'sini, Accâlesini ve Şerhüt-tenbih'ini bir defa, Celâleyn tefsirini otuz defa, Celâl-i Mahallînin Şerh-i minhâc'ını on defa, Feth-ul bârî alel-Buhârî'yi bir defa Aynî Şerhini bir defa, Kirmânî Şerhini üç defa, Bermâvî şerhini iki defa Zer­keşînin Tenkîh'ini üç defa, Kasîaiânî şerhini üç defa, Kadı İyâdın Müslim şerhini bir defa, Fârsîninkini de bir defa, Begavî tefsirini üç defa. Hâzin tefsirini beş defa, Ibni Âdilinkini bir defa, Kevâşîyi üç defa, İbni Zühre-i Mekkînin tefsirini bir defa, Celâlüddîn-i Suyûtînin adı geçen tef­sirini otuz defa. Keşşaf tefsirini, Tîbî, Teftezânî, İbni Müneyyir haşiyeleri ile üç defa mütala'a ettim ve mu'tezileye uygun bütün yerlerini öğrendim ve hepsini bir cüz hâlinde topladım. Yine Keşşafı, ebû Hayyânın Bahr'i, Semînin l'râbı, Sefaksînin l'râbı ile mütalaa eyledim. Beydâvî tefsirini, Şeyh Zekeriyyâ haşiyesi ile üç defa, yüz cildlik İbni Nakîb-i Makdisî tef­sirini. Vahidinin üç tefsirini, Abdülazîz-i Dîrînînin üç tefsirini, son ikisini defalarca mütâia'a ettim.
Hadis kitaplarından, şimdi burada müsned ve cüzlerini sayamıyaca-ğım kadarını mütala'a ettim. Meselâ İmam-Mâlikin Muvattâsı, İmam Ah-medin Müsnedi, Ebû Hanîfenin üç Müsnedi, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmîzî, Nesâî, Sahîh-i Ibni Huzeyme, Sahîh-i İbni Hibbân, İmam Sa'id bin Abdüllah-i Ezdînin Müsnedi, Abdullah bin Humeydin Müsnedi, Gaytoniy-yât, Müsned-i Firdevs-il kebîr, Taberânînin üç Mu'cem'i, usûlde câmî kitab-lardan olan İbni Esîrin Cevâmı'i, Celâlüddin-i Suyûtînin üç Cem'i, Beyhakî-nin Sünen-i Kübrâsını mütala'a ettim. Sonra bunu ihtisar ettim. Ibni Salâh buyurdu ki: «Sünnet hakkında deliller bakımından Beyhâkînin Sünen-i Kübrasından cami bir kitab yoktur. Sanki dünyanın hiçbir yerinde bir hadîs bırakmayıp, hepsini kitabına koymuştur.» Bu kitab, bizim bu Mîzânda ha­dîslerin arasını bulmada, en çok yardımını gördüğüm kitabdır.
Lügat kitablarından, Sihâh-i Cevheri, İbni Esîrin Kitâbün-nihâyesi, Kamus, Nevevînin Tehzîb-ül esma vel-lügatını üç defa, mutala'a ettim.
Usûl-i fıkıh ve din kitablarından yetmiş kadarını inceleyerek okudum. Ehl-i Sünnet ve Cema'atin, Mu'tezîlenin, kaderiyyenin, tasavvuf ehlinden şathıyyat, boş lâf söyliyenlerin durumlarını iyice öğrendim, yalancı tasav-vufcu, tarikatçıları tanıdım.
Önceki ve sonraki âlimlerin fetva kitablarından isimlerini sayamıya-cağım kadar okudum. Meselâ, Fetâvâ-ı Kaffâi, Fetâvâ-yı kadı Hüseyin, Fetâva-yı Mâverdî, Fetâvâ-yı Gazâlî, Fetâvâ-yı İbni Haddâd, Fetâvâ-yı ibni Salâh, Fetâvâ-yi İbni Abdüsselâm, Fetâvâ-yı Sübkî, Fetâvâ-yı Bülkînî, gibi. Bu sorı lkis' birçok cilddir. Şeyhimiz Şeyh Zeksriyyânın Fetâvâsı, Şey­himiz Şeyh Şihâbüddînin Fetâvâsı ve başkalarını mutala'a ettim. Nevevînin Fetâvâ-yı Kübrâsı ve Sugrâsı, Fetâvâ-yı ibni Ferkâh, Fetâvâ-yı İbni ebî Şerif ve başkaları gibi fetvaları inceledim. Sonra mütedahilleri, ya'nî bir­birine girenleri bırakarak, hepsini bir cild hâlinde topladım.
Kavâid kitablarından mutala'a ettiklerim: İbni Abdüsselâmın Kavâid-i Kübrâ ve Sugrâsı, Kavâid-i Alâî, Kavâid-i İbni Sübkî, Kavâid-i Zerkeşî Bu sonuncusunu ihtisar ettim.
Siyer kitablarından da çok okudum: Sîret-i İbni Hişâm, Sîret-i Kilâ'i, Sîret-i ibni Seyyid-in-nâs, Sîret-i Şeyh Muhammed-i Şâmî gibi. Sonuncusu Siyerde en cami, en büyük kitabdır.
Suyûtînin Kitâb-ül mu'cizât vel-hasâis'ini mutala'a ettim. Sonra ihti­sar ettim, ya'nî bu kitabı kısalttım. Tasavvuf kitablarından ise, şimdi sayı­sını, veremiyeceğim kadar okudum. Meselâ Ebû Tâlib-i Mekkînin Kut-ül kulûb'u, Hâris-i Muhasibinin Riâyeti, Risâle-i Kuşeyri, Gazalinin İhyâsı, Sühreverdînin Avârif-ül me'ârifi, Üstadım Ahmed Zâhidînin Risâle-i Nûr'u-nu mutala'a ettim. Bu sonuncusu iki cilddir. Üstadım Muhammed-i Gamrî-nin Minehül minne kitabını okudum. Bu kitab altı cilddir. Futuhât-ül Mek-klyye'yi okudum. On cilddir. Sonra onu ihtisar ettim. İbni Hazmın Milel ve Nihal'ini tekrar tekrar mutala'a eyledim ve doğru ve bozuk bütün akîde-leri öğrendim.
Sonra himmet ve gayretimi dört mezhebin diğer kitablarını incelemeğe çevirdim. Mâlikîlerin ona göre amel ettikleri Müdevvenet-üli Kübrâ kita­bını mutala'a ettim. Sonra onu ihtisar ettim. Sonra Sugrâsını inceledim İbni Arefe'nin, İbni Rüşd'ün kitablarını, Tetâî'nin ve Celâlüddin İbni Ka­sımın Şerh-i risâle-i İbni ebî Zeydini mutala'a ettim. Behrâmın, Tetâînin, İbni Hâcibin ve başkalarının Muhtasar şerhlerini inceledim. Zor yerlerini anlamada, İbni Kasım, Şeyh Şemsüddîn-i Lekanî ve kardeşi Şeyh Nâ-siruddine baş vururdum. Mezheblerindeki fetvanın üzerinde olduğu ilmi kavradım ve İmam Mâlikin, istJnbat mes'elelerinde, diğer imamlardan ay­rıldığı hususları öğrendim.
Hanefî mezhebi kitablarından, Kudûrî Şerhi, Mecma'ül bahreyn şerhi, Kenz şerhi, Fetâvâ-yı kadıhân, Manzûme-i Nesefî, Şerh-i Hidâye ve ha­fız Zeyla'înin onun hadîslerini tahrîcini okudum. Takıldığım yerlerinde, Şeyh Nûruddin-i Trablusî, Şeyh Şihâbüddîn bin Çelebî, Şeyh Şemsüddîn-i Gazzî ve başkalarına baş vururdum.
Hanbelî kitablarından, Şerh-ul Harkî ve İbni Batta'yı ve diğerlerini oku­dum. Zor yerlerini, Şeyhul İslâm Şîşînî Hanbelî ve Şeyhülislâm Şihâbud-dîn-i Fetûhî ve başkalarından sorardım.
Bütün bu mütala'alar benimle Allahü teâlâ arasında idi. Allahü teâlâ vaktimi bereketlendirdi. Mütalaa ettiğim kitablardan şu anda hatırladık­larım bunlardır. Akran ve ahbablardan bu kitabları incelediğimde şübhe eden, bu kitablardan dilediğini bana getirsin, benimle okusun, her müşkilini, bir yere müracaat etmeden çözeyim. Muhakkak ki, Allahü teâlâ herşeye kadîrdir. Üstadım Aliyyül Mürsâfîden (rahimehullah) duydum. Bir gün bir gecede, üçyüzaltmış bin hatm okudu. Bu onun bana söylediği sözüdür. Allah ondan razı olsun! Şeyh Celâlüddîn-i Suyûtî (rahimehullah) bildirir: Muhammed bin Cerîr-i Taberî, ölümünden evvel kullandığı mürekkebi hesab etti bin sekiz rıtıl ağırlığınca idi. Mühezzeb yahud Mühimmât'dan, bir gecede, tam bir cüz'ü mutala'a eder, zevâidini Ravda'daki dersimin üzerine yazardım. Akranımdan çoğu, ilimle meşgul olmağı bıraktığımı sa­nıyorlardı. Çünkü üstadlarının derslerinde hâzır bulunmıyordum. Hattâ: «Filân kimse, ilimle meşgul olmağa devam etseydi, şimdi Mısırın en büyük müftîlerinden olurdu» derlerdi. Bazı zamanlarda derslerinde bulunurdum. Ama bahis açmaz, konuşmaz, nakil olunanları bildiğim için herhangi zor bir mes'ele sormazdım. O halde, ey kardeşim, âlimlerin bütün sözlerini kavramak istersen, sen de, benim gibi, bu kitabları mutala'a eyle! Vel-hamdü lillahi Rabbîl-âlemîn.(Mizanul Kubra)

ABDÜLVEHHÂB-I ŞA'RÂNÎ

Mısır evliyâsının büyüklerinden ve Şafîi mezhebi fıkıh âlimi. İsmi ve nesebi; Abdülvehhâb bin Ahmed bin Ali bin Ahmed bin Muhammed bin Zerka bin Mûsâ bin Sultan Ahmed Tilimsânî Ensârî'dir. İmâm-ı Şa'rânî ve Kutb-i Şa'rânî lakabıyla meşhurdur. Nesebi, Peygamber efendimize dayanır. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî Mısır'ın Kalkaşend kasabasında 1493 (H.898) de doğdu. 1565 (H.973) de Mısır'da vefât etti.

Abdülvehhâb'ı babası küçük yaşında ilim tahsiline verdi. Henüz yedi yaşında Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Sekiz yaşında iken, geceleri teheccüd namazlarını hiç terk etmeden kılmaya başladı. Büluğ çağına gelmeden, kıldığı gece namazlarında Kur'ân-ı kerîmi hatmederdi. Bir işe başlayınca, en ince ayrıntılarına kadar iner, o işi en iyi şekilde yapardı. Çalışkanlığı ve anlayışı ile, hocalarının kısa zamanda gönüllerini fethederdi. Hocalarından okuduğu kitapları ezberlerdi. Genç yaşında, hadîs ve fıkıh ilimlerinde ehliyet kazandı. Tasavvuf yolunda da çalışarak, pekçok velînin feyz ve teveccühlerine kavuştu. Bunların başlıcası, Aliyy-ül-Havvâs hazretleridir. Ayrıca feyz aldığı, sohbetiyle şereflendiği hocalarından bazıları şunlardır: Muhammed Magribî, Muhammed bin Anân, Ebü'l-Abbâs Gamrî, Nûreddîn Hasenî, Şeyhulislâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Ali Darîr, Ali bin Cemâl, Abdülkâdir bin Anân, Muhammed Âdil, Muhammed bin Dâvûd, Muhammed Servî, Nûreddîn Mürsâfî, Tâcüddîn Zâkir, Efdalüddîn. Bunlardan başka pekçok evliyânın da teveccühlerine, feyz ve bereketlerine kavuştu.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye; "Tasavvuf yoluna nasıl girip ilerledin ve buna kimler sebeb oldu?" diye sorduklarında şöyle anlattı:

Tasavvuf yolunu, önce Hızır aleyhisselâmdan ve üstâdım Aliyy-ül-Havvâs'tan öğrendim. Önce onlara tam olarak inanıp teslim oldum. Ne emrettilerse hepsini yaptım. Nefsimle senelerce mücâhede ettim. Nefsimin istemediklerini yaparak, onu terbiye ettim. Öyle ki, yalnız kaldığım zaman, odamın tavanına bir ip bağlar, onu boynuma takarak Rabbime ibâdet ederdim. Uykum geldiğinde yatmak isterdim. Fakat boynumdaki ip, uykuya mâni olurdu. Mecbûren ibâdete devâm ederdim. Böylece nefsimin istemediği şeyleri yaparak, onu terbiye etmeye, yola getirmeye çabalardım. Haramlardan şiddetle kaçındığım gibi, mübahların fazlasını dahi terkederdim. Yiyecek bir şeyim olmadığı zaman ot yer, kimseden birşey istemezdim. Vâli konaklarının ve sultan adamlarının evlerinin gölgesinden dahi geçmez, yolumu değiştirirdim. İyice incelemeden bir şey yediğim olmadı. Öyle bir hâle geldim ki, gelen yiyeceğe bakarak, onun helâl olup olmadığını, Rabbimin bana ihsân etmesiyle anlamaya başladım. Helâl yiyeceklerden temiz ve güzel, haram olanlardan ise, kötü ve pis bir koku, şüphelilerden de, haramlardakinden daha az bir koku hâsıl olmaya başladı. Bu alâmetlere göre hareket ettim. Elimden geldiği kadar dînin emir ve yasaklarına dikkat ettim. Cenâb-ı Hak da, bana ibâdetleri zevkle yapmayı ihsân etti. Kalp gözüm açıldı, yakîn hâsıl oldu ve hakîkatin menbaına, kaynağına eriştim. 1540 senesinde hacca gittiğimde, Kâbe'nin altın oluğunun altında, duâ ederek Allahü teâlâdan ilmimi arttırmasını istedim. O ânda hâtifden, gizliden gelen bir ses; "Sana, şimdiye kadar gelen müctehidlerin ve onlara tâbi olanların sözlerini tartıp anlayan bir mîzân verdim. Bu sana yetmez mi?" diyordu. Bu sese karşı; "Ya Rabbî! Yeter. Fakat, daha fazlasını isterim." dedim.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî zamânının velîlerini sık sık ziyâret eder nasîhat ister ve gönüllerini alırdı.

1540 senesi bir yaz günü, Kâhire'nin Nil Nehri üzerindeki Hâkimî Köprüsünün altında bulunan yaşlı bir velîyi ziyârete gitti. Selam vererek içeri girince o zât adını sordu. "Abdülvehhâb." dedi. Ona; "Senelerden beri seni görmek arzusunda idim. Buyur otur." deyince yanına oturdu, el ele tutuştular. Elini öyle kuvvetlice sıktı ki, neredeyse acıdan bağıracaktı. Ona; "Kuvvetimi nasıl buluyorsun?" diye sorunca; "Çok büyük bir kuvvete sâhibsiniz." dedi. O zaman ona:

"İşte bu kuvvet, gençliğimden beri yediğim helâl lokmalar sebebiyle hâlâ mevcuttur. Hamurum helâl bir maya ile yoğrulmasaydı, bu günün, günahlarına aldırmayan insanların vücutları gibi, benim vücûdum da gevşek olurdu. Ey oğlum! Yüz kırk üç yaşına geldim. Allahü teâlâya yemin ederim ki, bugün insanlar her yönden değişmiştir. Hele bu son senelerde, dînin emirlerini yerine getirmekte ve emânete riâyet etmekte büyük bir eksiklik var. Bugün yakın akrabân, hattâ öz kardeşin bile seni tanımamaktadır. Oğlun dahi sana başka gözle bakmakta ve bir yabancı gibi davranmaktadır. İnsanların birbirlerine muhabbetleri hiç kalmamış, dert ve belâlara karşı sabırları eksilmiş, kazâ ve kadere karşı boyun eğmek yerine gazab hâkim olmuş, dinleri zayıflamıştır. Ey oğlum! Şimdi sana zamânımızın kötü ve yorgun insanlarını anlatmaktansa, sâlih insanlarını anlatmak daha iyi olacak." dedi ve şöyle devâm etti: "Zamânımızın en iyileri; geceleri kalkıp sabahlara kadar namaz kılan, sabah namazından sonra öğleye kadar Kur'ân-ı kerîm okuyup tesbîhini çekerek Allahü teâlâyı zikreden, ikindiye kadar duâlarını yapan, akşama kadar her gün devâm üzere olduğu duâları tekrar tekrar yapan, yatıncaya kadar da tövbe istigfâr ederek vaktini geçirenlerdir."

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî ona:

"Böyle kimselerin görünürdeki bütün günahlardan temizlendiğini düşünsek, bu insanın, başkaları hakkında kötü düşünmesinin önüne geçebilir miyiz? Bu kimse, kendisini kıskananları bir dakika olsun görmek ister mi?" diye sordu. O da cevap olarak şöyle dedi:

"Bu, çok zayıf bir ihtimâldir. Bir insan, hayâtı boyunca durmadan ibâdet yapsa, kazandığı sevapları terâzinin bir kefesine koysa, bu kimsenin bir müslüman hakkında sû-i zannından meydana gelen günâhını da bir kefesine koysan, günah kefesinin ağır basacağını görürsün. Sâlih, iyi kimselerin hayatları boyunca yaptığı ibâdetler, bir defâ yaptığı kötü düşünceden meydana gelen günâhı karşılayamadığına göre, diğer insanların hâllerinin ne olacağını düşün!"

İmâm-ı Şa'rânî pek çok talebe yetiştirdi. Etraftan akın akın gelen talebeler medreseyi doldurur, onun eşsiz bir deryâ olan bilgilerinden istifâdeye çalışırlardı. Talebelerine hem zâhirî, hem de bâtınî ilimleri öğretirdi. Hattâ kendisini çekemeyen ve aleyhinde olanlara rüyâda görünür, onları îkâz eder, bozuk düşüncelerden korurdu. Böylece onların da istifâde etmesini sağlar, Cehennem'de yanacak bir hâlden onları korumaya çalışırdı. Merhameti çok fazlaydı.

Birgün biri Şeyhülislâm Nasîruddîn Lekânî'ye gelerek onun hakkında çeşitli yalan ve iftirâlar uydurdu. Şeyhülislâm da bu sözlere inandı. Bu haberi işiten Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, Şeyhülislâm'ın yanına gelerek, ondan Mâlikî mezhebinin fıkıh bilgilerini ihtivâ eden Kâsım Abdürrahmân'ın yazdığı Müdevvene'yi emânet istedi. Şeyhülislâm kitabı vermeden önce; "Al, okursun da, belki yaptığın kötülüklerden vaz geçersin. Dînin emir ve yasaklarına uyarak doğru yolu bulursun." dedi. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî de; "İnşâallahü teâlâ öyle olur." buyurdu. Şeyhülislâm, talebelerinin birisine emredip, birkaç cilt olan Müdevvene'yi kütüphâneden getirmesini söyledi. Ciltler gelince, ileri gelen talebelerinden birine, ciltleri Abdülvehhâb-ı Şa'rânî ile götürmesini emretti. İmâm-ı Şa'rânî ile talebe eve geldiler. Talebe kitabı bıraktıktan sonra gitmek istedi. Fakat İmâm-ı Şa'rânî, bir gece kalıp ertesi sabah gitmesini söyleyince, talebe kabûl etti. Gecenin üçte biri geçinceye kadar o talebe ile sohbet etti. Talebeye yatmasını söyleyip, kendi odasına geçti. Odasında çok az bir zaman durup, tekrar talebenin kaldığı odaya geldi. Onu uyandırıp, abdest aldırdı. Beraberce fecr vaktine kadar namaz kıldılar. Sonra sabah namazlarını kılıp, güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar Kur'ân-ı kerîm okudular. Sonra duhâ namazını kıldılar. Talebeye; "Şimdi hocanın yanına gidebilirsin.Getirdiğin bu kitapları da teslim edip, benim teşekkür ettiğimi bildirirsin." buyurdu. Talebe; "Peki efendim." diyerek, kitapları kucakladı. Fakat içinden de; "Bir geceliğine onu getirtip, hiç bakmadan geri götürmenin ne faydası vardı." demekten kendini alamadı.

Talebe kitabı okumadığı için, içindeki yazılardan haberi yoktu. Kitapları hocasına götürdüğünde, Şeyhülislâm Nasîruddîn, Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin kendisiyle alay ettiğini sanarak kızdı. O sırada bir kimse gelip, Şeyhülislâm'a bir suâl sordu. Şeyhülislâm soruyu tam olarak cevaplandırabilmek için, Müdevvene'nin ciltlerini karıştırmaya başladı. Her cildin başından sonuna kadar, sayfaların kenarında Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin kendi el yazısı ile yazılmış lüzumlu açıklamalar ve kayıtların olduğunu gördü. Talebeyi çağırarak; "Abdülvehhâb bu geceyi kitaplara yazı yazmakla mı geçirdi?" diye sordu. Talebe de yemîn ederek; "Efendim! Bu gece Abdülvehhâb-ı Şa'rânî benden yirmi dakikadan daha fazla bir zaman ayrılmadı. Sabaha kadar berâber namaz kıldık. Kur'ân-ı kerîm okuduk. Onun benim yanımda kitaplarla meşgûl olduğunu hiç görmedim." dedi.

Talebesinden bu sözleri işiten Şeyhülislâm'ın, hayretinden aklı karıştı. Değil yirmi dakikada, yirmi günde bile bu ciltler dolusu kitabı okumak mümkün değildi. Fakat hakîkat gözünün önünde idi. Bütün ciltler okunmuş, sayfa kenarlarına îzâhlar yazılmıştı. Bu Allahü teâlânın Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye ihsan ettiği bir kerâmetti. HemenAbdülvehhâb-ı Şa'rânî hakkında düşündüğü kötü düşüncelere, ona söylediği sözlere pişmân olup, tövbe istiğfâr eyledi. Koşarak İmâm-ı Şa'rânî'nin evine gitti ve huzûruna kabûlü için yalvardı. Kabûl edilince tövbe ettiğini bildirdi. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî de; "Maksadım, bu gece bana emânet olarak verdiğin kitaplardan hazırladığım bu muhtasarı senin öğrenmendi." buyurdu.

Emir Muhammed Defterdâr ve arkadaşları her gece yatsı namazından sonra bir yerde toplanıp sohbet ederlerdi. Âlimlerin ilminden, velîlerin kerâmetlerinden anlatırlardı.

Bir gün yine böyle toplanmışlardı. Sohbet ânında söz, halen hayatta olan İmâm-ı Şa'rânî'ye geldi. Onun büyüklüğünü anlayamayan bâzıları, aleyhinde dedikodu etmeye başladılar. Emir Muhammed Defterdâr da onlarla birlik olup, aleyhinde konuştu. O gece rüyâsında, kalabalık bir ordunun Mısır'a bir iç karışıklığı düzeltmek için geldiğini gördü. Ordu kumandanı, Mısır'ın Bâbunnasr denilen kapısında durdu ve; "Mısır'ın sâhibi ile görüşüp, Mısır'ın anahtarını vermedikçe içeri girmeyiz." dedi. "Mısır'ın sâhibi kimdir?" dediklerinde; O da; "Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'dir." dedi. Kumandan, adamlarından birini gönderdi. İmâm-ı Şa'rânî'yi evinde bulamadılar. Oğlu Abdürrahmân'a durumu anlattılar. Abdürrahmân, babasının müsâade edeceğini söyleyerek anahtarı verdi. Uyandığında, Emir Muhammed Defterdâr yaptığı hatâyı anladı. Demek ki, bu zamanda Mısır'ın hakîkî sultânı Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ydi. Sabah olduğunda, İmâm-ı Şa'rânî hazretlerine gidip talebesi olmakla şereflenmek istediğini bildirince; "Talebe olmanız için ille anahtar mı vermek lâzımdır?" buyurarak, gece rüyâsında gördüklerini bildiğini işâret etti. Bu kerâmetini de gören Emir Muhammed Defterdâr'ın, ona olan bağlılığı ziyâde oldu.

Seyyid Ahmed Bedevî hazretlerinin Mısır'ın Tanta şehrindeki türbesi başında, her sene belli bir günde toplantı yapılıp, mevlid okunurdu. Şeyh Sa'düddîn Sanâdîdî, İmâm-ı Şa'rânî'yi sevmez, onun büyüklüğüne inanmazdı. Hattâ onun pekçok kötü taraflarının olduğunu savunur, ilminin derinliğine inanmazdı. Ahmed Bedevî'nin türbesi başında mevlid okunduğu bir sene, oraya İmâm-ı Şa'rânî ve Sa'düddîn Sanâdîdî de gelmişlerdi. Sa'düddîn, Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin mevlide gelmesine şiddetle karşı çıkarak; "Böyle bir mevlidde, kendisinde pekçok kötü yanlar bulunan kimse nasıl bulunabilir?" demişti. Sa'düddîn, o gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Resûlullah efendimiz Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'yi kucaklamış, bağrına basmıştı. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin de göğüslerinden süt akıyor, mevlide gelen herkes, doyuncaya kadar onun sütünden içiyorlardı. Seyyid Ahmed Bedevî hazretleri de, Resûlullah efendimizin huzûrunda idi. Ahmed Bedevî, oradakilere; "Bizden meded isteyen Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'yi ziyâret etsin." diyordu. Rüyâdan uyanan Sa'düddîn, İmâm-ı Şa'rânî'nin büyüklüğünü anlayarak, ona karşı olan bozuk îtikâdını düzeltti ve onun en yakın talebelerinden oldu.

Evliyânın büyüklerinden Ömer Nebtîtî'nin talebesi Abdullah, İmâm-ı Şa'rânî'nin büyüklüğünü çekemez, onu kıskanırdı. Abdullah, bir gece rüyâsında sevgili Peygamberimizi gördü. Huzûrunda hazret-i Ali de vardı. Ona buyurdular ki: "Abdülvehhâb'a şu takkemi giydir. Ayrıca ona, mahlûkâta tasarruf etmesini söyle. Başkalarına ise mâni ol." Abdullah, Resûlullah efendimizden bu sözleri işitince, yaptığı hatânın büyüklüğünü anladı. Uyandığında tövbe etti.

Âmir Bağdâdî isimli talebesi önceleri; "Hiç kimse, bir ihtiyacın hâsıl olmasında vâsıtaya muhtâç değildir. Bu sebeple Allahü teâlâdan bir şey isterken başkalarını vesile etmek, onun hürmetine ver demek olmaz." der, velîlerdeki kerâmetlere de inanmazdı. Bir gün rüyâsında Resûlullah efendimizi gördü. Yanında Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri de vardı. Peygamber efendimizin mübarek elini öpmek istedi. Fakat ona hiç iltifat etmiyor, huzûruna gittikçe yönünü ondan çeviriyordu. Bir ara Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye; "Ne olur, Peygamber efendimize bir arz et de, beni kabûl buyursun. Mübarek elini öpmekle şerefleneyim." diyerek yalvarmaya başladı. O kadar yalvardı ki, Abdülvehhâb-ı Şa'rânî onun gözlerinden akan yaşlara dayanamadı. Resûlullah efendimizin huzûruna varıp, onu işâretle bir şeyler söyledi. Bunun üzerine onu Huzûr-i şerîflerine kabûl ettiler. Uyandığında, önceki düşüncelerinin ne kadar yanlış olduğunu anladı. Tövbe etti ve sabahleyin Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin medresesine gitti. Talebesi olmakla şereflendi.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretlerine, Allahü teâlânın öyle ihsânları vardı ki, saymakla bitmezdi. Bunlardan biri de; güneşin batışından doğuşuna kadar, yâni akşamdan sabaha kadar, cansız eşyânın ve hayvanların tesbîhlerini duyması idi. Bir gün akşam namazını, haramlardan çok sakınan hattâ şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını bile terkeden hocası Emînüddîn'in arkasında kılıyordu. O anda gözünden perde açıldı. Direk, duvar, hasır, döşenmiş taşların tesbîhlerini duymaya başladı. Korktu, sonra Mısır'da bulunan her şeyin, sonra etraftaki devletlerdeki ve okyanuslardaki bütün mahlûkların konuşmalarını ve tesbîh seslerini işitmeye başladı. Okyanustaki bir balık şöyle tesbîh ediyordu:

"Ey cansızların, hayvanların, bitkilerin, her şeyin rızkını veren Rabbim! Mahlûkâtından hiç birinin rızkını unutmayan ve isyân edenden dahi ihsânını kesmeyen sen, her türlü noksanlık ve kusurdan münezzehsin."

Namazı kılıp bitirdiler. Sabaha kadar bu hâl onda devâm etti. Çok korktu. Sabah olurken, Hak teâlâ merhamet edip, bu gibi şeyleri duymasını perdeledi. Ancak Allahü teâlânın ihsânı olan bu durum onda kaldı. İstediği zaman, istediği yeri görmek, gezmek nîmetini Allahü teâlâ ona ihsân etti. Bununla da îmânı kuvvetlendi. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, bu hâdiseden sonra, istediği zaman gönül gözü ile bütün dünyâyı, bilhassa İslâm âlemini seyrederdi. Şehir, kasaba, köy ve ülkeleri aşar, Endonezya'dan Magrib'e, Türkiye'den Yemen'e kadar varır, ihtiyaç sâhiplerine yardım ederdi. Bunların hepsinin, cenâb-ı Hakkın bir ihsânı olduğunu bildirirdi. Bir gün buyurdu ki: "Kendimi bir vâsıta içinde gördüm. Bir anda yeryüzünü dolaşıyordum. Bütün âlim ve evliyânın kabirlerinin üzerlerinden, Seyyid Ahmed Bedevî ve İbrâhim Düsûkî hazretlerinin kabirlerinin altından geçerek ziyâret ediyordum."

Bir gün Habeşistanlı bir gayri müslim, Mısır'a gelmişti. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin nâmını duyduğu için, onunla görüşmek istiyordu. İmâm-ı Şa'rânî onu kabûl etti. Habeşistan ile ilgili konuşmaya başladılar. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, Habeşistan'ı öyle anlatıyordu ki, en ince ayrıntılarına kadar îzâh ediyordu. O gayri müslim dinledikçe, yaşadığım yeri benden daha iyi biliyor diye hayret ediyordu. Dayanamayıp Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye; "Siz Habeşistanlı mısınız?" diye sordu. O da; "Dünyâda nereyi görmek arzu etsem, Allahü teâlâ bana orayı gösterir. Bu, cenâb-ı Hakk'ın bana bir ihsânıdır." buyurdu. Bunu işiten gayri müslim, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.

Allahü teâlânın Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'ye ihsânlarından biri de, Mısır veya başka yerlerdeki talebelerine kalben seslendiği zaman derhal yanına gelmeleriydi. Yanına gelmeye karar veren bir talebe yola çıksa, ona kalben geri dön derse, o da dönerdi. İnsanlara ve talebelerine sıkıntı anlarında yardım ederdi. O darda, sıkıntıda olanların sığınağı ve mânevî doktoru idi.

Talebelerinden Yahya Varrâk arkadaşlarıyla hacca gidiyordu. Bindiği hayvan çok zayıftı. Bir müddet gittikten sonra yorulup yattı. Arkadaşlarına kendisini beklememelerini, yola devam etmelerini söyledi. O, hayvanının dinlenmesini bekliyordu. O anda Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri yanında peyda oldu. Hayvanı tutup kaldırdı ve ona tebessüm ederek kayboldu. Yahyâ Varrâk hayvanın üzerine bindi. Öyle hızlı gitmeye başladı ki arkadaşlarına yetişti ve onları geçti. Kâbe-i muazzamanın etrafında tavaf ederken yine Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretlerini gördü. Tavaf müddetince yanındaydı. Hâlbuki o, o sene hacca gitmemişti.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, Allahü teâlânın izniyle hiç bir mahlûkdan korkmazdı. Yılandan, akrebden, timsahdan, cinden ve benzerlerinden korkmaz, ancak dînin emir ve yasaklarına uygun olarak onlardan uzak dururdu. Bir gün Saîd'e (Portsaid'e) gidiyordu. Nehrin kenarından yedi kadar timsah onu tâkibe başladı. Herbiri öküz büyüklüğünde idi. Onu merkeb üzerinde gören halk, yutulacak diye feryada başladı. İşte o zaman belini doğrulttu ve suya, timsahların arasına indi. Hepsi çekilip kaçtılar. Sonra hayvanın yanına geldi. Oradaki insanlar, bu hâli görünce hayret ettiler.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî, bir gece terkedilmiş ve bakımsız bırakılmış bir velînin türbesinde uyudu. Bu türbe üzerinde bir kubbe, etrâfında da taşlar bulunuyordu. Taşların aralarında ise, büyük yılanlar vardı. Yılanlardan korktukları için, insanlar bu mübârek zâtı ziyâret edemezlerdi. Yılanlar, o gece Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin etrâfında dolaşıp durdular. Abdülvehhâb hazretleri o büyük ve zehirli yılanları görüyor, kalbine zerre kadar korku getirmiyordu. Sabahleyin, o belde halkı Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'nin o türbede yattığını öğrendiklerinde, hayretten dona kaldılar. Huzûruna çıkıp; "Biz, yılanların korkusundan, türbenin içine değil, etrâfına bile yaklaşamıyoruz. Siz orada nasıl yatabildiniz?" diye sordular. Onlara buyurdu ki: "Allahü teâlâ, yılanlara beni sokmaları için ilhâm etmedikçe, onlar beni sokmazlar. Yılana kudret lisânı ile, git falancayı sok! denir. Yılan da o kimseyi, hasta yapmak veya kör etmek yâhut öldürmek için sokar. Allahü teâlânın irâdesi olmadan, yılanın bir kimseyi sokması mümkün değildir."

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri cinlerle başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır:

Bir zamanlar evime, cinlerden biri gelmeye başladı. Bu cin bana doğru gelirken, vücûdumun bütün kılları diken diken olurdu. O ânda Allahü teâlânın ismini söylemeye başlardım. Cenâb-ı Hakk'ın ismini duyan cin, derhâl benden uzaklaşırdı. Hiçbir zaman ondan ne çekindim, ne de korktum. Aksine, gece yolumu kestiği zaman, ona selâm vererek geçip giderdim. İnsanın tabiatı cinden nefret ettiği hâlde her gün onları göre göre nefret etmez hâle geldim.

Kıtlık olduğu günlerde, cinlerden bir grup evime yerleşmişti. Onlara dedim ki: "Bu gösterdiğim ekmeklerden güzelce yiyiniz. Hiçbir müslümana sakın zarar vermeyiniz." Onların da bana; "Başüstüne, emirlerinizi dinleyip itâat edeceğimize söz veriyoruz." dediklerini duydum. Cinlerden biri keçi kılığına girip, geceleri bizim odaya girer, lâmbayı söndürür ve gürültü çıkarırdı. Bu hâlden evdekiler korkuya düştüler. Çocukların korkmaması için, bir gece sedirin altına saklanarak cinin gelmesini bekledim. Tam önümden geçerken, elimle bir ayağını yakaladım. Bağırmaya ve yardım istemeye başladı. Bunun üzerine ona; "Ey keçi kılığına girmiş olan cin! Bir daha evime girip çocuklarımı korkutmaya devâm edecek misin, etmeyecek misin?" dedim. Tövbe ederek, bir daha gelmeyeceğine söz verdi. Buna rağmen ayağını bırakmıyordum. Ayağı elimde inceldi, inceldi bir kıl inceliğini aldıktan sonra avcumdan çekilip gitti. Bu hâdiseden sonra o cin evime gelmez oldu.

Ey kardeşim! Buna benzer cinlerle başımdan geçen hâdiseler çoktur. Bunları anlatmamdan maksadım, bâzı okunacak duâları zamânında okumanız içindir. Gece veya gündüz yapacağın işlerde, kendini bunların şerlerinden nasıl koruyacağını bilmeniz içindir. Eğer ben de bu duâları bilmeseydim, diğer insanlar gibi görünmeyen bu yaratıklardan korkardım.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî insanlar arasındaki anlaşmazlıkları her iki tarafı üzmeden çözer, iki tarafın da kabul edeceği bir netîceye bağlardı.

Osmanlı pâdişâhı Sultan Selîm Han Mısır'ı zaptettiği zaman, Cumâ namazını Ezher Câmiinde kıldı. Cumâ namazını kıldıran hatîb için yüz altın bağışladı. Bunu önceden öğrenen hatîb, o gün Cumâ namazını kıldırma sırası kendisinde olan diğer hatîb arkadaşından izin almıştı. Nöbetini devreden hatîb, diğer arkadaşının altınlara kavuştuğunu görünce, söylenmeye başladı. O sırada orada bulunan Abdülvehhâb-ı Şa'rânî aralarına girip, nöbetini veren hatîbe; "Üzülme! Allahü teâlâ bunu sana kısmet etmemiş." dedi. O da; "Rızkımın kesilmesine bu arkadaşım sebeb olduğu için kızıyorum." dedi. Abdülvehhâb hazretleri de; "O sebeb oldu görünüyorsa da, aslında sebeb o değildir. Arkadaşın ilâhî kudretin bir âletidir. Âleti kim hareket ettiriyorsa, hüküm onundur. Yoksa âletin değildir. Senin böyle söylemen, sopa ile dövülüp de, sopayı vurana değil sopaya kızan adamın hâline benziyor. Hani sen her Cumâ hutbelerinde; "Vallahi veren de Allahü teâlâdır, alan da. Yükselten de Allahü teâlâdır, alçaltan da..." demez miydin? Şimdi niçin bunun tersine göre hareket ediyorsun?" deyince, o hatîb; "Üstâdım! Huccet ve isbâtlarınla beni susturdun." diyerek oradan ayrıldı.

Peygamber efendimizin sözlerine, sünnetine uymaya çok dikkat ederdi. Hadîs-i şerîfleri kabul etmeyenlere şöyle buyururdu:

Sünnet, yâni hadîs-i şerîfler, Kur'ân-ı kerîmi açıklamaktadır. Mezheb imâmları, sünneti açıklamışlardır. Din âlimleri de, mezheb imâmlarının sözlerini açıkladılar. Kıyâmete kadar da böyle olacaktır. Sünnet, yâni hadîs-i şerîfler olmasaydı suları, tahâreti, namazların kaç rekat olduklarını, rükû ve secdede okunacak tesbîhleri, bayram ve cenâze namazlarının nasıl kılınacağını, zekât nisâbını, orucun, haccın farzlarını, nikâh ve hukûk bilgilerini, hiçbir âlim, Kur'ân-ı kerîmde bulamaz ve öğrenemezdi. İmrân bin Hasîn'e birisi; "Bize yalnız Kur'ân'dan söyle." deyince; "Ey ahmak! Kur'ân-ı kerîmde, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin?" dedi. Hazret-i Ömer'e; "Farzların seferde kaç rekat kılınacağını Kur'ân-ı kerîmde bulamadık." dediklerinde; "Allahü teâlâ, bize, Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Biz, Kur'ân-ı kerîmde bulamadıklarımızı, Resûlullahtan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde, dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de öyle yaparız." buyurdu. Din imâmlarının hiçbir sözü, İslâmiyetin dışında değildir. Çünkü herbiri hem hakîkatte, hem de şerîatte âlimdirler.

Resûlullah efendimiz Kur'ân-ı kerîmde icmâlen bildirilenleri, yâni kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur'ân-ı kerîm kapalı kalırdı. Resûlullah'ın vârisleri olan mezheb imâmlarımız (r.aleyhim) hadîs-i şerîflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asırda gelen âlimler, Resûlullah'a tâbi olarak, mücmel olanı açıklamışlardır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin kırk dördüncü âyetinde meâlen; "İnsanlara indirdiğimi onlara beyân edesin" buyurdu. Beyan etmek, Allahü teâlâdan gelen âyetleri, başka kelimelerle ve başka sûretle anlatmak demektir. Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyân edebilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi ve Kur'ân-ı kerîmden ahkâm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, sana vahy olunanları tebliğ et derdi. Beyân etmesini emr etmezdi.

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri üç yüzden fazla eser yazmıştır. Bunların en kıymetlisi dört mezhebin fıkıh ilmini bir araya topladığı Mîzân-ül-Kübrâ isimli eseridir. Diğer eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Envâr-ül-Kudsiyye, 2) Tabakât-ül-Kübrâ: Eserde, Asr-ı Saâdetten zamânına kadar dört yüzden fazla büyük âlim ve velînin hallerini, kerâmetlerini, sözlerini bildiren kıymetli bir kitaptır. 3) Ecvibet-ül-Merdiyye, 4) Ahlâk-uz-Zekiyye vel-Ulûm-ül-Ledünniyye, 5) İrşâd-ül-Muğfelîn, 6) Bahr-ul-Mevrûd, 7) Feth-ül-Mubîn, 8) Ferâid-ül-Kalâid, 9) Sirâc-ül-Münir, 10) Meşârık-ül-Envâr-il-Kudsiyye.

EVLİYÂNIN BAKIŞI YETER!

Talebelerinden Şerefüddîn bin Emir hastalanmıştı. Ağrılarının şiddeti, gün geçtikçe daha da artıyordu. Öyle ki, artık ölümünü bekler oldu. Günlerce uykusuzluğun verdiği bir halsizlik içinde gözkapakları kapandı. Uyumağa başladı. Rüyâsında büyük bir nehirde yüzüyordu. Nehrin aşağı taraflarında bir köprü ve onun da aşağısında bir çağlayan vardı. Bu çağlayandan canlı bir kimse aşağı düşse, normalde parça parça olurdu. Akan sular onu sürükleye sürükleye köprüye doğru götürüyordu. Eğer köprüde tutunacak bir yer bulamazsa, çağlayandan aşağı düşecekti. Bütün gayretine rağmen köprüye tutunamadı. Büyük bir korkuya kapıldı. Çağlayanın başına geldiği an, bir el onu tutup kenara çekti. Ölümden kurtulmuştu. Elin sâhibine baktığında, zamânın en meşhûr âlimi ve velîsi olan hocası Abdülvehhâb-ı Şa'rânî'yi gördü. Ona tebessüm ediyordu. Uyandığında da hastalığının geçtiğini, hiçbir derdinin kalmadığını gördü.

DÖRT HAK MEZHEP

Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri Şâfiî mezhebi fıkhında zamânının en büyük âlimi idi. Devrinde bâzı câhil din adamlarının Hanefî mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe'ye ve talebelerine dil uzatanlara şiddetle karşı koyardı. Böyle düşüncelere kapılan bir talebesine şöyle nasîhat etti:

Ey kardeşim! İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'ye ve onun mezhebini taklid eden fıkıh âlimlerine dil uzatmaktan kendini koru! Câhillerin sözlerine ve yazılarına aldanma! O yüce imâmın ahvâlini, zühdünü, verâsını ve din işlerindeki ihtiyâtını, titizliğini bilmeyen, dinde değişiklik yapanlara uyarak, onun delilleri zayıftır dersen, kıyâmette onlar gibi felâkete sürüklenirsin. Sen de benim gibi, Hanefî mezhebinin delillerini incelersen, dört mezhebin de sahîh olduğunu anlarsın! Mezheblerin doğru olduğunu, öğle güneşini görür gibi, açık olarak anlamak istersen, Ehlullah yoluna sarıl! Tasavvuf yolunda ilerleyerek ilminin ve amelinin ihlâslı olmasını başar. O zaman, İslâmiyet bilgilerinin kaynağını görürsün. Dört mezhebin de, bu kaynaktan alıp yaydıklarını, bu mezheplerin hiçbirinde, İslâmiyet dışında hiçbir hüküm bulunmadığını anlarsın. Mezhep imâmlarına ve onları taklid eden âlimlere karşı edebli, terbiyeli davrananlara müjdeler olsun! Allahü teâlâ, onları kullarına saâdet yolunu göstermek için rehber, imâm eyledi. Onlar, insanlara Allahü teâlânın büyük ihsânıdır. Cennet'e giden yolun öncüleridirler.

1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.6, s.218
2) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.372,374
3) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.641,642
4) El-A'lâm; c.4, s.180
5) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.134
6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; 392,393,396,398,422,518,519,526,657,674,750,924,97 8
7) Fâideli Bilgiler; s.143,147,148,149,155,156,157
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.191
__________________
Görmek değilmiş görmek
Bulmak değilmiş bulmak
Evliya'ya gönül vermek
Rengine boyanmak imiş..
Ahmed Sârbân K.S.


-Sözün çoğu bizlik ve benlik davasıdır. Mevlana Hz.

Konu fefirru tarafından (25.11.09 Saat 06:32 PM ) değiştirilmiştir.
fefirru isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 25.11.09, 04:59 PM   #2
iraz
Genel Sorumlu
 
iraz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Mar 2005
Nerden: Gönülden gönüle
Mesajlar: 4.645
Tesekkür: 1.526
740 Mesajına 1.074 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 15
iraz will become famous soon enoughiraz will become famous soon enough
Standart Cevap: Kutbu'r-Rabbani İmam Abdulvehhab Şarani K.S.

Çok uzun bir yazı abi. Biraz özetleyip verirseniz istifade ederiz inşaallah.
__________________
Alçakça söylenen bir söze karşılık vereyim deme,
çünkü o sözün sahibinde onun gibi daha nice sözler vardır.
Cevabınıza yine onlarla cevap verirler.

HZ. ALİ (ra)
iraz isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 25.11.09, 06:28 PM   #3
fefirru
 
fefirru - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 257
Tesekkür: 0
101 Mesajına 234 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 7
fefirru is on a distinguished road
Standart Cevap: Kutbu'r-Rabbani İmam Abdulvehhab Şarani K.S.

Alıntı:
iraz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Çok uzun bir yazı abi. Biraz özetleyip verirseniz istifade ederiz inşaallah.
Haklısınız değerli kardeşim ,önemli yerleri kırmızıya çevirmek aklıma gelmedi.Aslında kıymetli ,sağlam ilmi eserleri tanıma bakımından ilk paragrafı komple okumayı tavsiye ederim.İmam-ı Şarani hz.lerinin Uhudul Kubrasını herkese tavsiye ederim,dinin inceliklerini öğrenme bakımından harika bir eser.Bedir yy tercüme etmiş.
__________________
Görmek değilmiş görmek
Bulmak değilmiş bulmak
Evliya'ya gönül vermek
Rengine boyanmak imiş..
Ahmed Sârbân K.S.


-Sözün çoğu bizlik ve benlik davasıdır. Mevlana Hz.
fefirru isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
abdulvehhab, kutburrabbani, İmam, Şarani


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
İmâm-ı Rabbânî kolcu Mektubat-ı Rabbani 45 05.01.10 11:29 PM
İmam-ı Rabbani (K.S.) Gün¥üzü™ Kitap tanıtımları 0 23.05.09 09:47 AM
İmam-ı Şarani’ye göre Kadir gecesi bu gecedir asrisaadet MUBAREK GÜNLER 0 20.09.08 03:45 PM
Mektubat İmam-ı Rabbâni (c.1, m.92) asrisaadet Mektubat-ı Rabbani 0 17.09.08 06:01 PM
İmâm-ı Rabbânî MustafaSelman İlim Adamları 1 19.03.06 09:28 PM


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283