Geri git   ForumAnkebut İslami sohbet,Kuran,Tefsir,Fıkıh,Tasavvuf,Risale Paylaşım Merkezi... > EDEBİYAT VE KÜLTÜR-SANAT > Kültür-Sanat > Kitap tanıtımları
Kayıt ol YardımBağış Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Kitap tanıtımları Kitap tavsiyeleriniz...

Yeni Konu aç  Cevapla
Seçenekler
Okunmamış 18.08.10, 01:23 PM   #1
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Kelama Dair Eser İncelemeleri

Kelam Allah’ın zatından sıfatlarından, fiillerinden bilhassa birliğinden bahseden bir ilimdir.
forumankebut.net - Kelama Dair Eser İncelemeleri
Kelam ilminin gayesi; doğru yolu arayanları irşad etmek, imanı tahkiki mertebesine çıkarmak ve inanç esaslarını batıl düşüncelerden muhafaza etmektir.

Ulema bu alana dair birçok eser yazmış ve istifademize sunmuştur. Biz de bu bölümde bu eserlerin tanıtımını yapalım.

“Bütün kitaplar, tek bir kitabı daha iyi anlamak için okunur.”

Eserleri tanıtırken sağlam kaynaklardan yararlanarak tanıtmayı ihmal etmeyelim.

-----

Forumda hazırlamaya çalıştığımız kitap tavsiyeleri ve tanıtımlarının ana sayfası -ilk mesajda diğer linkler de yer almakta-:

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]

Konulara katkılarınız bekliyor, konuların O'nun rızası istikametinde istifadeye medar olmasını diliyoruz ...

Not: Kitap tanıtımı ile ilgili yazılarımızın kaynak göstermek suretiyle paylaşılmasında herhangi bir mahzur bulunmamaktadır.


Konu hakancayir tarafından (30.06.11 Saat 11:36 AM ) değiştirilmiştir..
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 19.08.10, 03:54 PM   #2
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Fıkh-ı Ekber, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe

Fıkıh, insanın lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir. İslam bilginleri fıkhı böyle tarif etmişlerdir. Lügat anlamı anlayış ve salim aklın gereği anlamını vermiştir. Fıkh-ı ekber ise en büyük ve en önemli fıkıh demektir. Din dilinde fıkıh, ibadet, ahlak ve hukuk olarak ele alınmıştır. İnsanın yaratılış amacı olan ve insan için en çok ihtiyacı olan husus ise Allah’ı tanımak ve ona iman etmektir. Bu sebeple en büyük fıkıh, yani “Fıkh-ı Ekber” imana ait bilgilerdir.

“Fıkh-ı Ekber” Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe (ö. 150/767)'nin itikâda dair kısa ve özlü eseridir. Bu risale İman hakikatlerinden ve imanın esaslarından bahseder. İmam-ı Azam hazretlerinin amele taalluk eden fıkhî görüşlerini talebelerinden İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed kitaplaştırmışlardır. İmam-ı Azam kendi eli ile talebelerine yazdığı risaleler ise imanın esaslarından ve Allah katında makbul bir imanı kazanmanın öneminden bahsetmektedir.

İslam bilginleri “Fıkhu'l Ekber" kesin olarak İmam Âzam'a aittir ve ehlisünnet akidesinin temel kitabıdır” demişlerdir. (İmam Fahrü'l İslâm Pezdevî, Usûlü'l-Fıkh, I: 8; İbnü'n-Nedîm, Kitâbü'l-Fihrist, I:204) Ayrıca el-Fıkhü'l Ebsât, Kitâbü'l Âlim ve'l Müteallim, Kitâbü'r Risâle, el- Vasiyye, el-Kasîdetü'n Numâniye, Marifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l-İmam Ebî Hanife adlı eserler de imamdan rivâyet edilmiştir.

Fıkıh, Mecelle'de "şer'î amel; meseleleri bilmek" (madde, I) şeklinde tarif edilmişse de Ebû Hanife devrinde, çeşitli ilimlerin henüz bağımsızlığını kazanmadığı bir dönemde fıkıh, kelâm ilmi ve inanç esaslarını da içine alıyordu. Eser bu yüzden "el-Fıkhu'l-Ekber (En Büyük Fıkıh)" adını almıştır. Fıkh-ı Ekber'i, Aliyyü'l-Kârı, Ebû Hanife'nin diğer eserlerindeki düşüncelerini bir araya getirerek ve Fahruddin er-Râzı, Taftazanî, Konevî gibi bilginlerin fikirlerinden de yararlanarak şerh etmiştir.

İmam-ı Azam hazretleri şöyle der: “Fıkh-ı Ekber iman ilmidir. İman ilmi ise ehl-i kıbleden hiç kimseyi küfür ile ittiham etmemek, imandan uzaklaştırmamak, ma’rufu emretmek ve münkerden nehyetmek, insan için takdir olunanın mutlaka ulaşacağına inanmak, peygamberimizin (sav) sahabelerinden hiçbirisini ayırmadan hepsinin hak ve hidayet üzere olduğunu kabul etmek, hepsini sevmek ve aralarındaki ihtilafları ise Allah’a bırakmaktır.”

Fıkhı ikiye ayıran İmam-ı Azam “Dinde fıkıh İman İlmidir. Amelde fıkıh ise ilmihal bilgileridir. Dinde fıkıh olan iman ilmi, amelde fıkıh olan ilmihal bilgilerinden üstündür. İlmihal bilgileri de diğer bilgilerden üstündür. Fıkhın en faziletlisi imanı, şeriati ve sünnetleri bilmektir” der.

Bundan dolayıdır ki Bediüzzaman hazretleri dinin iman yönüne önem vererek “Ben bütün mesaimi iman üzerine teksif ettim” derken, Bediüzzaman’ın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp “İlimlerin şahı ve padişahı iman ilmidir” demiştir.

Fıkh-ı Ekber'de yer alan akîde esaslarını şöyle özetleyebiliriz:

Bir yükümlüyü mümin hâline getiren iman esasları şunlardır: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak, Allahü Teâlâ zatında birdir. Fakat bu birliği sayı bakımından değil, ortağı bulunmaması bakımındandır (el-İhlâs, 112/1-5; el-Cin, 72/3; Enbiyâ, 21/22). Allah'ın yarattığı şeylerden hiçbir varlık ona benzemez (eş-Şûra, n/l 1). Allâh'ın geçmişte, gelecekte zatı ve fiilî sıfatları vardır. Hayat, kudret, ilim, kelâm, semî*, basar*, irade zatı sıfatlardır. Yaratma, rızık verme, ilk başta yaratmak, eşsiz bir şekilde yaratmak, Allah'ın sanatı; diriltmek, yok etmek, büyütmek, üretmek eşyaya şekil vermek ise fiilî sıfatlardandır. Allah'ın isim ve sıfatları sonradan yaratılmış olmayıp ezelîdir. Allah'ın kelâmı olan Kur'an, yaratılmış değildir. Mûsa peygamber ve başkalarının sözleri ise yaratılmıştır Allahü Teâlâ cisimsiz, cevhersiz var olan bir şeydir. Allah'ın sınırı, zıddı ve benzeri yoktur (el-Bakara, 2/22; eş-Şûra 42/11), Allah'ın eli ve yüzü vardır. Ancak biz bunların keyfiyetini bilemeyiz (el-Kasas, 28/88; er-Rahmân, 55/27; el-Leyl, 92/20; el-Feth 48/10; Sa'd 38/75; Yâsin, 36/83; el-Mâîde, 5/116; el-Bakara 2/1 15).

Allahu Teâlâ eşyayı, hiçbir şey olmaksızın maddesiz olarak yaratmıştır. (el-Fâtır, 35/1; ez-Zümer, 39/62). Dünyada ve ahirette Allah'ın dilemesi, kader, kaza, bilgi, yazgı ve levh-ı Mahfûz'da yazısı olmaksızın hiçbir şey var olmaz. Ancak Allah'ın kaderi yazması vasıf şeklinde olup, hüküm tarzında değildir. Meselâ, "Hasan cehennemliktir", yazısı bir hüküm iken, "Hasan dünyada kendi iradesiyle kötü yolu tercih edip, kötü ameller işleyecek ve bunun sonucunda cehenneme girecek" yazısı, vasıf şeklinde yazmadır.

Allah, insanları küfür ve imandan boş olarak yarattı, sonra onlara emir verip muhatap kıldı. Küfre düşen, kendi işiyle kâfir olur. Allah ondan yardımını keser. İman eden de kendi fiil, ikrar ve tasdiki ile iman eder. Allah ona yardım edip, imanda muvaffak kılar. O, yaratıklarından hiçbirini küfür veya imana zorlamamıştır. İman ile küfür kulun kendi işleridir; İnsan fiilinin yaratıcısı gerçekte Allâh'tır (ez-Zümer, 39/62; en-Nahl, 16/17; es-Sâffât, 37/962. Kulların bütün fiilleri Allah'ın dileme, bilgi, kaza ve kader ile meydana gelir. Tâat ve ibâdetlerin hepsi Allah'ın emri, sevme, rıza, bilgi, dilemesi, kaza ve kader ile sabit olur. Kötülükler de aynı şekilde meydana gelir. Allah kötülüğü yaratmakla birlikte, ondan razı değildir (el-Kasas, 28/68; Alû İmrân, 3/32, 76, 134; el-Bakara, 2/222).

Bütün peygamberler büyük veya küçük günah işlemekten, küfre düşmekten ve çirkin işlerden korunmuşlardır.

Hz. Muhammed Allah'ın elçisidir. Peygamberi ve kuludur. Hadiste "Hristiyanların İsa (a.s.) 'yı övdükleri gibi beni övmeyin. Allah'ın kulu ve elçisi, deyin" (Buhâri, Enkiyâ, 48, Ahmet b. Hanbel, I, 23) buyurulur. Hz. Peygamber putlara tapmamış, Allah'a kesinlikle eş koşmamış, küçük ve büyük hiçbir günah işlememiştir. Sadece bazı davranış tercihlerinde uyarılmıştır. Şu ayette bu manayı görmek mümkündür: "Allah seni affetti. Onlara niçin izin verdin?" (et-Tevbe, 9/43).

Hz. Peygamber'den sonra insanların en faziletlisi Hz. Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali (r.anhüm)'dür. Hz. Peygamberin sahâbelerini yalnız hayır ile anarız. Büyük günah işleyen kimse, bu günahın helâl olduğuna inanmadıkça dinden çıkmaz, Mümindir.

Mestler üzerine mesh etmek sünnettir. Ramazan ayında teravih namazı kılmak sünettir. Fâsık imamın arkasında namaz kılmak caizdir. Fâsık, mümin olarak dünyadan ayrılırsa ebedî cehennemde kalmaz. Hadiste "Günahından tövbe eden, günahsız gibidir" (İbn Mâce, II, 1420; Zühd, H. No 4250). "Allah, kulundan tövbesini kabul eden ve kötülüklerini affedendir" (eş-şûrâ, 42/25).

Peygamberlerin mucizeleri ve evliyânın kerâmeti haktır. Mucize, peygamberlik iddiasında bulunan kişinin davasını doğrulamak için gösterilir. Ölüyü diriltmek, az olan suyu çoğaltmak gibi. Ümmetin kerâmeti, uyduğu peygamber'in kerâmetidir. Veli, taatlara devam eden, kötülüklerden sakınan, dünyevî lezzet, şehvet, gaflet, oyun ve eğlencelere dalmaktan yüz çeviren, Allah'ı ve sıfatlarını tanıyan kimsedir. Hz. Ömer'in Medine'de minber üzerinde iken Nihavend'te yerde askerlerini görmesi, Hâlid b. Velîd'in zehiri içtiği halde, bundan bir zarar görmemesi kerâmet kabilindendir (Aliyyü'l-Kârı, Fıkh-ı Ekber Şerhi, Terceme, Y. V. Yavuz, İstanbul 1979, s.191). İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarında görülen olağanüstü hallere mucize veya kerâmet denilmez. Bunlara, ihtiyaçların giderilmesi denir. İblis'e yeryüzünde mesafe katetme yetkisinin verilmesi, Firavun'un emriyle Nil Nehri'nin dilediği yöne akması (ez-Zuhruf, 43/51) bu niteliktedir. Cenâb-ı Hak onlara bu yardımı küfür ve azaplarının artması için yapar.

Kaynak:
Hamdi DÖNDÜREN ( [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] )
M. Ali KAYA ([Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] )

----
Fıkh-ı Ekber, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe
Eserin Türkçe Tercümeleri:
İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Eserleri, Ter: Doç. Dr. Abdulvehhab Öztürk, Şamil Yayınları (Eserde İmam- Azam’ın diğer eserleride derecedilmiştir. Sorularlaislamiyet, metin ve şerhi ile beraber tercümenin olduğunu söyleyerek bu tercümeyi tavsiye etmektedir.)
Fıkhı Ekber (Aliyyül’Kari), Ter: Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Yayınları
Fıkhı Ekber Şerhi (Aliyyül Kari), Ter: Hüseyin S. Erdoğan, Hisar Yayınları (Eser, yayınevi tarafından Dr. Abidin Dönmez ve Ömer Dönmez’e inceletildikten sonra neşredilmiştir.)


Konu hakancayir tarafından (19.08.10 Saat 03:59 PM ) değiştirilmiştir..
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 19.06.11, 02:59 PM   #3
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

El-Akîdetü't-Tahâviyye, İmâm Tahâvî

Akidetu’t-Tahâviyye, dördüncü hicri asrın başlarında Ehl-i sünnet akidesini savunan Ebû Cafer Ahmed b. Muhammed b. Seleme b. Selâme b. Abdulmelik el-Ezdî et-Tahâvî tarafından kaleme alınan küçük bir akide risalesidir. Tahâvî, Mısır’ın Tahâ isimli bir beldesinden olup, Hanefi fıkhı ve akidesi üzerinde derinleşmiş bir İslâm âlimidir. İbn Nedim Fihrist’inde Akîde’sinden başka fıkha dair birçok eserinden bahseder. İlim ve zühd yönünden zamanının yegânesi olduğu da aynı kaynakta belirtilmektedir.

Akidetu’t-Tahâviyye diğer adıyla Beyanu’s-Sünne ve’l-Cemaa içeriği ve anlatım tarzıyla henüz kelâm üslubuna bürünememiş, Ehl-i sünnet selef akidesini özetlemektedir. Eser Ehl-i sünnetçe inanılması zaruri görülen esasları özgün ve oldukça veciz ifadelerle tartışmaya yer vermeksizin ortaya koyar. Tahâvî’nin bu eseri İmam-ı Azam’a atfedilen inanç esaslarını ilk defa doğru bir şekilde belirleyen eserlerden olması hasebiyle de özel bir değeri haizdir.

Müellif Tahâvî'nin ifadesiyle Hanefî mezhebinin üç büyük imamının, İmâm-ı Azam Ebu Hanife Numan b. Sâbit, İmâm Ebû Yusuf ve İmâm Muhammed eş-Şeybânî'nin görüşleri çerçevesinde Ehl-i Sünnet itikadını anlatmak üzere telif edilmiş bir akide kitabıdır. İslâm inanç esaslarını çok özlü ifadelerle ele alan, şiirimsi bir kıvamda anlatan önemli bir kaynak eserdir… Kendisinden sonraki dönemlerde yüz yıllar boyu, sadece Hanefîlerin değil; kendisini Ehl-i Sünnet olarak tanımlayan bütün çevrelerin referans saydığı kitaplardandır.

Ebu Cafer et-Tahâvî’nin bu risalesinde hemen hemen akâid problemlerinin çoğuna temas ettiğini söyleyebiliriz. Tahâvî’nin akidesinde, eşyanın hakikati, ilim elde etme yolları ve âlemin mahiyeti gibi konulara temas edilmemiştir. Bunun sebebi akaid yazarının yaşadığıçağda anılan konuların tartışılmadığıyla izah edilebilir.

Akâid metninde görülen en belirgin özelliklerden birisi de, ele alınan konuları Kur’an-ı Kerim’den alınan delillerle desteklemesidir. Tahâvî işlediği konuların izahını yaparken Kur’an ve sünnetin dışında başka bir delil kullanmamıştır. Tahâvî akaidinde konuları işlerken kısa ve özlü ifadelerle Ehl-i sünnet’in selef akidesini açıklayıp, yorumlarken diğer fırkaların görüşlerine değinmemiştir. Bununla birlikte o eserinin sonunda Müşebbihe, Cehmiyye, Cebriyye, Kaderiyye, Rafıza (Şîa) vb.nın görüşlerinden koruması için Allah’a niyazda bulunmaktadır. Çünkü onları reddedilmiş ve hevâ mahsulü görüşler alarak değerlendirmektedir.

el-Akîdetü't-Tahâviyye Eşarîler, Mâtürîdîler, hatta Selefîler… Kendini Ehl-i Sünnet olarak tanımlayan bütün çevrelerin üzerinde ittifak ettiği bir metindir. Aşırı selefilerin çarpık metodlarıyla bu eseri de eleştirdiği görülmektedir. Günümüzde kendilerini Selefî olarak tanımlayan çevreler de el-Akîdetü't-Tahâviyye'ye bigâne kalamamaktadır. Bu kitap üzerine yapılan şerh, talik, tahkik, tehzip çalışmalarının çoğunu Selefîler yapmıştır. Bunlardan bir tanesi el-Akîdetü't-Tahâviyye'de geçen ilmî kavramları ele alan, bunları açıklayan ve el-Akîdetü't-Tahâviyye okumalarına başlamadan önce talebeye belirli bir seviye kazandırmayı hedefleyen bir çalışma. Dr. Muhammed b. Abdurrahman el-Humeyyis'e aittir. Bu zatın ayrıca Hanefî mezhebi imamı İmam-ı Azam'ın itikadî görüşleri üzerine özel çalışmaları var. İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin itikadî görüşlerini ele alan hacimli bir çalışma. Yazar Selefî meşreplidir. (Selefi meşrepli çalışmalara belli ilmi seviyeye gelmeyenlerin bakmasını tavsiye etmiyoruz)

Bu akaid risalesi üzerinde birçok şerhler yapılmıştır. Bu şerhler arasında en fazla bilineni Ebu’l-İzz (ö.792/1390)’in yaptığı Şerhu’t-Tahaviyye olmuştur. Bununla beraber bu şerhin sorunlu olduğu söylenmektedir. (bkz. bkz. [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] )

Ez cümle söylemek isteriz ki: hem bir başlangıç olması açısından, hem de güvenilirliği açısından, sık sık Kur’ân ayetlerine atıfta bulunması cihetiyle Tahâvî akidesi kendini Ehl-i Sünnet olarak tanımlayan bütün çevrelerin kabul ettiği, benimsediği, vazgeçemediği, yüzyıllar boyu Ehl-i Sünnet itikadının özlü bir anlatısı olarak kabul ettiği bir kitaptır.

Kaynak:
Talha Hakan Alp, El-Akîdetü't-Tahâviyye ve İtikâdî İhtilaflara Giriş http://www.darulhikme.org.tr/default.asp?sf=icerik&haberid=269&ktg=17&mad=El-Akîdetü't-Tahâviyye ve İtikâdî İhtilaflara Giriş, Ekleme zamanı: 23.03.2009
Selim Özarslan, Es-Sevâdü’l-A’zam İle el-Akidetu’u-Tahâviyye’nin İçerik Açısından Karşılaştırmalı Bir Tahili, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, c.12, sayı 2, s.439-458, 2002
---
El-Akîdetü't-Tahâviyye, İmâm Tahâvî
Eserin Türkçe Tercümeleri:
1- Ali Nar, Akâid Risâleleri, Beyan Yay. (Kitabın içinde eserimizin tercümesi de verilmiştir)
2- Hakan Talha Alp’in Akaid-Kelam seminerinde eserimizden yararlanmıştır. İlgili seminere darulhikme.org.tr sayfasından ulaşılabilir.
3- İmam İbn Ebi 'l-`İzz’in şerhi tercüme edilmiş olsa da, Tahavî’nin demediği şeyleri de anti parantez olarak kitaba sokuşturarak kendi düşüncelerini yaymaya çalıştığı söylenmektedir. bkz. [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 20.06.11, 07:07 PM   #4
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Kitâbü’t-Tevhid, İmam Ebu Mansûr el Maturîdî

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, bugünkü Özbekistan'ın sınırları içinde yer alan Semerkant şehrine bağlı Mâtürîd mahallesinde doğmuş ve aynı şehirde vefat etmiştir (238/852-333/944).

İmam Mâtürîdî'nin yaşadığı bölge önceleri Abbâsî Devleti’ne bağlı iken, Mütevekkil-Alellah döneminde başta doğu bölgesi olmak üzere birçok yönetim merkezi idareden ayrılmıştı. İmam Mâtürîdî'nin yaşadığı bölge ve çevresine Sâmânîler hakim olmuştu. Bu dönemde çeşitli alanlarda yetkin âlimlerin yetişmesi için gerekli zemin devlet eliyle hazırlanmıştı. İmam Mâtürîdî böyle bir ortamda ilim tahsil edip eserler vermiştir.

İmam Matürîdî, İmam Ebü’l-Hasan el-Eş’arî ile birlikte Ehl-i Sünnetin kelâm akîdesini sistemleştiren, Hz. Peygamber ve ashabının İslâm'ın temel konularına dair anlayışlarını savunup müslümanlar arasında yerleşmesine çaba gösteren, ayrıca Mu’tezile, Şîa ve benzeri fırkalarla aşırı görüşleri sebebiyle mücadele etmiş olan büyük bir İslâm âlimidir. Bu iki âlim akıl-nakil ilişkisindeki mutedil tutumları dolayısıyla dikkatleri çekmiş ve geniş kitleler tarafından kabul görmüştür. Ehl-i Sünnet akımının bu seçkin iki imamı arasında bazı görüş farklılıkları da bulunuyordu. İmamlarının görüşlerini sistemleştiren Eş’ariyye kelâmcıları nakli esas alıp onu akılla desteklerken, Mâtürîdî akaidi, özellikle akıl sahasına giren konularda naklin ışığı altında akla itimat etmiştir.

İslâm dünyasında hicri ikinci asırdan itibaren bir taraftan akla dayanan felsefî ilimler tercüme ve te'lif yoluyla yayılırken, diğer yandan yine akla ehemmiyet veren Mu'tezile ortaya çıkmış ve akaid görüş ve kanaatlerini yaymaya başlamıştı. Nakle bağlılığı ve teslimiyeti şiar edinen selef akidesi bu yeni cereyana karşı pek başarılı olamıyordu. Halife Memun Mutezileyi resmi devlet görüşü yapması ile bu mezhep yaygınlaşmaya başlamıştı.(218/833) Buna karşılık İslâm dünyasında usül-üddin konusunda yeni izah tarzlarına ihtiyaç vardı. Bu yeni izah tarzları nakle bağlı kalmakla birlikte akla da ehemmiyet verecek selef metodu ile Mu'tezile mezhebinin iyi yanlarını birleştirmeliydi. Bu yeni ihtiyacı karşılayan "ehl-i sünnet ilmi kelâmı" nı oluşturan, Maveraünnehir'de Ebu Mansur el-Matüridi ve Irak'ta Ebu Hasan el-Eşari (324/946) olmuştur.

İmam el-Matüridî tahsilindeki ilmi silsile itibariyle İmam-ı Azam Ebu Hanifi'nin görüşlerine ve onun mezhebine uyarak nakil yanında akla da büyük önem veren tutumunu benimsemiştir. Gerek Semerkant'ta ve gerekse civarında muhtelif fırka ve mezhep ricaliyle giriştiği münazara ve mücadelelerde büyük başarılar elde etmiştir.

İmam Matüridî, Karamitiler, Şiiler ve Mu'tezile mezhebiyle mücadele etmiştir. Mücadelenin en büyük bölümünü Mu'tezile'ye karşı yaptığı münazaralar teşkil etmiştir. Çağdaşlarından Ebu'l-Kasım Abdullah el-Ka'bi (vefatı: 317/929) Bağdat'ta Mu'tezile akımının başıydı. Matüridî Kitap el-Tevhid adlı eserinde Ka'bi'nin görüşleriyle mücadele etmiştir.

Ebü Hanîfe çizgisinde ve Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'ye nispetle kurulan Mâtürîdîyye mezhebi, tek başına bütün Müslümanların yarısını kendisine bağlamayı başaran bir ekoldür. İmam Mâtürîdî'nin Kitâbü’t-Tevhîd’i bu ekolün temel kitaplarından biridir. Ebû’l-Muîn en-Nesefî ve Ebû’l-Yusr el-Pezdevî tarafından “Kitâbu’t-Tevhîd” olarak isimlendirilen eser, Keşfü’z-Zünûn ve Hediyyetü’l-Ârifîn’de ise “Kitâbu’t-Tevhîd ve İsbâtü’s-Sıfât” şeklinde geçmektedir. Kitaptaki “Mâturîdî diyor ki” “Fâkih Mâturîdî diyor ki” gibi ifadeler, kitabın bizzat Mâturîdî’nin kaleminden çıkmamış, talebeleri veya takipçileri tarafından kaleme alındığı gibi bir intiba vermektedir.

Kitabü’t-Tevhîd, Mâturidî’nin kelâmî görüşlerini derli toplu ifade etmesi yanında, hem mezhebin temel kitabı niteliğindedir hem de başta Mu’tezile olmak üzere çeşitli mezhep, fırka, dinî inanç ve felsefî anlayışlara dair en eski kaynaklardan biri durumundadır. Buna rağmen Kitâbü't-Tevhîd’in başta Mâtürîdîyye mensupları olmak üzere ilim adamları tarafından yeterince bilindiğini söylemek mümkün değildir

İmam Mâturîdî’nin en önemli eseri olarak kabul edilen Kitâbu’t- Tevhîd’ in bilinen tek nüshası Cabridge Üniversitesi Ktb., nr. Add.3651 de bulunmaktadır. 1970 yılında bu ilk nüsha, Fethullah Huleyf tarafından yaklaşık 58 sahife gibi geniş bir ön sözle neşredilerek, ilim dünyasına, özellikle bu alanda çalışan araştırmacılara büyük bir hizmet sunulmuştur. Huleyf’in basımını yaptırdığı bu eserin içerdiği hatalarla
alakalı ciddi eleştiriler yapılmaktadır. Bu eser Hüseyin Sudi Erdoğan tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek 1981 yılında basılmıştır. Fakat zaten üslup olarak zor anlaşılan eser ciddi tercüme hataları da eklenince daha da anlaşılmaz hale gelmiştir. Kitabü’t-Tevhîd, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu ve Dr. Muhammed Aruçi tarafından tekrar tahkik edilerek yayımlanmış (İSAM Yay. Ankara 2003), aynı tahkike dayanılarak Prof. Dr. Bekir Topaloğlu tarafından Türkçeye de çevrilmiştir. (İSAM Yay.Ankara 2002).

İmam Mâtürîdî’nin konuları incelerken takip ettiği usûl orijinal bir karakter arz eder. O’nun şekillendirdiği Sünnî ilm-i kelâm sonraki müellifler tarafından takip edilmiş ve onlara kaynaklık teşkil etmiştir. Kitâbü’t-Tevhîd plan, muhteva, üslûp ve istidlal şekli açılarından önceki ulemanın eserlerine benzerlik arz etmemektedir. Bu yönüyle Mâtürîdî’nin kendisinden sonraki kelâmcılara örnek teşkil etmesi ve sünnî kelâm eserlerinin ana planının Kitâbü’t-Tevhîd çerçevesinde oluşması açısından sünnî kelâmın önemli ilk temsilcisi olduğu söylenebilir.

İmam Mâtürîdî’nin konuları inceleme metodu, üslûbu ve geliştirdiği istidlâl şekilleri açısından kimlerden yararlandığı ve etkilendiği hakkında tahminlerin dışında bir şey söylemek mümkün değildir. İnanç konularına yaklaşımda kısmî anlamda İmam Ebû Hanife’den istifade ettiği bilinmektedir. Etkilerine gelince, kendi ekolüne mensup kelâmcılar arasında Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî, Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Nûreddin es-Sâbûnî gibi şahsiyetlere model teşkil ettiği şüphesizdir. Bazı Eş’arî kelâmcıların eserlerinde de Mâtürîdî’nin fikir ve istidlâllerine benzeyen düşüncelerle karşılaşılmaktadır.

Hanefî-Mâtürîdî ekolünün temel kaynaklarının başında yer alan ve Türk-İslâm düşüncesi açısından büyük bir önem taşıyan bu müstesnâ eserin yayınlanması ve okunması büyük önem arzetmektedir.

Kaynak:
Ebû Mansûr el- Mâtürîdi, Kitâbü’t-Tevhid Tercümesi, Ter: Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, İSAM Yayınları
[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
İbrahim Bıçakçı, İmâm el-Maturidî, Köprü Dergisi, sayı 66, [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
Kıyasettin Koçoğlu, Mâturidî’nin Mutezile’ye Bakışı, Doktora Tezi, Ankara 2005, s, 15-17
Osman Güven, Mâturîdî’de Allah-Âlem İlişkisi, Yüksek Lisans Tezi, Adana 2006, s.6
Emine Yarımbaş, Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944)’nin Kitâbü’t-Tevhîd’i ve
Türkçe Tercümesi Üzerine Bir Değerlendirme, [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]

Not: Eserin tanıtımında yararlandığımız kaynaklardan eserin tercümesindeki bilgilerle karşılaştırarak yararlandık. Bunu yapmamızda yazma zahmetinden kurtulma tembelliğimiz etkili olmuştur. Yoksa vermiş olduğumuz kaynaklardaki tüm ifadeleri okumadığımızdan onlar hakkında fikir beyan etmiyor, Kitâbü’t-Tevhid’i nazara veriyoruz. Konudaki alıntıları tam olarak yerli yerine oturtmadığımızdan (diğer incelemelerde olduğu gibi) özür diliyoruz.
---
Kitâbü’t-Tevhid, İmam Ebu Mansûr el Maturîdî
Eserin Türkçe Tercümeleri:
Ebû Mansûr el- Mâtürîdi, Kitâbü’t-Tevhid Tercümesi, Ter: Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, İSAM Yayınları


Konu hakancayir tarafından (20.06.11 Saat 07:11 PM ) değiştirilmiştir..
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 23.06.11, 03:07 PM   #5
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Makâlâtu’l-İslâmiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn, İmâm Ebu’l-Hasen Ali b. İsmail el-Eş’arî

İslâm Düşünce tarihinde, İmâm Ebu’l-Hasen el-Eş’arî’nin önemli bir yeri vardır. Çünkü ömrünün bir kısmını Mu’tezilî olarak geçirdikten sonra fikrî anlamda bir dönüşüm yaşayarak Sünnî kesime intisap eden Eş’arî, Mu’tezile ile özdeşleştirilip kötülenen kelâm metodunu Sünnî akîdeye tatbik ederek kendisinden sonra kelâmın Sünnî kesim tarafından dinî düsüncenin ifadesinde vazgeçilmez bir metodu haline gelmesine vesile olmus, yüzyıllar boyu İslam toplumunun önemli bir kısmının inanç
dünyasına yön veren Sünnî bir ekolün yani Eş’ariyye’nin imâmı olarak tanınmıstır. Kendisinden sonra fikirlerini sistemleştiren ve Eş’arîliği İslam dünyasında tesis eden Bâkıllânî, İbn Fûrek, Ebu İshâk el-İsferâyînî, daha sonraki dönemlerde Cüveynî, Gazâlî, Fahreddin Râzî ve Îcî gibi büyük kelamcılar yetişmistir. Tıpkı kelâmdaki bu gelismeler gibi, Sünnî câmianın uzak durdugu makâlât yazımı hususunda da, yazdığı Makâlâtu’l-İslâmiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn adlı eseriyle, kendisinden sonraki takipçilerine örnek olmuş, Bağdâdî, Ebu’l-Muzaffer el-İsferâyînî ve nihâyet Sehristânî gibi makâlât sahasının en güzel eserlerini yazan müelliflere önderlik etmistir.

İslam Mezhepleri Tarihi alanında arastırma yapanların öncelikli başvuru kaynağı makâlât türü eserlerdir. Bunlar içerisinde, İmâm Ebu’l-Hasen Ali b. İsmail el-Eş’arî (324/936)’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn” adlı eseri, ilmî metodu, tarafsız üslubu ve güvenilirliği gibi hususiyetleri sebebiyle seçkin bir yere sahiptir. İmam Eş’arî eserinin başında, taassup neticesinde muhaliflerinin görüşlerinde ilave, eksiltme veya çarpıtma gibi tasarruflarda bulunan makâlât yazarlarını, ilmî bir kişiliğe yakışmayacak bir tutum içerisinde olmakla elestiren Eş’arî, fırkaların ve kişilerin görüşleri hakkında ulastığı bilgileri sıkı bir inceleme ve tahkike tâbi tutarak aslına uygun bir şekilde aktarıp, sahanın en güvenilir kaynağı olmuştur.

İmam Eş’arî, Ehl-i Sünnet’e muhalefet eden İslam fırkalarından ve ihtilaflarından söz ettiği için, eserine Makâlâtü’l-İslâmiyyîn ve’htilâfü’l Musâllîn” ismini vermiştir. Ancak bazı kaynaklarda "İslâmiyyîn" yerine "Müslimîn" kelimesi yer almaktadır. Eserin ismi “Müslüman olduğunu iddia edenlerin görüşleri” anlamına gelmektedir. İmam Eş’arî’nin bu eseri, Mûtezilî olduğu dönemde mi yoksa Mu’tezile’den ayrıldıktan sonraki döneminde mi yazdığı hususunda bir takım görüşler olmakla birlikte eserin içerisindeki bazı ifadelerden yola çıkarak müellifin, bu eseri Mu’tezile’den ayrıldıktan sonraki bir zamanda kaleme aldığı söylenebilir. Nitekim İmam Eş’arî’nin, eserin bazı yerlerinde Mu’tezile’ye muhalefetini hissettirmesi bu kanaati desteklemektedir. Bunlardan daha da önemlisi İmam Eş’arî, Ehl-i Sünnetin temel görüşlerini sıraladıktan sonra “Onlara dair anlattığımız görüşlerine katılıyor ve bu görüşleri benimsiyoruz.” demekle kitabın telif dönemini bizzat kendisi açığa kavuşturmuştur.

Müellif eserinin başında, onu kaleme alırken, ele alınış amacını ve kullanmış olduğu yöntemi belirtmiş, bunu şöyle ifade etmiştir: “Din mensuplarını ve aralarındaki farkları öğrenmek isteyenlerin, mezhepleri ve fırkaları bilmeleri gereklidir. Mezhepler ve fırkalarla ilgili eser yazıp, onların görüşlerinden söz eden kişilerin, eksik anlatımlarda bulunduklarını, hasmının sözlerini aktarırken yanlışa saptıklarını, düşmanlarını kötülemek amacıyla bilerek yalan söylediklerini, ihtilaf edenlerin görüş ayrılıklarını aktarırken, doğru hareket etmeyip, onların sözlerine delillerini çürütecek ilaveler yaptıklarını gördüm. Hâlbuki bu yapılan, ilim sahiplerinin ve doğru ile yanlışı ayırt edebilen kimselerin yöntemi değildir. Bu şeyler beni, tanıtmak istediğim mezhepleri doğru bir şekilde açıklamaya, kısa tutmaya ve çoğaltıp uzatmamaya sevk etti.”

Müellifimiz gerçekten de, fırkaların görüşlerini aktarırken hiçbir müdahale, eksiltme veya eklentide bulunmayacağına dair ifadesine sadık kalmıştır. Nitekim eser, baştan sona kadar incelenecek olursa, müellifin kendisine ait yorumların sayısının on taneyi geçmediği görülecektir.

Makâlatü’l-İslâmiyyîn’i iki bölüm halinde incelemek mümkündür. Birinci bölümde müellif, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan hilâfet meselesindeki anlaşmazlıklara, Sıffîn Savaşı ve Hâriciler’in ortaya çıkışına kısaca temas eder. Bu görüş ayrılıklarından bahsettikten sonra Eş’arî, Müslümanların ayrılmış olduğu mezhepleri on grup halinde sıralar. Bu fırkalar: Şîa, Haricîler, Mürcîe, Mu‘tezile, Cehmiyye, Dırâriyye, Hüseyniyye, Bekriyye, Ashâbü’l Hadîs ve Küllâbiyye’dir. Bu mezhepler daha sonra kendi içinde alt kollara, varsa tâli kollara bölünmüştür. Örneğin, Şîa, Gâliyye, Râfıza ve Zeydiyye olmak üzere 3’e ayrılmış, daha sonra Şia’nın bu üç fırkası tâli fırkalara, bu fırkalar da daha küçük zümreler halinde tasnif edilmiştir. Müellifin sayı vererek yaptığı tasnife göre Şîa kırk beş, Haricîler on dokuz, Mürcîe on iki kola ayrılmıştır.

Yine eserin bu bölümünde Mu‘tezile’ye geniş yer ayrılmıştır. Basra ve Bağdat ekollerine temas edilmekle birlikte Mu’tezile’ye ait alt gruplardan söz edilmez. Mu‘tezile’nin tevhid, zât-ı ilâhiyyeye nispet edilen çeşitli sıfatlar, peygamberlerin ismet sıfatı, nübüvvet, kader ve buna bağlı meseleler, kebîre, emir bi’1-ma'rûf nehiy ani’l-münker gibi meseleler hakkındaki görüşleri izah edilir. Meselelerin işlenişi sırasında Mu‘tezile kelâmcılarının yanı sıra Abdullah b. Küllâb gibi şahıslara ve bazı filozoflara atıflarda bulunulur. Bunun yanında Mu‘tezile’nin bazı meselelerdeki ihtilaflarından da söz edilir. Bölümün sonunda da Cehmiyye, Dırâriyye, Hüseyniyye, Bekriyye, Nüssâk diye adlandırılan bazı aşırı tasavvufî gruplara temas edildikten sonra Ashâbü'l Hâdis ve Ehl-i sünnet'in genel görüşleri hakkında bilgi verilir ve bölüm, Ebû Muâz et-Tûmeni’ye ait bazı görüşlerin aktarılmasıyla sona erer.

Eserin ikinci bölümünde ise felsefi ihtilaflar, tabiiyyat ve ilahiyat meseleleri üzerinde durulmuştur. Cevher, araz ve cismin teşekkülü, hareket ve sükûn, evrenin yaratılmışlığı konuları ile başlanmıştır. Tekvin, beka-fena, insanın irade sıfatı, duyular ve idrak, kabir azabı, cin, şeytan, melek, sihir, söz vb. konulara temas edilir. Tahkim ve imamet meseleleri hakkında da kısaca bilgi verilmiştir. İkinci bölümde ele alınan meselelerin bir kısmı ilk bölümde de işlenmiş, bazı konuların farklı yönleri ile tekrar ele alınması, eserde tekrarların olmasına neden olmuştur.

Müellifimiz Eş’arî eserini kaleme alırken yetmiş üç fırka hadisinden bahsetmediği gibi, eserde fırkaların yetmiş üç veya daha fazla olacağına dair bir ifade de mevcut değildir. Herhangi bir konuda, -velev ki bu konu fer’i olsun- mensup olduğu zümreye muhalif kişileri ayrı bir fırka olarak ele almıştır. Bu sebeple Eş’arî ele aldığı mezheplerin birçoğuna isim bulamamıştır.

Eserde, mezhepler fırkalara ayrılmış, sıralanmış, fırkaların isimlendirme sebepleri, kime mensup oldukları ve mezhep kurucularının ne gibi iddialar ortaya attıkları ve mezhep mensuplarının ne gibi fikirlere sahip oldukları, onları muhaliflerinden ayıran diğer has fikirleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Bunun yanında müellif ele aldığı mezheplerin oluşum sebeplerinden bahsetmemiş, olayları sadece olduğu gibi anlatmıştır. Herhangi bir izah veya yorum yapmamış, bir kaç yer dışında kendi görüş ve eleştirilerine yer vermemiştir. Eser boyunca, Eş’arî’nin konulara hâkimiyeti aşikârdır. Özellikle Mu’tezile ile ilgili meselelerde, mezhebin içerisinde senelerini geçirmiş ve düşünce sistemini iyice kavramışbir zekanın izlerini sürmek mümkündür

Eserde sistematik bir tasnif söz konusu değildir. Ele alınan fırkaların ve bunlara ait fikirlerin tertibi de düzenli değildir. Bazen bir fırkayı anlatırken başka bir fırkanın görüşleri arada verilir. Bu ebeple eser de derli toplu değildir. Bu ve benzeri özellikleri sebebiyle, bir kısım mezhepler tarihi müellifleri, eserin iptidâîlik arz ettiğini belirtmişleridir. Her ne kadar Makâlât’ta fırka veya görüş tekrarları, tertip düzensizliği gibi telif eksiklikleri olsa da, eserin İslam mezhepleri tarihi açısından önemi büyüktür. Müellifin başta zikrettiğimiz mezhepler tarihi yazımına ilişkin üslup tarifine uyduğunu söyleyebiliriz. Eserini yazarken objektif bir metot kullanmış olay ve görüşleri olduğu gibi aktarmıştır. Eş’arî kullandığı bu metotla Ehl-i Sünnete mensup olduğu halde tarafsız kalan ve ilmi zihniyetten ayrılmayan ilk ve başlıca bilgindir.

İmâm Eş’arî, ilmî metodu, üslubu, verdigi bilgilerdeki güvenilirliği gibi hususiyetleri hâiz, sahanın en önemli referans kaynaklarından biri olan Makâlâtu’l-İslâmiyyîn’i yazarak makâlât geleneğinde gözde bir mevkiye sahip olmustur. Makâlât aynı zamanda sahanın en objektif eserlerindendir. Eş’arî, eser boyunca tarafsız üslubunu büyük ölçüde korumuştur. Erken dönemlere ait böyle bir eserin elimize ulaşması da ayrı bir kazançtır.

Kaynak:
Mehmet Haberli, Eş’ari’nin Makâlat’ında Hâricilerin Sınıflandırılması ve Öne Çıkan Görüşleri, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2006
Kadir Gömbeyaz, Makâlât Geleneğinde İmam Eş’arî, Yüksek Lisans Tezi, Bursa, 2005
---
Makâlâtu’l-İslâmiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn, İmâm Ebu’l-Hasen Ali b. İsmail el-Eş’arî
Eserin Türkçe Tercümeleri:
Ebû’l-Hasen el-Eş’arî, İlk Dönem İslam Mezhepleri (Makalâtü’l-İslamiyyîn ve İhtilafu’l-Musallîn), Çev: Mehmet Dalkılıç – Ömer Aydın, Kabalcı Yayınları

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 25.06.11, 01:22 PM   #6
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

el-Bidâye fî usûli'd-din, Nûreddin es-Sâbûnî

Ahmed b. Mahmûd b. Ebî Bekr Buhârâ'nın Hanefî ulemasındandır. Tabakât kitaplarında «el-lmâm» ve «Nûreddîn» lâkablarıyle anıldığı kaydedilmekte ise de kelam kitaplarında daha çok «Nûreddîn es-Sâbûnî» diye zikredildiği görülmektedir. Fahreddîn er-râzî (ölm. 606/1210) Buhârâ'da kendisine «en-Nûr es-Sâbûnî» denildiğini kaydeder. Sabun imal etmek veya satmak mânâsına gelen «es-Sâbûnî» nisbetinin menşei bilinmemektedir. Buhârâ'da yetişip vefat ettiği için «el-Buhârî» diye de anılır.

Nûreddîn es-Sâbûnînin nerede ve hangi tarihte doğduğuna dair sarih bir bilgiye sahip değiliz. Ancak kaynaklarda devamlı olarak kendisinin Buhârâ'ya nisbet edilişine ve hayatında her hangi bir irtihal kaydına rastlanmayışına bakılırsa onun Buhârâ'da doğup neş'et ettiğini söylemek mümkündür. Fahreddîn er-Râzî ile, tahminen H. 580 yılında vuku' bulan münazarası sonunda kendisinin artık ihtiyarlık devresinde bulunduğunu söylemesi, onun genç yaşta ölmediğini ve binâenaleyh. hicrî asrın başlarında doğduğunu gösterir. İmam Nûreddîn es-Sâbûnî’nin vefat tarihi mevzuunda kaynaklar ittifak halindedir, 16 Safer 580, Çarşamba günü, akşam namazı vakti. Bu tarih milâdî 30 Mayıs 1184'e tekabül eder. Buhâra'da «el-Kudâtu's-seb'a» kabristanına defnedilmiştir

Eser, Hanefiyye ve Mâtürîdiyye âlimlerinden Buhârâlı Nûreddin es-Sâbûnînin (ölm. 580/1184) «el-Bidâye fî usûli'd-din» isimli kitabı akaid kitapları arasında önemli bir yere sahiptir. Müellif Önce «el-Kifâye» adıyla hacimli bir eser yazmış, sonra bunu hulâsa ederek el-Bİdâye'yi meydana getirmiştir. Bu sebeple kitap takdire şâyân bir itinâ ve dikkat mahsûlü olmuştur.

Sâbûnîden bahseden bütün tabakat kitapları ittifakla el-Bidâye'yi zikreder, müellifin isminden sonra hemen “Sahibu’l-Bidaye”yi ilâve ederler. Sâbûnînin en çok şüyu" bulan eseri budur. Bunun sebebi her halde muhtasar oluşudur. Kendisi mukaddimesinde: el-Kifâye fil-hidâye kitabını bitirdikten sonra, bazı dostların, hacminin küçülmesi ve hıfzının kolay olması için el-Kifâye'yi ana hatlanyle ihtisar etmesini talebettiğini ve bunun üzerine bu işi yapmağa giriştiğini söyler.

Eser tetkik edildiğinde anlaşılacağı üzere klâsik Kelâm kitaplarının hemen bütün bahislerini ihtiva eden eserin dili sağlam, tertibi güzel, ifadesi açıktır. Müellif, kitabında Ehl-i sünnet ve Mâtürîdiyye görüşlerini isbat ve izah ettikten başka tarafların fikirlerini kısa ve öz olarak nakletmeye de muvaffak olmuştur. Gerek el-Bidâye, gerek onun şerhi mesabesinde bulunan el- Kifâye, diğer bazı müelliflerimizden başka Sa'düddîn Teftâzânînin de Şerhul-Akaid için başvurduğu temel eserler olarak göze çarpmaktadır

Kelâm iliminden başka sahalarda eser verdiği bilinmemesine, iddiasız ve mütevazi bir hayat yaşadığı için isminin fazla şöhret kazanmamasına rağmen eserlerinden bilhassa muhtasar olan el Bidâye´nin oldukça fazla istinsah edilmesi onun hüsnü kabul gördüğüne delâlet eder.

Klâsik kelâm kitaplarının hemen bütün bahislerini ihtiva etmiş, dili sağlam, ifadesi açık, tarafların fikirlerini kısa ve öz olarak nakletmeyi başarmış bu sâdık Mâtürîdî eser kelâm tarihinde kendine has, müstakil bir yer işgal etmeye lâyıktır.

Kaynak:
Nûreddin es-Sâbûni, Mâtüridiyye Akaidi, Ter: Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, D.İ.B. Yayınları Ankara 2005

---
el-Bidâye fî usûli'd-din, Nûreddin es-Sâbûnî
Eserin Türkçe Tercümeleri:
-Mâtüridiyye Akaidi, Ter: Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, D.İ.B. Yayınları

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 28.06.11, 08:35 PM   #7
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Metnu’l-Akâid, Necmüddin Ömer Nesefî

Akaid'de, İmam Mâtürîdî'nin yolunu takip edenlerin en meşhurlarından birisi, İbnü Muhammed Ebu Hafs Necmüddin Ömer En-Nesefî'dir. Ömer Nesefî, Hicrî 461 tarihinde Nesefde doğmuş, 537 tarihimle Semerkant'da vefat etmiştir.

Ömer Nesefî, çok meşhur bir Hanefi fakîhidir. Tefsir, Hadis, Kelâm, Fıkıh, Usulü Fıkıh, Nahiv, Lugat, Belagat ve Tarih ilimlerinde büyük bir ihtisası vardı. Fıkıh ilmini Ebu'l Yüsr Muhammed Pezdevî'den okumuştur. Malûmatının çokluğundan ve ilminin her tarafa yayılmasından dolayı, Ömer Nesefî'ye, Müftî's-Sekaleyn» (İns ve Cinnin müftisi) unvanı verilmiştir.

Rivayete göre, yüze yakın eseri vardır. Eserlerinden bazıları şunlardır: «Et-Teysîr fi't-Tefsir», «el-Manzume»; hadise ve fıkıha dairdir. «Kitabü'l-Mevakît», «Tılbetü't-Talebe»; fıkıh ıstılahlarına dairdir. «Tarih-u Buhara», «Kitabu'l-Kand fî ulemâi Semerkand» ve yirmi ciltlik «El-îş'âr bi'l-Muhtari mine'l-Eş'âr».

Eserlerinin en meşhurlarından birisi de « Metnu'l-akâid» veya « Akâidu'n-Nesefiyye» (Dini ve İslâmî akideler ri­salesi) diye meşhur olan üç sayfalık bir risalesidir. Aklî ve naklî delillerden tecrid edilmesi, itikadî konuların kısa fakat açık ve seçik cümlelerle gayet veciz ve beliğ bir şekilde ifade edilmesi Akâidu'n-Nesefîye'nin başlıca özelliğini teşkil eder. Çeşitli ilimlere dair binlerce sayfa tutan eserler yazan bir mü­ellifin, bu eserlerinden çok üç sayfalık küçücük bir risale ile meşhur olması dikkat çeken bir husustur.

Keşfu'z-zunûn'da Katip Çelebi Metnu'l-akâid'in, Ebu Muin Ne­sefî (öl. 508/1114) ye ait Tabsıretu'l-edille isimli eserin bir fihristi gibi olduğunu, çok haklı olarak ifade eder. Onun için Metnu'l akâid'e bakarak Ömer Nesefî'nin kelâm ve akâid ilmi konusundaki bil­gisi hakkında bir hüküm vermek doğru olmaz. Bu bakımdan Ömer Nesefî’nin kelamcı kişiliğinin Nesefî Akâid’inden tespit edilemeyeceği önermesi doğru olmakla beraber, onun kelam ilmindeki ihatasını başka yollardan araştırmadan kelam ilmindeki mevkiini itham edecek imalarda bulunmak yanlıştır. Sözgelimi bir terâcim kitabı olarak el-Fevâidü’l-behiyye’de Ömer Nesefî için müellif Leknevî “mütekellim” ünvanını kullanmaktadır. O dönemlerde bir kimsenin “mütekellim” unvanıyla anılması herhalde onun kelam ilmiyle sıradan bir alaka içinde olmadığını gösterir

Metnu'l-akâid, küçük ve basit bir ilmihal kitabı olarak görülse de ilmî yenilik ve değişiklik getirmediği söylense de; bu dönemde yazılan mübtedilerin temel bilgileri ezberlemesi için hazırlanan basit ders kitaplarına bakıldığında metnu’l akâid’i de böyle değerlendirmek gerektiği ve muhteva olarak akâid ilminde yeniliğin tahrife sebebiyet vereceği, bu sebeple devrin anlayışına göre eser yazma zorunluluğu bu iddiaları geçersiz kılmaktadır. Nesefî akaidinin şöhret kazanmasında Taftazânî'nin, Şerhu'I-Akâid diye tanınan eseri ve şerhi önemli rol oynadığını da söylemek gerekmektedir.

Metnu’l-Akâid, İslâm kültür müesseselerinin müstesna bir metni olmuştur. Osmanlı medreselerinde ve İslâm âleminin muhtelif yerlerinde ders kitabı olarak okutulmuş, okutulmakta olan , gerçek bir İslâm klasiğidir.


Kaynak:
İslam İnancının Temelleri Akaid, Ter: M. Seyyid Ahsen, Şerh:Aykut Edibali ve Bayrak Akademi, Bayrak Yayınları
Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid, Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları
Kelam İlmi ve İslam Akâidi Şerhu’l-Akâid İsimli Tercüme Üzerine, Talha Hakan Alp; Abdulkadir Yılmaz; Orhan Ençakar, [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]

---
Metnu’l-Akâid, Necmüddin Ömer Nesefî
Eserin Türkçe Tercümeleri: Eserin farklı tercüme ve şerhleri vardır.
-İslam Akidesi - Kelime Manalı Ömer Nesefi Akaidi, Ter-Şerh:Bekir Sırmabıyıkoğlu, Yasin Yayınevi
- İslam İnancının Temelleri Akaid, Ter: M. Seyyid Ahsen, Şerh:Aykut Edibali ve Bayrak Akademi, Bayrak Yayınları
-Nesefi Akaidi Tercümesi, Ter: A. Rıza Kaşeli, Enes-Sarmaşık Yay.

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 29.06.11, 10:33 AM   #8
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye, Sa'düddin Taftazânî

Sa'düddin Mesud b. Ömer’in (öl. 797/1395) meşhur kelâm âlimi îcî'nin talebesi ol­duğu söylenir. Horasan'da Nasa yakınında büyük bir kasaba olan Taftazan'da 722/1322 de doğmuş, 792 veya 793 veyahut da 797 de Serahs'ta vefat etmiştir. Taftazânî aslında Şafii ve Eş'arîdir, Fakat İbn Nüceym ve Ali Kari gibi bazı âlimler O'nu Hanefi göstermişler­dir. Bunun sebebi Taftazâni'nin hem Şafiî, hem de Hanefî fıkhına dair eser yazmış olmasıdır.

Nizamülmülk'ün 458/1066 da resmî devlet müesseseleri şeklinde yeni bir tarzda teşkilatlandırdığı medreselerde en çok Taftazânî'nin eserleri okunmuş, medrese zihniyetinin teşekkülünde ve asırlar bo­yunca devam etmesinde birinci derecede rol oynamıştır. Denebilir ki, medresenin ve medrese zihniyetinin hocası Taftazânî'dir. Medre­se, Taftazânî'den evvelki âlimlere o kadar ilgi duymamış, rağbet et­memiştir.

Dilbilgisine dair Şerhu't-Tasrifi'l-İzzî, belagata dair el-Mutavvel, Muhtasara'I-meânî, mantıka dair Şerhu'r-risâleti'ş-şemsiyye, Tehzibu'I-mantık ve'I-kelâm, yarısı mantık, yarısı kelâmdır), fıkıh usûlüne dair et-Telvih isimli eserleri bütün İslâm dünyasında asırlar boyu okunmuş ve her tarafta defa­larca basılmıştır.

Tanıtımını yapacağımız Şerhu’l-Akâidi Mâtürîdî kelâmcılardan olan Ebû Hafs Ömer b. Muhammed en-Nesefî’nin (ö. 537/1142) el-Akâid isimli eserinin Teftâzânî tarafından yapılmış şerhidir. Taftâzânî bu eseri 768 (1367) senesinde Harezm’de tamamlamıştır. İslâm dünyasında en çok yayılan ve rağbet gören eserlerden biridir. Her ne kadar eserde felsefî izahlara yer verilse de, felsefî görüşler içeren diğer akâid kitaplarıyla mukayese edildiğinde, müellifin emsallerine göre daha kolay anlaşılır bir üslup kullandığı görülmektedir. Bundan dolayı Şerhu’l-Akâid, İslâm dünyasının önemli medreselerinde ders kitabı olarak asırlarca okutulmuş ve bu sebeple eser, akâid ilminin ana kitaplarından biri sayılmıştır. Teftâzânî, eserde genellikle Eş’ârîliği savunmuş, ancak bazı tartışmalı konularda Mâtürîdiyye’nin fikirlerini benimsemiştir. Taftazânî, Şerhu'l-Akâid'de Sünnî olmayan İslâm mezheplerine karşı ise sert, katı ve müsamahasız bir tavır takınmıştır.

Eserin birinci bölümü, ön bilgilerden (dinî hükümler ve ilimler, kelâm ilminin doğuşu, eşyanın hakikati, kâinâtın ve maddenin mâhiyeti, burhân); ikinci bölümü, Allah’ın varlığından ve Allah’a imandan (Allah’ın selbî, sübûtî, ezelî, fiilî sıfatları, rü’yetullah, insan fiilleri, irâde, ecel, rızık); üçüncü bölümü, âhiret ahvâli ve âhirete imandan (âhirete iman, kabir hayatı, cennet, cehennem, kebîre, iman meseleleri); dördüncü bölüm, peygamberlik ve peygamberlere imandan (peygamberlere iman, mu’cize, meleklere iman, kitaplara iman, kerâmet); beşinci bölümü, hilâfet meselesinden; altıncı bölümü ise sahâbe, velî, kâhinlik, deccâl gibi konulardan bahsetmektedir. Eserin baskılarına, İstanbul 1297 (1879); Kalküta 1244 (1828); Delhi 1870; Leknev 1876; Cavnpur 1903; Kahire 1297 (1879) baskılarını örnek gösterebiliriz.

Esere, Muslihüddin el-Kastalânî (ö. 901/1495), Hayâlî (ö. 862/1457), Siyalkûtî (ö. 1067/1656), Bihiştî (ö.979/1571) ve Ramazan Efendi (ö. 1025/1616) tarafından hâşiyeler yazılmıştır.

Süleyman Uludağ’ın Şerhu’l-Akâid için de Metnu’l-Akâid için tenkitlerine benzer tenkitleri olsa da Metnu’l-Akâid tanıtımında kısaca açıklama yaptığımız için konuyu oraya havale ediyoruz. Ayrıca kaynaklarda verdiğimiz linkteki makalede geniş bilgi bulunabilir.

Taftazânî'nin Şerhu'l-Akâid'i, bu konuda hiç bir kitaba nasib ol­mayan geniş bir çevrenin alâkasına ve çağlar boyu devam eden bir rağbete mazhar olmuştur. İslâm dünyasının son 5-6 asırlık dönemi içinde bu eserden fazla rağbet gören ve dinî çevrelere tesir eden baş­ka bir eser mevcud değildir. Fethullah Huleyf şöyle diyor: “…Bugün de Ezher uleması ve talebesi tevhid ilmi konusunda bu eseri esas almaktadırlar”. Şerhu'l-Akâid İslamî eğitim yapan kurumlarda hâlâ okutulmaktadır.

Şerhu'l-Akâid Türk-îslâm düşüncesi üzerinde hem doğrudan hem de dolaylı olarak tesirli olmuş, bu düşünce tarzı üzerinde unutulmaz, silinmez, kazınmaz, kolay kolay sökülüp atılmaz ve onun için de küçümsenemez tesirler bırakmıştır. Şerhu'l-Akâid, Osmanlı sınırlarındaki resmî medreselerde ve bil­hassa gayr-i resmî olarak dinî tedrisat yapan mekteplerde ve medre­selerde asırlarca okunmuş ve okutulmuştur. Medreseye, ve hatta bü­tün Anadolu'daki hocalara fikir ve akîde yönünden şekil veren bu eser olmuştur. Medrese zihniyetinin teşekkülünde ve özellikle günü­müze kadar devam etmesinde bu eserin payı büyük olmuştur. Bu ba­kımdan Türk-İslâm düşüncesi, inancı ve bunun tarihi açısından da bu eserin ayrı bir kıymeti vardır. Bugün Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, eser özel surette hâlâ okunmaktadır.

Kaynak:
Azer Abdurrahmanov, Şeru’l-Makâsıd Adlı Eserine Göre Teftâzânî’de Bilgi Teorisi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2006
Sadreddin Taftazani, Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları
Kelam İlmi ve İslam Akâidi Şerhu’l-Akâid İsimli Tercüme Üzerine, Talha Hakan Alp; Abdulkadir Yılmaz; Orhan Ençakar, [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]

---
Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye, Sa'düddin Taftazânî
Eserin Türkçe Tercümeleri: Eserin farklı tercüme ve şerhleri vardır.
- Şerhul Akaid Tercümesi, Ter: Talha Hakan Alp, Yasin Yayınevi
- Şerhül Akaid Tercümesi, Ter: Ali Haydar Doğan, Dila Yayıncılık
- Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Hazırlayan Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları (Bu tercüme hakkında bir tenkit yazısı için bkz. [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] )

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 29.06.11, 03:29 PM   #9
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Usûlu'd-Din, Ebû Yüsr Muhammed Pezdevî

Müellifimiz, Fahru'l-İslâm 'Ali Pezdevî'nin kardeşidir. Muhammed Pezdevî'nin ilk öğrenimini babasından yaptığı, babasının ona dedesi Abdulkerim'in, Mâtûridî'den aldığı ilmi naklettiği gerçeğe yakın bir durumdur. Daha sonra Ebû Yusr büyük Hanefî âlimlerinaen ders okumuş, her talebe gibi diğer imamların yanlarına gitmiştir. Şüphesiz Pezdevî, şöhretli müslüman fâkih ve şeriat ilmi sahibi kimselerin- ihtiyacı olan ilimleri tahsil etmişti.

Sadru'l-İslâm Ebu'l- Yusr Muhammed Pezdevî'nin gerek araştırmaları ve gerekse tedris esnasında açığa çıkan en önemli yönü onun kazâî yönüdür. Zira O, iz bırakan büyük imamlardandır. Çünkü O Hanefîler için kanunî eserler te'lif etmede ısrar ediyordu. O, bu yönünü, üzerinde işleyip çalıştığı Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybâni'nin es-Siyeru'l-Kebir kitabıyla, Ebu'l-Hasan Ubeydullah el- Kerhî'nin el-Muhtesar fi'l-Ftkh ve Muhammed b. Muhammed b. Ahmed el-Mervizî el-Hâkim'in el-Müntekâ kitabıyla ortaya koyuyor.

Mâverâünnekir ülkesi çok eskidenberi Hanefî Fıkıh ve ahkâm ilimleri için önemli bir merkez olmuştur. Pezdevi de bu mektebe intisab etmiştir. Sadru'l-İslâm Pezdevî'nin 478/1085'de Buhara'da bulunduğu kesindir ve 481/1088'de Semerkand'da kâdî olmuştur. Bu şehirde Melikşah'ın ordularının şehri kuşatmasını yaşamış ve Buhara'da 493/1099'da vefat etmiştir. Büyük bir ihtimalle hayatının çoğunu Buhara'da geçirmiş üst ad ve müellif olarak faaliyetlerini bu şehirde sürdürmüş, eserlerinin pekçoğunu burada kaleme almış ve fıkıh okutarak kadıların en güçlüsü olarak meşhur olmuştur.

Pezdevî'nin Semerkand'daki kadılığı ancak birkaç sene sürmüştür. Zira o 478/1085'de Buhara'da bulunuyordu. Onun 493/ 1099 Receb ayındaki ölümüne kodar geçen zamanı ne şekilde geçirdiği bilinmiyor. Ayrıca Semerkand'da kâdı olmadan önce rivayetlere göre onun Buhara'da kâdılık yapmıştır.

O Usûlu'd-dîn'in yanında fıkhı araştırmalar yapmıştır. Bunların en önemlisi Şeybânî'nin el-C'âmi'us-Sağir'ine yaptığı ta'liktir. Ayrıca el-Vakiât ve el-Mebsût isminde ahkâma ve fürûa dâir eserleri vardır. Bunlardan başka Ömer b. Muhammed en-Nesefî O'nun el-Usûl ve'l-Furû'daki eserinden tekid edilmiyen bir biçimde zikretmektedir.

Ebu'l-Yusr'un şöhreti; eserleri, talebeleri ve özellikle Necmu'd-dîn Muhammed en-Nesefî aracılığıyla yayılmıştır. Ülkesinde Hanefî mezhebinin âlimlerinin en büyüklerinden olduğu Pezdevî'ye nisbet edilir. Onun hakkında yazan, onunla muasır olan veya onu şahsen tanıyan hemen herkes onun ilmini övmüştür.

Usûlu'd-Din mukaddimesine bağlı kalarak ve Pezdevî’nin hayatından söz eden Terâcim kitaplarına bakarak vermeye çalıştığımız İmam Pezdevî’nin hayatı ve eserleri hakkındaki bilgiden sonra onun elimizdeki eseri Usûlü'd-Dîn mevzuunda şunları söylemek mümkündür: Usulu'd-Din, dinin asılları, temelleri demektir. Terim olarak bütün itikad, inanç esaslarını inceleyen, açıklayan bir bakıma Kur'an'a dayalı akidelerin felsefesini, akli yorumunu yapan bilim dalının adıdır. Bu bilim dalma Kelâm ve Tevhid ilmi gibi isimler de verilir.

İmam Pezdevi ister Usûlu'd-Din, İster Akâid risalesi adıyla olsun tasnif ettiği bu eserini şu sebeplerden dolayı kaleme aldığını belirtiyor: “Tevhid ilminde öncekilerin yazdıkları kitaplara baktığımda bazılarının “İshak el-Kindi (260/873) el- İsfirâzî (öl. 515/1121 den önce) ve benzerleri gibi filozoflara ait olduğunu, bunların hepsinin doğru yoldan uzak, sağlam dinden sapmış olduklarını gördüm. Bu kitaplara bakmak caiz değildir, çünkü tehlikeli yerlere çeker, götürür. Onlara tutunmak, onlara nazar etmek doğru olmaz. Zira tevhid ismini taşısalar da, onlar şirkle doludur. Bundan dolayı, Ehli Sünnet ve cemaatın ilkleri onların kitaplarından bir şey almamıştır. Aynı şekilde, ilmin bu dalında, Kelâm'da, Abâ'el-Cabbar, 416/1025, Ebu Ali el-Cübai 303/915, el-Kâ'bî 319/931 ve ibrahim Nazzam 232/846 gibi Mu'tezile'nin pek çok eserlerini gördüm. Şüphe meydana gelmemesi, itikadın zayıflamaması, sülük sahibi kimseye bid'ate sebep olmaması için bu kitabları ele almak ve onlara bakmak caiz değildir. Bundan dolayı Ehli Sünnet ve cemaatın ilkleri onların kitaplarından bir şey almamıştır. Aynı tarzda, Muhammed b. Heysan ve benzerleri de bu ilim dalında kitaplar tasnif ettiler. Bu kitaplara nazar etmek ve onlara tutunmak, onlardan bir sey elde etmek helal değildir. Çünkü onlar bid'at ehlinin kötüleridir. Elimde bu eserlerden vardı ve ben onlardan bir sey elde etmedim. Yine bu ilimde, Ebû el-Hasan el-Eşarî (324/936) ve ondan başkalarının yüze yakın kitaplarım inceledim. Kısaca, onun tasnif ettiği pek çok kitap genel olarak mutezile mezhebini düzeltmek içindir. Zira o başlangıçta itizal (ayrılma), mutezile mezhebine inanıyordu, sonra Allah ona mutezilenin sapıklığım beyan etti, de onların mezhebine inanmaktan tevbe etti. Daha önce mutezile adına kitap yazdığından sonra yazdığı kitap tam ve mükemmel olmadı…

Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat mezhebi üzere Tevhid ilminde zahid imam Ebû Mansur Matürîdî 'nin 333/944 bir kitabını görüp inceledim. Ebû Mensur Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaatin reislerindendi. Şeyh imam babam, ceddi Zahid Şeyh İmam Abd-el Kerim b. Musa'dan naklen onun kerametlerini bana hikâye etmiştir. Zira bizim ceddimiz ashabımızın kitapları ile Şeyh imam Ebû Mansur Maturidi'nin Kitabü't-Tevhid ve Kitabü't-Te'vilâtının mânalarım iyi öğrenmişlerdi. Yalnız Şeyh Ebû Mansur'-un yazdığı Kitabü't-Tevhid'de biraz kapalılık ve uzatma, tertibinde ise bir nevi zorluk vardır. Eğer bunlar olmasaydı bize kâfi gelecekti. Semerkand ehli de bu konuda eserler kaleme aldıysalar da yeterli değildir.

Ben, bu ilimde, üs tabakanın dayanacağı gibi alt tabakanın da okuyacağı Ehli Sünnet ve'l-Cemaat yolu üzere kısa, açık bir kitap yazmayı düşündüm. Bu kitabı yazmaya beni iten sebepler şunlardır: Sapık ve bid'at ehlinin görüşlerinin ülkemizde ortaya çıkması, fıkhın anlamlarında fakihlerin derinleşme eğilimleri, Ehli Sünnet ve'l-Cemaat a bağlı kalmak için tahkik sahasına dalma..Böylece doğru yoldan kayma olmayacağım ve hidayetten sapılmayacağını düşündüm. Bu kitapta açıklayacağıma uyan kimse Ehli Sünnet ve'l-Cemaat yolu üzerinde olur. O yol ki, Hz. Peygamber (S.A.V.), Ashabı (R.A.) ve onlardan sonraki salihler onun üzerinde idiler. Allah'tan niyet ettiğimi tamamlamak, başladığımı bitirmek için tevfik diliyor, o'na dayanıyor, O'na tevekkül ediyorum.”

İmam Muhammed Pezdevî' Sünnet ve Cemaat Ekli usulünce kısa, özlü bir kitap hazırlamıştır. Eserde sık Ehlu's-Sünneti v'el-Cemaat tabirinde İmam A'zam Ebû Hanife'nin bağlılarını, özellikle itikadda mezhepleri Mâturidi olanları kasdetmektedir.

Ehli Sünnet ve Cemaat’ın inançlarının saflığını ve sadeliğini bu ekole mensup bir imam'ın kaleminden çıkan bu eser kelam ilminin önemli metinlerindendir.


Kaynak:
Ehli Sünnet Akaidi, Çev: Prof. Dr. Şerafeddin Gölcük, Kayıhan Yayınları

---
Usûlu'd-Din, Ebû Yüsr Muhammed Pezdevî
Eserin Türkçe Tercümeleri:
-Ehli Sünnet Akaidi, Çev: Prof. Dr. Şerafeddin Gölcük, Kayıhan Yayınları

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 29.06.11, 06:09 PM   #10
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Tabsıratü’l-Edille fî Usûli’d-Dîn Ebu’l-Muîn en-Nesefî

İmam Mâturîdî’den (ö.333./944.) sonra Mâturîdîligin gelişmesinde ve sistematik bir yapı kazanmasında büyük pay sahibi olan, Ebü’l-Muîn en-Nesefî 438/1047 yılında Maveraünnehir bölgesinin ilim merkezlerinden olan Nesef’te dünyaya geldi. Nesef, Semerkand ile Ceyhun nehri arasında önemli bir kenttir. Ancak bugün bu kentten eser kalmamıştır. Bugün daha çok orada yetişmiş âlimler vesilesiyle şehirden haberdar oluyoruz.

Ebü’l-Muîn en-Nesefî, bilgin bir aile içinde doğdu. Dedelerinden Mekhûl en-Nesefî bölgede Hanefî âlimlerin önde gelenlerindendi. Sufi yönü ve bid’at mezheplerle mücadelesi ile tanınır. Nesefî’nin öğrenimi hakkında malumat olmadığı gibi, hocaları hakkında da aydınlatıcı bilgi bulunmamaktadır. Âlim bir aileden geliyor olması, sahibi olduğu ilmi babası ve dedesinden edinmiş olması ihtimalini güçlendirir. Zaten babası ve dedesi Hanefî mezhebini iyi bilen kişilerdi. Doğduğu ve yetiştiği bölgenin bir ilim merkezi olması da onun ilim adamı olmasında etkili olmuş olmalıdır.

Döneminde yaşadığı bölgeye ilk Müslüman Türk devletlerinden Karahanlılar hükmediyordu. Aynı dönemde Horasan, İran ve Irak bölgelerinde Selçuklular hüküm sürmekteydi. Selçuklu bölgesinin çok mezhepli yapısına nispetle bugünkü Özbekistan, Kırgızistan’ın bulunduğu Amuderya’nın öte yakası olan Maveraünnehir, Hanefî mezhebinin yaygın ve etkili olduğu bir bölgeydi. Öte yandan Karahanlılar’ın yönetim olarak serbest kabileler ittifakı şeklinde bir yönetim tarzını benimsemiş olması, bölgede fikir hayatının ve bilimsel faaliyetlerin hem yayılmasını hem de gelişmesini kolaylaştırdığı söylenebilir.

Ebü’l-Muîn en-Nesefî böyle bir ortamda döneminde ilmin yıldızları diyebileceğimiz çok önemli isimlere hocalık yaptı ve onları ilim dünyasına kazandırdı. Bunlar içerisinde Necmeddin Ömer en-Nesefî, Alaeddin es-Semerkandî, Ahmed el-Pezdevî, İsmail b. Adî et-Talekanî, Ahmed b. Ferah es-Sugdî ve Ebü’l-Hasan el-Belhî’yi sayabiliriz.

Nesefî, genelde ilim tarihi, özelde ise Kelâm ilmi açısından önemli bir şahsiyettir. Aslında o, selef ile halef arasında bir hemze-i vasıl görevi görmüs, Mâturîdî (ö.944) ve Eş’ari (ö.936) gibi selef âlimlerinden nakilde bulunmuş olup İci (ö.756), Teftazani (ö.792) v.b. haleften olan kimseler de ondan nakilde bulunmuşlardır.

Nesefî süphesiz Mâturîdî ekolu’nun Mâturîdî’den sonra gelen en önemli temsilcisi, hatta ikinci kurucusudur. Nesefî’nin durumu, Bakıllani’nin (ö.403/1013) Eşa’ri ekolu içindeki durumuna benzer. Nesefî olmadan İmam Mâturîdî’nin Kitabü’t-Tevhid’inin zor üslubu, ancak Nesefî’nin Tabsıretü’l-Edille’si ile açıklığa kavusur. Çünkü bu iki eser birbirini tamamlar mahiyettedir.

Nesefî, Tabsıra’sında, konuları ele alış ve anlatış yönünden, Mâturîdî’den daha metodik ve sistematiktir. Bir konuya başladığında, önce planını zikreder ve bu planı titizlikle takip eder. İzahlarında Mâturîdî’ye sadık kalır. Birçok yerde ondan iktibaslarda bulunur, hatta aynı ifadeleri kullandığı da olur. Her iki eserde de benzer ifadelerin bulunması, Mâturîdî’ye olan bağlılığının bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. Zâten Mâturîdî’nin kitaplarını bizzât okuduğu gibi, talebelerine okuttuğuna dair işaretler vardır.

Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin gençliğinde yazdığı Bahrü’l-Kelam aslında onun kelama girişini temsil eden bir eserdir. Öyle görünüyor ki, gençliğinde kelam ilmini bir deniz (bahr) olarak görmekte ve ancak sahilden seyrettiği kadarını yazmış ve ortaya koymuştur. Tabsıratü’l-Edille adlı eserinde ise artık denize dalan ve kılavuzluk yapan yetişmiş bir şahsiyetle karşılaşırız. Artık bu eser ile kıyıdan değil, içinden denizde olanı tanıtmakta ve kelam ilminin inceliklerini derinliğine göstermektedir. Eserin adının anlamı delilleri göstermek, delillere ışık tutmak veya delillerin göstergesidir. Daha anlaşılır bir ifade ile kelam ilminin konu edindiği hakikatin yol işaretlerinin göstergesi ve kılavuzudur. O dönemde İslam coğrafyasının Selçuklular bölgesinde Gazâlî zirveyi temsil ederken, Karahanlılar bölgesinde de Ebü’l-Müîn zirveyi temsil ediyordu. Gazâlî ile çağdaş olmasına rağmen onun kadar şöhret bulamaması, merkezden uzak olması ve onun gibi çok yönlü olmamasına bağlanabilir.

Tabsıratü’l-Edille ile derinliklerine daldığı ve enginliklerinde seyrettiği denize herkesin girme imkanı olamayacağını düşünmüş olacak ki, kıyıdan bilgi veren muhtasar eseri et-Temhîd fî usuli’d-dîn adlı eserini yazdı. Bu eser, bir deniz olarak düşündüğü kelam ilmine bir hazırlık kitabıdır. Önce kıyıdan deniz tanınmalı, sığ yerlerde yüzme ve dalma egzersizleri yapılmalıdır ki, enginlere açılma ve derinlere dalma beceri ve imkanı kazanılabilsin. Hiçbir hazırlık yapmadan enginlere açılmaya kalkmak veya derinlere dalmaya heveslenmek, boğulma ve sürgün yeme tehlikesini beraberinde getirir. Eski âlimler, kelam herkesin harcı değil, onu ancak ehli olanlar okumalı ve öğrenmeli derken bunu kastediyor olmalılar. Temhîd’i okuyup hazırlık yapmadan Tabsıra’nın derinliklerine dalanın kelam denizinde vurgun yemesi ihtimal dahilindedir.

Nesefî bu eserinde muhaliflerin görüşlerini objektif bir sekilde yansıtır. Bu yönü ile Tabsıra, kelâm tarihi bakımından belkide baska hiçbir yerde bulunamayacak bilgiler ihtiva etmektedir. Nesefî, bilhassa Tabsıra’da muhaliflerin görüşlerini zikrederken bazen onların isimlerini belirtmez. Böyle anlarda kendi görüşü ile polemiğe girdiği fırka veya şahısların görüşlerini ayırt etmek bir hayli zordur. Bundan dolayı Nesefî dikkatli okunmadığı taktirde ve ele aldığı konunun iyi takip edilmediği durumlarda yanılgıya düşme tehlikesi her zaman mevcuttur.

Tabsıratü’l-Edille, Ebu’l-Mu’in en-Nesefî’nin en önemli eseridir. Bu eser Kelâm kitaplarının en önemlileri arasında yer alır. Kelâm âlimlerinin çoğu Ebu’l-Muin en-Nesefî’yi kendi ismiyle değil de “Tabsıra sahibi” şeklinde eserinin ismiyle zikreder. Bekir Topaloğlu gerek Kitabü’t-Tevhid’in tercümesine yazdığı girişte gerekse Kelâm İlmine Girişte Tabsıra hakkında söyle diyor: “Nesefî’nin Tabsıratü’l-Edillesi, denilebilir ki Mâturîdîyye mezhebinin en hacimli ve en mufassal eseridir. İmam Mâturîdî’nin görüşleri ve o zamana kadar gelip geçen Mâturîdîyye alimlerinin tespiti mevzuunda önemli bir kaynaktır.”.

Keşfu’z-Zunûn’da Tabsıra’dan söyle bahsedilmektedir: “Tabsıratü’l-Edille, Şeyh İmam, Ebu’l-Mu’in Meymun b. Muhammed en-Nesefî’nin hacimce büyük olan bir eseridir. Bu eser itikadî meseleler hakkında önemli deliller içermektedir. Bu deliller, Ehl-i Sünnet âlimlerinin de onayladığı delillerdir. Bu delillerle hasımlarının görüşlerini çürütmüstür. Bu esere bakan kişi, Ömer en-Nesefî’nin “Metnü’l-Akâid” adlı eserinin Tabsıra için bir fihrist oldugunu anlar.”

Tabsıra, yazıldığı devirde bile büyük yankılar uyandırmış bir eserdir. Nesefî’nin çağdaşı Nureddin es Sâbûni (ö.580/1184), Fahreddin er-Râzi (ö.606/1210) ile yaptığı münakaşada söyle der: “Ben Ebu’l-Mu’in Nesefî’nin Tabsıratü’l-Edille adlı kitabını okudum. Tahkik ve tetkikte ondan üstün bir eser olamayacağına inanıyorum.”

Nesefî’nin fıkıh ve tefsir alanında bize ulaşan bir eseri henüz gün yüzüne çıkmış değildir. Ancak öğrencisi Alaeddin es-Semerkandî, ondan Matüridî’nin ünlü eseri Te’vilatü’l-Kur’an’ı okuduğunu ve buradan hareketle ona bir şerh yazdığını bildirir. Öğrencisi tarafından kaleme alınan bu şerh, yazma olarak kütüphanelerde bulunmakta ve yayınlanmayı beklemektedir. Yayınlandığı takdirde onun kelam dışındaki ilim alanları ile ilgili görüşlerini de öğrenme fırsatımız olacaktır.

Büyük eserler yazan, ilimde çığır açan ve yıldız şahsiyetler yetiştiren Nesefî, geride kıymet bakımından son derece değerli büyük bir ilim mirası bırakarak 508/1115 tarihinde Buhara’da ahiret yolculuğuna çıktı. Tabsıratü’l-Edille adlı eserini şu cümle ile bitirir: “Allah, kullarına doğru yolu gösteren ve hedefe ulaştırandır.”

Kaynak:
Doç. Dr. Cağfer Karadaş, “Matüridî Geleneğinin Seçkin İsmi Ebü'l-Muîn En-Nesefî”, Diyanet Aylık Avrupa Dergi Mart 2009 ( [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] )
Adem Sakarya, Ebu’l-Mu’in en-Nesefî’nin İmân ve İslâm Anlayışı, Yüksek Lisans Tezi, Sivas, 2006
Yusuf Tektir, Ebu’l-Mu’in en-Nesefî’nin Haberî Sıfatlar Anlayışı, Yüksek Lisans Tezi, Sivas, 2007

---
Tabsıratü’l-Edille fî Usûli’d-Dîn Ebu’l-Muîn en-Nesefî
Eserin Türkçe Tercümeleri: Eserin güvenilir bir tercümesinden haberdar değiliz.


Konu hakancayir tarafından (30.06.11 Saat 01:30 AM ) değiştirilmiştir..
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 30.06.11, 01:41 AM   #11
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Şerhu'l-Makâsıd, Taftâzânî

Taftâzânî, el-Makâsıd fî ilmi’l-Kelâm isimli eserini 784 (1383) senesinde Timur’un daveti üzerine gittiği Semerkand’da bulunduğu dönemde yazdı. Tanıtımını yapacağımız eser, müellifimizin aynı esere yazdığı şerhtir. Taftâzânî bu eseri Şerhu’l-Makâsıd şeklinde isimlendirmiştir. Kelâm ilminde önemli bir yeri bulunan bu eser Şerhu Makâsıdı’t-Tâlibîn fî ilmi usûli’d-dîn gibi ismiyle de anılmaktadır. Eser, kelam ilminin ve özellikle Eş'arî literatürünün en önemli kitaplarındandır.

Taftâzânî Şerhu’l Makâsıd’ı telif ederken birçok eserden yararlanmıştır. Bilhassa Adudidin İci’nin “Mevakıf”ı ve Fahreddin Razi’nin “Metalibi Aliyesi” birinci derecede yararlandığı eserlerdir. Bu eserle Taftâzânî kelam ilmini felsefeye daha çok yaklaştırmıştır. Bu eserin genelinde felsefi ve nazari konular ele alındığı için herkes tarafından anlaşılması zordur. Daha sonraki âlimler de bu konularla fazla meşgul olmamışlardır. Bu konuları yüzeysel geçip teferruatını bu kitaplara havale etmekle yetinmişlerdir.

Eserde, VIII. (XIV.) yüzyıldan itibaren başlayan mütekaddimîn ve müteahhirîn döneminin kelâmî görüşleri ele alınmakta ve değerlendirilmektedir. Bölüm başlıkları “maksad”, iç sistemi de “fasıl”, “mebhas”, “kısım”ve “mesele” olarak düzenlenmiş olan eser, altı ana başlıktan oluşmaktadır. İlk dört bölümün tümü, beşinci bölüm ise büyük ölçüde felsefî ağırlıklıdır. Şöyle ki, ilk dört bölümde nazarî ve spekülatif (kurgusal) konulardan, beşinci bölümde ilahiyât meselelerinden, altıncı bölümde de, peygamberlik, kitaplar, melekler, âhiret ahvâli gibi sem’î konulardan (sem’iyyât) söz edilmektedir. Bölümleri içerdiği konular açısından özet olarak şöyle tanıtabiliriz:

1. Mebâdi (prensipler); Üç fasıldan oluşan bu bölümde kelâm ilminin tanımı, konusu ve amacı, bilginin ve nazarın (akıl yürütme) tanımları ve kısımları, tasavvurât ve tasdikât gibi konular işlenmektedir.

2. Genel kavramlar; Bu bölüm de üç fasıldan oluşmaktadır. Genel olarak varlık bahsinin ele alındığı bu bölümde vücûd-mâhiyet ilişkisi, vücûd mertebeleri, mâhiyetin tanımı ve ma’dûmun (yok) “şey” olup olmadığı gibi konular tartışılmaktadır.

3. Arazlar; Beş fasıldan oluşan bu bölüm, varlıkların, kadîm-hâdis, cevher-araz şeklindeki tasnifinden ve arazların, nicelik, nitelik, mekân ve izâfet kategorileri ile ilişkisinden bahsetmektedir.

4. Cevherler; Cismin çeşitleri ve nefis, akıl, melek, cin ve şeytan gibi mücerred varlıkları konu alan bu bölüm iki fasıldan oluşmaktadır.

5. İlahiyyât; Eserin üçte birinden fazlasını oluşturan bu bölüm yedi fasıldan ibarettir. Burada Allah’ın varlığı, sıfatları, rü’yetullah, irade, kul fiilleri, hüsun-kubuh meseleleri, hidâyet-delâlet, ecel, rızık gibi konulardan bahsedilmektedir.

6. Sem’iyyât; Nübüvvet, mûcize, Hz. Muhammed’in peygamberliği, melekler, velî, sihir, meâd, âhiret ve imâmet gibi konuların tartışıldığı son bölüm dört fasıldan oluşmaktadır.

Şerhu’l-Makâsıd ile ilgili olarak, Hüsamzâde Mustafa Efendi’nin, İlyas b. İbrahim es-Sinobî’nin, Hayâlî’nin, Hatipzâde Muhyiddin Efendi’nin ve Muhammed ed-Delcî’nin muhtelif çalışmaları vardır.

Taftâzânî, kendi eseri olan Makâsıd’ı anlaşılması daha kolay olsun diye şerh ederek Şerhu’l Makâsıd’ı telif etmiştir. Böyle olmakla beraber yani “Makâsıd” ileri düzeyde bir kelam kitabı olmasına rağmen Muhammed b Muhammed Dulci gibi âlimler, Makâsıdı ihtisar etmiş ve Makâsıdu’l Makâsıd ismini vermiştir. Bazıları da bu kitabı nazmetmiştir. Şerhu’l Makâsıd yüksek seviyede bir eserdir. Buna rağmen ayrıca Taftâzânî, “Makâsıd” adlı eserindeki en zor meseleleri için bir kitap çıkarmış adına da “el’Cezru’l Asam” demiştir.

Şerhu’l Makâsıd, İslâm dünyasında asırlar boyu yüksek öğretimde temel referans kitabı olarak okutulmuştur. Hızır Bey, şu beyitlerle Makâsıd’ı methetmiştir: Şerhu’l Makâsıd akaidle ilgili ne varsa hepsini içine almıştır. Kelam ilmi çok derin bir derya gibidir. Bu denizin incilerinin sayısı yoktur.

Kaynak:
Azer Abdurrahmanov, Şerhu’l-Makâsıd Adlı Eserine Göre Teftâzânî’de Bilgi Teorisi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2006
Murat Sarıateş, Teftâzânî’ye Göre Allah’ın Sübuti Sıfatları ve Bunların Değerlendirilmesi, Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 2005
http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=2871

---
Şerhu'l-Makâsıd, Taftâzânî
Eserin Türkçe Tercümeleri: Eserin şu anda Türkçe tercümesi yoktur.


Konu hakancayir tarafından (01.07.11 Saat 11:40 PM ) değiştirilmiştir..
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 01.07.11, 10:49 AM   #12
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Şerhu’l-Mevâkıf, Seyyid Şerîf Cürcânî

Seyyid Şerîf Cürcânî, Şubat 1340 tarihinde Cürcan yakınlarındaki Takü'de dünyaya geldi. Künyesi; Ebü'l-Hasen Ali b. Muhammed b. Ali es-Seyyid eş-Şerif el-Cürcani el-Hanefi şeklindedir. Peygamber Efendimizin (sav) soyundan gelen Dai Muhammed b. Zeyd'in torunlarından olduğu için kendisine, seyyid şerif unvanı verilmiştir.

İlk öğrenimini memleketinde yaptı. Daha sonra Kutbuddin er-Razi et-Tahtani'den ders almak maksadıyla Herat'a gitti. Bir süre sonra, Hocasının ders veremeyecek kadar yaşlanması ve kendisine tavsiyesi üzerine, Mısır'da bulunan mantık alimi Mübarek Şahın yanına gitti. Mısır'a gitmek üzere yola çıktıktan sonra, Cemaleddin Aksarayi ile görüşmek üzere Aksaray'a vardığında, hocanın vefat ettiğini öğrendi. Cemaleddin'in talebelerinden olan Molla Fenari ile birlikte Mısır'a gitti. Mısır'da bulunduğu yıllarda Mübarek Şahtan akli, Ekmeleddin el-Baberti'den nakli ilimler konusunda dersler aldı. Eğitimini tamamladıktan sonra Bursa üzerinden memleketine döndü.

Şiraz'da bulunan Darüşşifa Medresesi müderrisliğine atandı. On yıl boyunca sürdürdüğü bu vazifesinin yanında eserler yazmaya başladı. Yaptığı ilmi çalışmalar neticesinde İran'da büyük bir şöhrete kavuştu. Şiraz Timur tarafından ele geçirilince, istemediği halde Semerkand'a götürüldü (1387). On sekiz yıl boyunca burada baş müderrislik yaptı. Bu arada eser yazmaya devam etti. Semerkand'da bulunduğu sıralarda Maveraünnehir alimleri ve özellikle Sadeddin-i Taftazani ile ilmi münazaralarda bulundu. Bu münazaralarda ilme olan vukufiyeti, Timur başta olmak üzere bir çok kişinin dikkatini çekti.

Timur'un ölümünden sonra (1405) Semerkand'dan ayrılarak Şiraz'a geri döndü. Vefatına kadar burada kalarak ilimle uğraşmaya devam etti. 1413 Temmuzunda Şiraz'da Hakk'ın rahmetine kavuştu. Bu şehirde bulunan Atik Camii civarındaki Vakib Mezarlığı'na defnedildi.

Yaşadığı asra damgasını vuran Şerif Cürcani, başta kelam olmak üzere, Arap dili ve edebiyatı, felsefe, mantık, astronomi, matematik, mezhepler tarihi, fıkıh, hadis, tefsir, tasavvuf gibi bir çok ilmi alanda eserler vermiş bulunduğundan "allame" olarak kabul edildi ve bu şekilde anıldı. Üstün meziyetleri konusunda kaynaklar hemfikirdir. Eserleri asırlar boyunda medreselerde ders kitabı olarak okutulduğu gibi temel başvuru kitabı haline geldi. Haklı olarak kendisine duyulan büyük güvenden dolayı İslam dünyasında otorite olarak kabul edildi. Anadolu, İran, Türkistan ve Hindistan'da silsile halinde talebeleri yetişti. Hatta bir ekol haline gelerek, "Cürcani ekolü" diye bir ekol oluştu.

Eserlerinin büyük ekseriyeti şerh (izah etme) ve haşiye (metin altına düşülen açıklayıcı yazı) şeklinde olmasına rağmen, alimler tarafından asıl metinler gibi ve bazen de daha önemli olarak kabul edildi. En meşhur şerhi Adudüddin el-İci'nin "el-Mevâkıf" adlı eserine yazdığı Şerhü'l-Mevâkıf fî İlmi’l-Kelam’dır. Seyyid Şerîf Cürcânî’nin bu eseri, İslâm ülkelerinin çeşitli yerlerinde basılmış olup yazıldığı günden itibaren klasik medreselerde kelâm kitabı olarak okutulmuştur. Müellif bu hacimli eserin yazımını, 807/1405 tarihinde Şevval ayının başlarında, Semerkand’da bulunduğu dönemde tamamlamıştır. Eser, kelam ilminin ve özellikle Eş'arî literatürünün en önemli kitaplarındandır.

Adududdîn el-Icî’ye ait Mevâkıf’ın, diğer kelâmcılara ait şerhleri olmakla birlikte Cürcânî’nin Şerhu’l-Mevâkıf adlı eserinin, gerek muhteva açısından zengin konuları tazammun etmesi, gerekse de anlaşılır olma ve dilbilim kurallarını ustalıklı olarak tatbik ve tahkik etme bakımından daha düzgün ve anlaşılır olduğu gözlemlenmektedir. Dolaysıyla, bu yönüyle Cürcânî’nin şerhi, Mevâkıf üzerine yapılan diğer şerhleri incelemektedir. Bu durum, şerhin, bir taraftan ulema arasında revaç bulup rağbet görmesine, diğer taraftan da eserin, dönemin medreselerinde kelâm kitabı olarak tedris ve tahsil edilmesine vesile olmuştur. Eserin önem ve kıymetinin başka bir sebebi de, içerdiği konuların muhteva açısından zengin olması ve üzerine yazılan çok sayıdaki kıymetli haşiyenin bulunmasıdır. Bu haşiyelerden en önemlileri şu kişilere aittir: Hasan Çelebi b. Muhammed Şah el-Fenârî, Abdukhakîm es-Siyalkûtî el-Lahorî ve Mesud es-Şirvânî. Ayrıca, Celâluddîn es-Suyûti’nin Şerhu’l-Mevâkıf’ta varit olan hadislerin tahricine dair müstakil bir kitabı da bulunmaktadır ki, bu eser hem hadis ilmi açısından hem de Şerhu’l-Mevâkıf’ın hadis kültürünü yansıtması açısından oldukça önemlidir.

Şerhu’l-Mevâkıf, içerdiği felsefî ve kelâmî konular bakımından müteahhirîn kelâm dönemi kitaplarından, daha olgun ve derin bilgiler ihtiva etmektedir. Bunlara ilave olarak, müellifin mezkûr eseri kendisini inceleyen kelâm âlimlerinin eserlerinden, sistem, tertip, konuların sıralanışı, isleniş tarzındaki istikrar ve yöntem bakımından daha üstün ve yeterlidir. Ayrıca, gerek bahislerin tasnif edilmesi, gerekse diğer görüş sahiplerinin fikirlerini telif, takrir, tahlîl, tenkit ve tevil etme bakımından daha yeterli, daha yetkin ve en önemlisi başlangıçta vaat ettiklerini gerçekleştirme hususunda tutarlı olma özelliğini haizdir. Bunun yanı sıra, ileri sürülen fikirlerin belli bir sonuca ulaştırılması ve iddia edilen tezin savunulmasında belirli kriterlerin uygulanmasına itina gösterilmesi, ayrıca belirtilmesi gereken önemli bir husustur. Şerhu’l-Mevâkıf’ta tartışılan ve islenen konular, kendi arasında bir bütünlük içerisinde yürütülmekte ve konular arasında belirgin bir ilintisizlik ve kopukluğa rastlanmamakla birlikte jargon nitelikli üsluptan da oldukça uzak olduğu gözlerden kaçmamaktadır.

Cürcânî’nin Şerhu'l-Mevâkıf kitabının altıda biri salt felsefî konulardan teşekkül etmekte, birinci mevkıfta mukaddimeler yani nazar ve ilim konuları, ikinci mevkıfta umur-i ammeye giren vâcib, imkân ve mevcûd gibi sırf mücerret konular, üçüncü mevkıfta arazlar ve nihayet dördüncü mevkıfta cevherler ele alınmaktadır. Besinci mevkıf ilahîyat ve altıncı mevkıf ise nübüvvet bahislerinden oluşmaktadır.

Şerhu'l-Mevâkıf altı ana bölümden meydana gelmekte olup buna “mevkıf (ana bölüm)” denilmektedir. Mevkıf, Şerhu’l-Mevâkıf’ın bölümlemesinin ilk sırasında yer almakta ve bütün alt bölümler bunun altında sıralanmaktadır. Bölümlemenin ikinci sırasında Adududdîn el-Icî ve Cürcânî’nin kendi tasniflerinde “marsad (ikinci büyük bölüm)” gelmekte ve “mevkıf”ı izleyerek ikinci sıraya oturmaktadır. Marsaddan sonraki sıralamada ise “maksad (alt bölüm)” bulunmakta ve üçüncü bölümlemenin ilk halkasını oluşturmaktadır. Yukarıda izah etmeye çalıştığımız üçlü bölümleme, Şerhu’l- Mevâkıf’ın, deyim yerinde ise, iskeletini oluşturmakta ve bütün diğer sınıflamalar bunların altına döşenerek, konular izah edilmeye ve bir bütünlük teşkil edecek tarzda yukarıdan aşağıya doğru bir yöntem izlenmeye çalışılmaktadır. Sözü edilen bu bölümlemeleri “meslek”, “vecih”, “mezhep", “nev” ve “bahis” gibi alt bölümlemeler ve tasnif türleri izlemektedir. Ancak bunlar, ikinci grup tasnif çeşitleri olmasından dolayı, bir sıra izleme gibi herhangi bir kurala tabi tutulmamaktadır.

Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf’a yazmış olduğu önsözünde, mevkıfların tartışmasına ve takdimine girmeden önce, kelâm ilminin İslâmî ilimler içerisindeki konumundan bahsetmekte, kelâmın diğer ilimler arasındaki yeri ve şerefini dile getirerek aklî ve naklî ilimlerin ilham kaynağı olduğunu vurgulayarak epigraf niteliği taşıyan bilgiler vermeye çalışmaktadır. Bu ifadeler, Onun bizzat uğraş alanı olan kelâm ilminin, kendisi için ne kadar değer ifade ettiğini gösterir mahiyettedir. Cürcânî bu ifadeleri sarf ettikten sonra, asıl gaye ve hedefinin Icî’ye ait Mevâkıf’ı şerh etmek, anlaşılmaz ve kapalı gibi görünen kısımların izahını yapmak olduğunu dile getirmektedir. İzah ederken, maksadının, insaflı ve tutarlı olmak, meseleleri daha anlaşılır hale getirerek, ilim talibine konunun künhüne vakıf olma yetisini kazandırmak ve tarafsız olmanın yolunu öğretmek olduğunu belirtmekte, böylece, takip edeceği yöntemi önceden belirlemek suretiyle varılmak istenen hedefin ne olduğuna dair ipuçları vermeye çalışmaktadır.

Şimdi, Şerhu’l-Mevâkıf’ın birinci mevkıfının içerdiği konular hakkında kısaca bilgi vermeye çalısalım. Birinci mevkıf altı marsadı ihtiva etmekte olup bunlar da altı maksadı içermektedir. Cürcânî bunları mukaddimat olarak ifade eder ve gayesine ve konusuna göre kelâm ilminin tanımını yapmak suretiyle söze başlayarak bu konuya yaklaşık olarak kırk sayfalık bir yer ayırır. Kelâmın tanımı bittikten sonra ise, nazari ve ameli bilginin tanımı, imkânı ve geçerliliği gibi epistemolojik sorunları çeşitli açılardan değerlendirmeye tabi tutarak meseleleri uzun uzadıya tartışmaktadır. Nazar diye tabir ettiği bu geniş bölümlemede Cürcânî, epistemolojiyi ilgilendiren temel sorunları tafsilatlı ve ayrıntılı olarak ele almakta ve bilginin doğruluk derecesi, olabilirliği, tutarlılığı ve bağlayıcılığı gibi temel kavramlardan yola çıkarak, konuyu enine boyuna irdelemekte ve araştırmasını yapmaktadır.

Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf’ın ikinci mevkıfında umûr-i amme, yani genel konular çerçevesinde değerlendirilen madum, mümkün, hâdis gibi kavramları felsefî plan ve düzeyde tartışarak, çeşitli açılardan yorum ve analizler sunmakta ve konuyu beş marsad halinde inceleyerek, yaklaşık üç yüz sahifelik bölümden oluşan bilgiler ışığında aydınlatmaya çalışmaktadır.

Üçüncü mevkıf, umûr-i âmme bahsinde izlenen yöntem kullanılarak beş marsad halinde incelenmekte, kemiyet, keyfiyet, nisbetler ve izafetler başlığı atında tafsilatlı ve detaylı olarak ele alınarak araştırılmaktadır.

Dördüncü mevkıfta ise, cevherler ele alınmakta olup, dört marsad halinde incelenmeye tabi tutulmakta; cisim ve onun hakikati, avarız türünden mefhum oluşları, ruhani nefislerin fonksiyon ve görevleri, akıl ve tabileri gibi konular geniş bir şekilde araştırılmaktadır.

İlahiyat ve semiyyât ağırlıklı konular olan Allah’ın varlığı, zatı ve sıfatları, çeşitli mezheplerin bu konuda dile getirdikleri yorumlar ve açıklamalar, peygamberlik ve peygamberin özellikleri, kıyâmet ve kabir azabının hak oluşu, iman esasları ile imamet bahisleri beşinci ve altıncı mevkıfta incelemeye tabi tutulmaktadır. Son olarak ise Cürcânî, kelâm kitaplarında göremediğimiz bir şekilde, mezheplerin tasnifine dair bilgileri içeren on beş sayfalık bir bölüm halinde kurtuluşa erecek fırka ile dalalete düşen fırkaların özet olarak sunumunu yapmaya çalışmıştır.

Şerhu’l-Mevâkıf, konu bütünlüğü, planlı ve düzenli muhtevası, konuların oturmuş düzeni, ifade ve üslup bakımından akıcılığı, kelâmî, felsefî ve mantıkî terminolojinin ustalıklı kullanımı ile asırlar boyu tedavülden düşmemiş, kelâm tahsil eden araştırmacıların başvuru ve kaynak kitabı olagelmiştir.

Kaynak:
Övezmuhammet Abdullayev, Seyyid Şerif Cürcânî’de Tanrı-Âlem Tasavvuru, Doktora Tezi, Bursa, 2005
[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]


---
Şerhu’l-Mevâkıf, Seyyid Şerîf Cürcânî

Eserin Türkçe Tercümeleri:
-Şerhu'l-Mevakıf-I, Ter: Ömer Türker, Kırk Gece Yayınları (Eserin henüz şu anda sadece ilk cildi yayınlanmıştır.)


Konu hakancayir tarafından (01.07.11 Saat 11:39 PM ) değiştirilmiştir..
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 02.07.11, 07:44 PM   #13
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi

Kelam ilminin gayesi, İslam akidelerini akli delillerle ispat etmek ve akli yollarla şüpheleri, tenkitleri defetmek, ona ters düşünceleri çürütmek ve onların hatalı olduğunu beyan etmek olan bir ilimdir. Kelam ilmi sabit bir ilim değildir. Yani değişime elverişlidir. Mesela İmam Eş’ari ve İmam Gazali dönemlerinde felsefi bir kelama ihtiyaç vardı. Çünkü hücumlar genelde felsefeden geliyordu.

Kelam ilmi, özellikle Gazzâlî ve daha sonraki dönemlerde felsefî konuların da içine girmesiyle terminoloji açısından felsefî bir hüviyet kazanarak daha ziyade yüksek bir seviyeye hitap eder hale gelmiştir. Bu durum, özellikle son dönemlerde halkın inançla alâkalı ihtiyaçlarını daha çok ilmihal seviyesinde yazılan eserlerden giderme yoluna sevk etmiştir.

Bediüzzaman’ın döneminde gelen hücum ve şüpheler Yunan felsefesinden değildi. Bundan dolayı Cenab-ı Hak ona değişik bir kelam metodu ihsan etmiştir. 19. yüzyılda Pozitivizm, Materyalizm ve Darwinizm gibi felsefî akımların yaymış olduğu inkarcı fikirler karşısında klasik Kelâm ilminin, en azından bir tekâmül geçirmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. İşte Bediüzzaman Said Nursî, denebilir ki modern fen ve felsefeden gelen bütün şüphe ve inkâr akımlarını kurutacak bir kelâmî çizgiyi Risâle-i Nur Külliyatı’nda ortaya koymuştur. Bu çizginin en önemli özelliklerinden biri, hem en üst bilgi, tefekkür ve düşünce seviyesindeki insanları, hem de avam halkı aynı anda doyurabilmesi, ayrıca, akıl kadar kalbe ve kalb kadar, vicdan gibi diğer melekelere de hitap edebilmesidir. Bu bakımdan, bu çizgiye, bizzat Bediüzzaman gibi, Kur’an yörüngeli bir kelâm metodu diyebiliriz.

Bediüzzaman’a göre Kur’an, küllî (bütüncül) bir yaklaşıma sahip olduğu için, başta “tevhid” gibi bütün iman hakikatları konusunda kısır yaklaşımların göremediği, kavrayamadığı ve anlayamadığı hakikatleri apaçık ortaya koymaktadır. Ayrıca Kur’an, tevhidi anlatırken bütün yüce İlâhî hakikatlerin mahiyetine uygun bir üslup kullanmıştır. Aynı şekilde bütün “Esmâ-i Hüsna”nın iktiza ettikleri hakikatleri, neticeleri, Esma-i Hüsna’nın tecellilerini bünyesinde toplamış ve bunlar arasındaki tenasübü muhazafa etmiştir. Bediüzzaman’a göre böyle bir yöntem, hiçbir beşerin eserinde mevcut değildir.

Kur’an-ı Kerim İslami bir akide beyan ederken çoğu yerde o akideyi isbat edecek akli delillerle birlikte beyan ediyor. Yani akideyi beyan ediyor, akli delillerle teyid ediyor. Mesela: “Eğer yerde ve gökte Allahu Teâlâ’dan başka ilahlar olsaydı yer ve göklerin düzeni bozulur, fesada ve bozguna uğrardı.”(Enbiya:21; 22) buyruluyor. Mesela bu, vahdaniyeti ispatlamak için en kuvvetli akli bir delildir.

Hakeza, Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de devamlı akla hitap ediyor. Kendi varlığını, azametini, vahdaniyetini isbat etmek için hep akli deliller getiriyor ve insanı düşünmeye davet ediyor. Kur’an-ı Kerim bu gibi delillerle doludur.

İşte bu Kur’ani kelamdır, felsefi kelam değildir. Ki, felsefi kelam zaten belli hastalıkların tedavisinde yararlıdır. Her insan için yaramaz, her zaman için yaramaz. Bazı insanlara mahsus, bazı hastalıkları tedavi etmek için kurulan bir ilimdir. İnsanların çoğu için ise, aklı karıştırıcı, kalbe şüpheler verici bir şeydir. Amma Kur’an-ı Kerim’in delilleri ise tatlı su gibidir. Herkesin susuzluğunu giderir. Herkesin ihtiyacını temin eder. Herkesin aklını tatmin eder. Herkesin kalbini rahat ettirir. Ve bir de, kalpte ve kafada iz bırakmaz. Ama felsefi deliller ise, herkesin aklına uymaz, herkes onları kaldıramaz. Çünkü zor, isbata muhtaç, tartışmalı meselelerdir ve bir de arkasında iz bırakmaktadır. Yani yan etkileri çoktur.

Bediüzzaman’ın yaptığı şey, Kur’ani kelamı geliştirmek oldu. Yani Kur’ani delilleri tafsil etti, geliştirdi. Ama asıl üzerinde durduğu Kur’an’ın delilleridir. Mesela Haşir meselesinde şu ayetler gibi;
(Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: “Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?”(Yasin: 36/78)
“De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”(Yasin:36/79)
“Ya Gökleri ve Yeri yaratan onlar gibisini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadir, hallâk o, alîm o”(Yasin: 36/81)
“O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece «Ol!» demektir.” (Yasin: 36/82)

Haşirle alakalı olsun, vahdaniyet mevzuunda olsun, Cenab-ı Hakkın varlığı, birliği, azameti konusunda olsun, Bediüzzaman’ın yaptığı şey, Kur’an’ın delillerini geliştirmek ve herkesin anlayacağı ve tatmin olacağı duruma getirmektir.

Bir de Bediüzzaman’ın kelamı asrın ihtiyacını temin edecek bir kelamdır. Hem avama yarar, hem havassa yarar, hem de havass-ül havassa yarar ki, Kur’an’ın delilleri böyledir. Ama felsefi kelam ise havassa değil, havas-ül havassa yarayıp yaramadığı dahi tartışmalıdır. Oysaki Kur’an’ın delilleri herkes içindir, çünkü herkese gönderilmiştir.

Hülasa, Bediüzzaman’ın yaptığı, Kur’ani delilleri tafsil edip, halkın seviyesine uygun arz etmektir. Diyebiliriz ki, kelam ilminde bir imam, zamanın ruhuna uygun yeni bir kelam anlayışını açıklayan bir zattır.

Bediüzzaman, bu düşünce ve hareket tarzını, daha sonra da bütün hayatı boyunca devam ettirmiş ve eserlerinin pek çok yerinde tekrar ederek, Risale-i Nur’un sadece Kur’an’a dayandığını ve ilhamını ondan aldığını belirtmiştir. Risale-i Nur bu açıdan incelendiğinde, gerçekten de onun Kur’an’ın üslubundaki özellikleri yansıttığı görülecektir. Bunların en önemlileri arasında şunları saymak mümkündür:

1. Kur’an’ın, başta Allah’ın varlığı ve birliği olmak üzere, iman hakikatlerini ispat, daha doğrusu tesbit ve takdim ederken ortaya koymuş olduğu deliller müşahhastır ve mevcut âlem ile yaşanan hayatın gerçekleridir. Kur’an, bütün eşya ve hadiselere âyet, yani başta Allah’ın varlığı ve birliği olmak üzere, iman hakikatlerinin delilleri, işaretleri olarak bakar. Risale-i Nur da, aynı yöntemi izlemiş ve daha çok ˜tedellî’, yani Yaratıcı’dan yaratılmışa uzanma ve iman hakikatleri arasındaki ˜telâzum’u (birinin hepsini, yani birbirlerini gerektirmesi) nazara verme yoluyla, ana malzeme olarak kâinatı, eşya ve hadiseleri kullanmış, onların her birini, zihin ve kalbi tatmin eden saf bir su kaynağı olarak değerlendirmiştir.

2. Baştan sona kadar, ihtiva ettiği hakikatlere aklı şahit gösteren ve insanları tefekküre davet eden ve taklitçiliği şirkin temeli olarak görüp kökünden kesip atan Kur’an’ın bu tarzını Risale-i Nur da aynen benimsemiştir. İman hakikatlerinin akıl kadar kalbi de doyurabilecek Kur’an yörüngeli tefekkür metoduyla inkişafı sayesinde, fen ve felsefenin atacağı hiçbir şüphe inkâra götürücü olamaz.

3. Kur’an’ın hitabı evrenseldir. Bediüzzaman Said Nursî de, Risale-i Nur Külliyatı’nda bu yolu seçmiş ve kendisine muhatap olarak seçkin bir zümreyi değil, bütün zihin, hattâ kalb seviyeleriyle bütün insanlığı almıştır.

4. Bir önceki (2.) maddede belirtilen özellik, Risale-i Nur’un kelam ilmi ile kısmen paylaştığı bir temel özellik olmakla birlikte, daha önce geçtiği üzere, kelâm, felsefe boyutlu aklî bir çizgi izlemiş olmasına mukabil, Risale-i Nur, hem iman hakikatleri, hem bu hakikatlerin kaynağı olan Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellileri arasındaki tenasübü muhafaza ettiği gibi, aklî delilleri müşahhas kâinat gerçekleri üzerine oturtmuş ve âdeta ˜gözlem’ temelli birer ˜bilimsel’ veri olarak kullanmıştır. Ayrıca, kâinat ve hadiselerde kül-küllî, cüz-cüz’î münasebetini çok iyi keşfeden Bediüzzaman’ın bu konuda izlediği metod ve yürüdüğü çizgi de, klasik Kelâm’ın çok çok ötesindedir. Cüzden (parçadan) küle (bütüne) ve cüz’îden (bir bütünü temsil eden parça) ve küllîye (cüz’îde tecelli eden bütün) ve ayrıca tersi yönde seyahatler yapan Bedüzzaman’ın bu usûl ve üslûbuna her hangi bir kelâm eserinde genellikle rastlanmaz:

“Esma-i Hüsna’nın her birisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemali var ki; bir tek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor. Bir tek çiçekte bir ismin cilve-i cemalini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet’i iman gözüyle görebilirsen bak gör. Cemal-i Sermedî’nin derece-i haşmetini anla. O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemali ile mukabele etsen, çok güzel bir mahluk olursun. Eğer dalaletin hadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfur kubhuyla mukabele edip karşılasan, en çirkin bir mahluk olmakla beraber, bütün güzel mevcudatın manen menfurları olursun.”

Bu ifadelerin, okunduğu zaman insanın içindeki bir potansiyeli harekete geçiren bir güç taşıdığı, gerek ifadenin kendisinden, gerekse Risale-i Nur’un, kendisini okuyanlar üzerinde hasıl ettiği tesirden rahatça anlaşılmaktadır. Bu orijinal üslubunda Risale-i Nur’a Kur’an’ın kaynaklık ettiği aşikardır. Ve bu üslubun vicdanlar üzerindeki tesiri, Kur’an’ın asırlar ve kıtalar ötesine uzanan icazının bir teraşşuh ve delilinden başka bir şey değildir.

5. Kur’an, insana bir bütün olarak hitap etmektedir. Onun hitabından sadece akıl veya kalb değil, insanın bütün varlık ve duyguları birden feyiz almaktadır. Risale-i Nur da bu üslubu benimsemiştir..

6. Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve mü’minlere çok şefkatli ve çok merhametli bir Peygamber (s.a.s.) vasıtasıyla, yine mü’minlere bir rahmet olarak indirilen Kur’an, daha ilk sayfasında bize Âlemlerin Rabbini Rahman ve Rahim isimleriyle tanıtmaktadır. İlâhî rahmete her zamankinden muhtaç bir durumda olan bugünün insanına Risale-i Nur’un Allah’ı tanıtmasında da aynı üslup hakimdir.

Buradan hareketle Bediüzzaman’ın kelam ilmine dair takip ettiği metodun, bu alanın geleneksel metodlarından farklı bir yere sahip olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü o, risalelerinde, okuyanları meselenin en ince detaylarına kadar götüren, onlara bütün kâinatı görebilecekleri gayet ince haritalar sunan ayrıntılı bir üslub kullanmaktadır. Bu, eski kelâm ilmi âlimlerinde çok fazla görülmeyen bir özelliktir. Materyalist medeniyetin hileli tuzaklarına düşmüş, böylelikle aklı ve kalbi dağılmış, bir çok menfi yollarla hayatlarına medeniyetin kötülükleri bulaşmış olan İslam dünyası kadar, bütün insanlık, Bediüzzaman Said Nursî’nin muhatabıdır. O, havas-avam, büyük-küçük, kadın-erkek ayırt etmeden herkese hitap etmektedir. Bu açıdan, Bediüzzaman’ın uyguladığı metod, modern medeniyete de nasıl yaklaşılması gerektiğini ve onunla münasebetlerin ne getirip ne götüreceğini bilmeyen insanlara öğretici mahiyette, gayet geniş, ince ve çok boyutlu bir programa dayanmaktadır.

Said Nursî, Kur’an-ı Kerim’e tam manâsıyla dayanarak, kullandığı terimlerde de daha çok havassa hitap eden kelâm ilminin meselelerini, bu asırda herkesin istifade edebileceği bir zenginlikle takdim etmiştir. Bu takdimle kâinat, ferdin etrafını saran ve hem enfüsî hem âfaki bir seyahatle bütün sırlarını seyyaha açan bir kitap haline gelmiştir. Seyyah, onda Yaratıcısına dair en mükemmel delilleri bulur; bütün kâinatla hayret verici bir yakınlık, bir ünsiyet kazanır ve yanlış bir yol izlendiği takdirde onu dalâlet, küfür, şirk ve zulüm karanlıklarının kaynağı gibi görebilecek olan nefsini, bu çukurlara düşmekten korur.

Risale-i Nur, kelâm ile tasavvufu, akıl ile kalbi, ayrıca aksiyonu meczetmiş bir okuldur. Risale-i Nur’un, günümüzün ve hattâ geleceğin insanının önüne açtığı tefekkür ufkuyla kelâm tarihinde bir çığır sahibi olarak, kendisine has bir isimle anılmaya herhalde liyakatı vardır. Çünkü onun getirdiği Kur’ânî kelâm tarzında, bir kere keşfedildikten sonra, insanları doğrudan doğruya Kur’an ile tanıştıracak ve Kur’an’ın ne tükenmez bir hazine olduğunu gösterecek bir istidat saklıdır.

Kaynak:
Ali Demirel, “Risale-i Nur'da Kelami Çizgi (Kur'ani Kelam Metodu)”, Yeni Ümit Dergisi, 2001, Sayı:52 ([Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] )
http://www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&sec=5&sec1=138&yazi_id=757 0

---
Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi

Eserin Türkçe Tercümeleri: Risale-i Nur Külliyatı çoğunlukla Türkçe yazılmış olup, bir kaç eser arapça yazılmıştır. Şahdamar Yayınları, Envar Neşriyat, Sözler Yayınevi, Hayrat Neşriyat, İhlas Nur Neşriyat, Nesil Yayınevi gibi yayınevleri Risale-i Nur Külliyatını yayımlamaktadır.

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 04.07.11, 04:20 PM   #14
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Muvazzah İlm-i Kelam, Ömer Nasuhi Bilmen

Ömer Nasuhi Bilmen’in Osmanlıca olarak basılan ilk eseri Muvazzah İlm-i Kelam dersleri adlı eseridir. Yeni İlm-i Kelam döneminde yazılmış olan Muvazzah İlm-i Kelam, klasik kelam kitapları türünden olmakla birlikte XIX. ve XX. yüzyıllarda tartışılan konulara da değinmesiyle bir intikal devresi özelliği taşımaktadır. Klasik Kelam teliflerinde pek de görülmeyen ve üç bahisten meydana gelen 110 sayfalık uzunca bir girişten sonra altı bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Başlıca itikadi ve kelami konulara temas edilmesinin yanı sıra eserde İslam inancına ters düşen bazı modern felsefi düşüncelere yönelik eleştiriler de getirilmiştir.

Kitap ilk olarak, Muvazzah İlmi Kelam Dersleri müellefi: Fatih Dersiamlarından ve Mülga Meclis-i Tedkikat-ı Şer’iyye azasından Darü’ş–Şafakati’l-İslamiyye İlm’i Kelam ve Siyar’i Enbiya muallimi, Erzurumlu Ömer Nasuhi şeklinde Rumi 1339-1342’de İstanbul’da neşredilmiştir. Daha sonra Muvazzah İlm-i Kelam şeklinde 1955 yılında İstanbul’da yeniden basılmıştır.

Bilmen: “Bu kitap, Müslümanların sahih akidelerini içermektedir. Genel olarak dinlere ve özellikle mübarek İslam dininin ulvi mahiyetine dair oldukça önemli konuları ihtiva etmektedir. İslam akideleri hususunda bir çok araştırmalar yapılmıştır. Kelam konuları ile alakalı bir takım felsefi nazariyelerin incelenmesini kapsamaktadır. Zamanımızda tartışma konusu olan tarihi, sosyal birtakım meseleler hakkında birçok bilgileri bulunmaktadır. Ümmetin maneviyatını yükseltmeye, hakikatleri araştırmakta bulunan genç fikirleri aydınlatmaya hizmet edecek şekilde, yeni bir tarzda yazılıp ele alınmıştır. Bu hususlarda geçmişteki birçok değerli kişilerin ilmi eserlerinden yararlanılmıştır.

“Bu kitabın metin kısmı başlı başına özet, fayda verici bir akaid risalesidir. “Açıklama” başlığı altındaki kısım da bir şerh özelliği taşımaktadır.’’ diye kısa bir önsözle neşreylediği bu eser döneminde büyük alaka toplamış ve son derece beğenilmiştir. Hatta devrin Şeyhü’l-İslam’ı Hayri Efendi bu eseri okumuş ve büyük iltifatta bulunduktan sonra “Bu eseri tersinden başa doğru okuma ihtiyacı duydum.’’ Demiştir.

Kaynak:
Osman Taylan, Ömer Nasuhi Bilmen ve Kelami Görüşleri, Yüksek Lisans Tezi, Elazığı, 2005

---
Muvazzah İlm-i Kelam, Ömer Nasuhi Bilmen

Eserin Türkçe Tercümeleri: Eser Türkçe’dir.
-Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelam, Enes Sarmaşık Yay.

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 04.07.11, 09:10 PM   #15
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, Ömer Nasuhi Bilmen

Eser 1948 yılında İstanbul’da basılmıştır. Bilmen’in böyle bir kitabı yazmaktaki nedeni o günkü bazı gazete ve dergilerde ashab-ı kiram hakkında yanlış mütalaalarda bulunulması ve yanlış hükümlerin verilmesinden dolayıdır. Bu nedenle Bilmen, bu eserinde Hz. Peygambere olduğu gibi onun değerli ashabına da hürmet edilmesi gerektiğini belirtir ve asırlar önce bazı olaylar yüzünden
ashabtan bir gruba sövmenin ya da onları tahkir edecek sözler sarf etmenin büyük bir hata olacağını anlatmaktadır.

41 soruya cevap verdiği bu eserinde özellikle Hz. Muaviye hakkında ifade edilen hakâretvâri sözleri kabul etmemiş ve bunları hadisler, akli ve tarihi kaynaklardan deliller getirerek çürütmeye çalışmıştır. Kitabının sonunda ise islami kaynakların en meşhurlarının sahabe hakkındaki görüşlerini aktararak kitabını bitirmiştir.

Eserde yer alan Maksad-ı Arz ile yazımıza son verelim:

“Resulü Ekrem (Sallâllâhü aleyhivesellem) efendimizin, ümmetinden olmak nimetinenail bulunuyoruz. Yarabbi! Bu ne büyük nimet! Su kudsî nimetin icap ettiği yüzbinlerce şükran vazifesinden yalnız birisini ifa için o Nebîyyi Zîşanımızın veonun muhterem âl ve evlâdiyle ashabı kuramının fazail ve mehasinini madamelhayatyazmakla, yad etmekle meşgul olsak yine bu şükran vazifesini asla yerinegetirmiş olamayız. Bu; bir hakikattir, âcizleribu hakikate mu'tekid, bu hususta aczimi müdrik olduğum için bir şey yazmayacür'et edememekte idim. Zaten bu hakikat, bütün müslümanlarca müsellemdir. Nebiyyi Alışanımızın kudsiyetini, âl ve evlâdının necabet ve ulviyetini, ashabıkuramının mübeccel kadr ve kıymetini takdir etmeyen ve bunu tasvirden aczinimu'terif bulunmayan kim vardır?.

Evet... bu âlî zevatın kudsiyetini, fazail ve mehasinini yazmaya hangi kalem muktedir olabilir. Bu kemalât ve maliyibu mehasin ve mekârimi dinimize mensup olmayan bir takım münsif ilim sahipleride vakit vakit itirafa mecbur kalmaktadırlar.

Ancak şu günlerde gerekbazı matbuat sütunlarında ve gerek bazı risalelerde ashabı kiramdan bazılarıhakkında yanhf mutalealar yürütüldüğüne, yanlış hükümler verildiğine muttaholdum, hattâ bu bapta yazı yazanlardan bazıları, fikirlerinin, kanaatlerinindoğru olup olmadığını ulemayı islâmiyeden ve bilhassa müftülüğümüzden sormayalüzum görmüş bulundular, bunlara cevap verilmesi, o yazıları okuyup müteessirolmuş zatlar tarafından da istenildi.

Şu kadar var ki bu suallerin, istizahların bir kısmında samimiyet görülmemektedir. O yazılarınsahipleri, kendilerince kat'î surette verdikleri hükümlerebaşkalarının da iştirakini temin veya iddialarının kuvvetli olduğunuokuyucularına işrap için bu suallere lüzum görmüşlerdir.

Maamafih busualler ile yok yere bir münakaşa kapısı açılması gayesi de istihdaf edilmişgibi sanılmaktadır. İslâm âleminde lüzumsuz yere münakaşalara, tefrikalarasebebiyet yerecek suallere, yazılara cevap verilmesi ise elbette muvafıkolmaz.

Bu cihetle bir müddet tereddütten kendimi alamadım. Fakat bilâhara birmünakaşai kalemiye tarzında olmaksızın ve sual sahipleri nazara alınmaksızınmücerred bir hakikatin tecellisine hizmet etmeği ve dinî, tarihî bazıhâdiselerin hakikî mahiyetini göstermeğe çalışmayı bir ilmî vazife telâkkiederek bu hususta razı şeyler yazmaya karar verdim.

Vakıa daha mufassalbir eser yazmak isterdim, fakat resmi ve ilmî vazifelerimin çokluğu ve ikmalineçalıştığım sar bir esim ilmî eserlerin mevcudiyeti bu hususta dilhal im üzereetraflıca bir eser yazmaya mani' olmuştur.

Maahaza bu baptaki suallere, istîzahlara bir cevap teşkil aden bu muhtasar risalem, bir hakikatin inkişafınayardım ederse bazı kalplerdeki ukdeleri, şüpheleri çözüp giderebilirse ve birkısım din kardeşlerimin bu husustaki arzularını yerine getirerek din büyüklerihakkındaki muhabbetlerinin, hürmetlerinin hizmet edebilirse bundan dolayı daayrıca şükran secdesi için barigah ahadiyete kapanarak yüzümü yerlere sürmeğibir vecibe bilirim.

وماتوفيق الاباالله


Kaynak:
Osman Taylan, Ömer Nasuhi Bilmen ve Kelami Görüşleri, Yüksek Lisans Tezi, Elazığı, 2005
http://www.incemeseleler.com/nezih-tikadlar/72-maksad-arz.html

---
Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, Ömer Nasuhi Bilmen

Eserin Türkçe Tercümeleri: Eser Türkçedir.
- Ömer Nasuhi Bilmen, Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, Hisar Yayınları

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 07.07.11, 12:24 PM   #16
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.657
Üye No: 16446

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1292 Teşekkür Aldı

Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Tesekkür: 0
856 Mesajına 1.292 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 12 hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Kelama Dair Eser İncelemeleri

Câmiu’l-Mütûn, Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî

Eserin tam adı Câmiu’l-mütûn fî hakkı envâi’s-sıfâti’l ilâhiye ve’l-akâidi’l-Mâturidiyye ve elfâzı’l-küfri ve tashîhi’l-a’mâli’l-‘acîbiyye’dir.Eser, 1273 yılında İstanbul’da basılmış olup, 140 sayfadan oluşmaktadır.

Ehl-i sünnet itikadını anlatan eser, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Allah’ın sıfatları ve bazı itikadî konular, ikinci bölümde küfre sebep olan davranışlar, üçüncü bölümde ise ibadetler üzerinde durulmuştur.

Eser ehl-i sünnet akaidini son derece veciz bir şekilde sunmuştur. İkinci bölümdeki elfaz-ı küfür bahsi özellikle günlük hayatımızdaki konuşmalarımıza daha da dikkat etmemizi sağlayacaktır. Burada şunu hatırlatmakta fayda vardır ki; eser tümüyle okunup iyice anlaşılmalı tekfir hastalığına yakalanmamalı, savcılığı kendimize yapmalıyız.

Eserin özellikle mü’minlere faydalı bir eser olduğunu söyleyebiliriz.

Kaynak:
Rukiye Aydoğdu, 19. Yy. Osmanlı Toplumunda Tasavvuf-Hadis İlişkisi –Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî Özelinde- , Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008

---
Câmiu’l-Mütûn, Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî

Eserin Türkçe Tercümeleri:
-Ehl- i Sünnet İ'tikadı, Ter: Abdülkadir Kabakçı; Fuad Günel, Bedir Yayınları

hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz





 

 
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283