Cevapla
Seçenekler
Okunmamış 26.07.08, 01:08 AM   #41
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Alıntı:
plt16´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
ben böyle birini tanıyorum

Rabbim sendende razı olsun değerli kardeşim
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 26.07.08, 04:20 PM   #42
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

İbni Abbas (r.a.) rivayet ediyor:

Kim ki, malında veya bedeninde bir musibete uğrar da bunu gizler ve insanlara yakınmazsa onu affetmek Allah üzerine bir hak olur. 1

Bu dünya imtihan meydanıdır. Cenab-ı Hak bazan nimetlerle, bazan da musibetlerle kullarını imtihan eder. Kullardan istenen nimet ânında şükretmek, musibet ânında da sabretmektir.
Hadiste tavsiye edilen husus mü'minin malı veya bedeni konusunda bir musibete uğradığında onu gizlemesi, olur olmaz kişilere anlatmaması, insanlara şikayet etmemesi, yakınmaması, dişini sıkması, sabretmesidir. Elbette mü'min malına bir felaket geldiğinde o felaketten kurtulmak için tedbir ve çarelere başvuracaktır. Haksızlığa uğradığında da hakkını alabilmek için gayret gösterecektir. Vücudunda bir hastalık veya sıkıntı başgösterdiğinde de doktora gidip çaresine baktıracaktır. Ama buna rağmen iyi olmamışsa, hiçbir kimseye dert yan-maksızın, şikayete girmeksizin sabır ve tevekkülle karşılayıp dayanmalıdır. Böyle davranırsa Allah'ın affına mazharolur.
Bu güzel tavsiyeye uymadır ki mü'mini musibetlere karşı dirençli kılar, hayat mücadelesinde güç kazandırır. Allah'ın sevgili kulları binbir türlü musibet ve belâlara maruz kaldıkları halde bir an için olsun şikayete girmemiş, kimseye dert yanmamışlar, "Güzelden gelen güzeldir. Hayır Allah'ın murad ettiğidir" deyip sabır içinde şükretmişlerdir.


1- Taberani
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 26.07.08, 04:24 PM   #43
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri


Îbni Ömer (r.a.) rivayet ediyor:

Kim Allah rızası dışında bir gaye için bir ilmi öğrenirse Cehennemdeki yerine hazırlansın.
1

İlim niçin öğrenilir? Belli makam ve mevkilere ulaşmak için mi? Gösteriş olsun diye mi? Büyüklenmek, kibirlenmek, kendini başkalarından üstün görüp gururlanmak için mi? Para, pul, mal, mülk kazanmak için mi? Yoksa vatana, millete, insanlığa hizmet için ve nihayet Allah rızası için mi?
Allah rızası dışında ilim öğrenme her ne kadar insanı arzu ettiği hedetlere uiaştırsa, maksadını elde etmesine sebep olsa da bu maksatla ilim öğrenmenin Allah katında hiçbir değeri yoktur.
Elbette insan öğrendiği ilimle belli makam ve mevkilere ulaşacak, maddeten ve manen istifadeler görecek, para pul kazanacak; hele hele vatana, millete, insanlığa hizmet için koşacaktır. Ama bütün bunları yaparken temelde Allah rızasını gözetecektir. Esas maksat Allah rızası olacaktır. Bu esas alınınca diğerleri zaten peşinden gelir. Gelmese de kişi Allah rızasına ereceği için âhirette büyük sevaplara erer.
İlim öğrenmede niçin Allah rızası gözetilmelidir?
Allah, yaratıklar içerisinde sadece insana öğrenme kabiliyeti vermiştir. O halde insan bu kabiliyeti kendisine kim vermişse, öğrenilecek şeyleri kim yaratmışsa, elbetteki öğreneceklerini Onun rızasını kazanmak için öğrenecektir. Sonra ilim yoluyla varmak istediği hedefleri elinde tutan da Allah'tır. Her ne kadar rızası dışında öğrenmeye yeltense de Allah dilemedikçe maksatlarına ulaşamayacaktır.
İlmi başka maksatlarla öğrenmek İlmin şanına da yaraşmaz. Böyle bir hareket kudsî maksatlarla öğrenilmesi gereken ilmi basit, değersiz metalar seviyesine düşürmek mânâsına gelir. Herşeyden önce ilme hakarettir.
İlmi Allah için öğrenmenin şartı, ilmi Allah emrettiği için öğrenmektir ve onu Allah'ı daha iyi tanımaya, yâni marifetullaha vesile yapmaktır. Bu müsbet ilimler de dahil her ilim için geçerlidir.
İlmi Allah için öğrenmenin şartı, onunla hem kendimize, hem topluma, hem de insanlığa yararlı hizmetler yapabilmek, insanlığın zararına kullanmamaktır. Gösterişten, şöhretten uzak kalmaktır. Allah'ın rızasına uygun olan da, ilmin şanına lâyık olan da budur.


1 - Tirmizi, İlim: 6.
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 01.08.08, 08:48 PM   #44
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri


Sehl bin Sa'd (r.a.) Peygamber Efendimizin (a.s.m.) şöyle buyurduklarını rivayet ediyor:

Eğer dünyanın Allah kattnda sivri sinek kanadı kadar değeri olsaydı, kafire ondan bir yudum su dahi içirmezdi.1


İlk bakışta, hadisten dünyanın her bakımdan çok değersiz, hatta bir sivri sinek kanadından dahi değersiz olduğu anlaşılmaktadır. Oysa meselenin aslına inildiğinde hiç de öyle olmadığı görülür. Bir kısım ard niyetli veya dikkatsiz kimseler tarafından yanlış anlaşılan, hattâ inkâr edilen bu ve buna benzer hadisler hakkında 24. Sözün 12. aslında genel bir izah yapan Bediüzzaman, bu hadisi "en ziyâde insafsızların zihnini kurcalayan" hadis olarak vasıflandırır ve bir izahını yapar. Bu izahlar ışığında bu hadisi şöyle açıklayabiliriz.
Bediüzzaman, "Allah yanında" mânâsına gelen "indallah'r tâbirinin "ebedî âlem" olduğunu söyler. Buna göre dünyanın Allah indinde sinek kanadı kadar değerinin olmaması, ebedî âlem olan âhiret âlemine nispetledir. Evet, içinde yaşadığımız dünya hayatı fânî, geçici ve yok olmaya mahkum bir mâhiyete sahiptir. Beka âlemi olan âhiret âleminden bir sinek kanadı kadar dahi bir nur, ebedîdir, sonsuzdur. Nitekim Peygamberimiz pekçok hadislerinde bu gerçeğe dikkat çekmiştir. Meselâ bunlardan birisi şu mealdedir:
"Cennetten bir karış yer, dünya ve dünyadakilerden hayırlıdır." 2

Peygamberimiz bir hadislerinde de âhiret nimetleriyle dünya nimetlerinin bir mukayesesini yapmış ve şöyle buyurmuştur:
"Âhiret nimeti yanında dünya nimeti, ancak sizden birinizin parmağını büyük bir denize batırması kadardır; artık parmağının denizden ne kadar su aldığına dikkat etsin." 3
Bediüzzaman'ın dikkat çektiği bir diğer husus, hadiste geçen dünyadan kas-din herkesin içinde yaşayıp istifade ettiği umumî dünya olmayıp, direği kendi hayatı ile bağlı olan ve ölümle son bulan herkesin hususî dünyasıdır. Bediüzzaman bununla ilgili olarak şöyle der:
"Koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvazene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsân-ı İlâhîye muvazeneye gelmediği demektir."
Üçüncü bir husus, dünyanın üç yüzü, üç mâhiyeti olduğuyla ilgilidir. Dünyanın üç yüzünden birincisi ve en mühimi, Cenâb-ı Hakkın isimlerinin bir aynası olmasıdır. Dünyada var olan her şey bir Yaratıcının eseri ve sanatıdır. İnsanlarca yapılan bir eserde dikkatlice bakıldığında o eseri yapanın ustalığı, hususiyetleri ve vasıfları görülür. Mimar Sinan tarafından yapılan Selimiye Camiî, mimarını bütün vasıf ve maharetleriyle anlatmaktadır. Bunun gibi, Cenâb-ı Hakkın bir sanat eseri olan dünya da, Yaratıcısını bütün isim ve sıfatlarıyla tanıtmaktadır, gözlere göstermektedir.
Dünyanın ikinci yüzü âhirete bakar, âhiretin tarlasıdır. İnsan, hayır, hasenat, ibâdet, îman gibi sevap tohumlarını bu dünyada eker, âhirette de mahsûlünü alır. Hadiste ifâde edilen dünyanın kıymetsizliği bu iki yönü için değildir. Zira bu yönleri için dünya tahkir edilmez, kıymetlidir, sevilmeye layıktır.
Dünyanın üçüncü yüzü ise bütün hatâ, günah ve isyanların kaynağı olan tarafıdır. Dünyanın keyf ve zevklerine tapanların dünyasıdır. Dünyanın bu yüzü ve dünyaya tapanların bu yüzünden aldıkları gayr-i meşru lezzet, âhirette mü'minlere verilecek olan ebedî lezzetlerin yanında bir zerre kadar, bir sivri sinek kanadı kadar değer ifâde etmez. İşte "dünyanın Allah indindeki kıymetsizliği" üçüncü yüzü itibarıyladır. 4

Hadisin izanıyla ilgili söylenmesi gereken bir diğer husus da Allah'ın uçsuz bucaksız kâinatın, içindekilerin, meleklerin, Cennet ve Cehennemin yaratıcısı ve Rabbi olmasıdır. Bütün bunların yanında tek başına dünya elbetteki fazla bir değer ifâde etmez. Trilyonlara sahip olan bir insanın yanında bir liranın bir diğer ifâde etmediği gibi.
Dünyanın Allah indinde saydığımız hususlar ışığında fazla bir kıymeti olmadığı içindir ki, kâfire yediriyor, giydiriyor, içiriyor. Eğer dünya Allah indinde bir kıymet ifâde etseydi, ondan kâfire bir yudum su dahi içirmezdi. Çünkü kâfir Allah'ın düşmanıdır. Düşmana kıymetli şeylerin verilmeyeceği ise açıktır.

1 Timizi, Zühd: 13; IbniMâce, Zühd: 3.
2 IbniMâce, Zühd: 39.
3 Tirmizt, Zühd: 13.
4 Sözler, s. 321.
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 01.08.08, 08:54 PM   #45
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri


îbni Mes'ûd'dan (r.a.) rivayetle:

Ben sizi mezar ziyaretinden menetmiştim. Mezarları ziyaret edin. Çünkü bu sizi dünyaya aşırı bağlanmaktan soğutur ve âhireti hatırlatır. 1


Hadiste Resûlullahın önceleri kabir ziyaretini yasakladığı bildiriliyor. Araplar Islâmiyetten önce ölçüsüzce, kabirdekilerle övünerek, yaka paça yırtarak, bağırıp çağırarak kabir ziyaretleri yaparlardı. Çoğu zaman mezarda yatana tapınma mânâsına gelebilecek davranışlarda bulunurlardı. Islâmın ilk yıllarında da Islâ-mî hayat ve tevhid inancı tam olarak yerleşmediğinden aynı sakıncalara meydan vermemek için Peygamberimiz kabir ziyaretlerini yasaklamıştı. Ne zaman ki tevhid inancı gönüllere yerleşti, İslâmî hayat bütünüyle yaşanır oldu. Sonra da birçok hikmetleri bulunan kabir ziyaretlerine izin verildi. Hadiste bu hikmetlerin en önemlilerinden birisi üzerinde durulmaktadır.
İnsanda değişik duygular bulunur. Bunlardan birisi merak, birisi de hırstır. Bu duygularını hayra, mecrasına kanalize edemeyen insan ölçüsüzlükler içerisinde yuvarlanıp gider. Ebedî hayatı kazanmak için verilen duygularını fanî hayatın değersiz ve geçici işlerine sarf eder, âdeta altını çakılla değiştirmiş otur.
İşte mezarları ziyaret etmenin en önemli hikmetlerinden biri kişiye ölümü hatırlatıp bütün duygularını dünyaya yöneltmekten sakındırması, asıl vatanı, ebedî kalacağı yere şevklendirmesidir. Evet, insan ölümü hatırlamazsa ölmeyecekmişcesine dünyaya sarılır, kulluktan kaçar veya tembelliğe girer. Ölümü hatırlayan insan ibadete daha fazla yönelir, hayra koşar, serden kaçar. Kısaca ölümü hatırında tutan insan Allah'ın istediği bir kul olma yolunda elinden gelen her türlü gayreti sarf eder.

1-IbnıMace, Cenaız:47.
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 10.08.08, 08:42 PM   #46
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri



Âişe (r.a.) rivayet ediyor:

Resûlullahın dinî konularda ençok sevdiği kişinin üzerinde devam ettiği şeydi. 1


Amellerin hangisi hayırlıdır?" sorusuna "Az da olsa devamlı olanıdır" cevabını veren Allah Resulü, mü'mine çok güzel bir hedef göstermekte, hayırlı, güzel iş ve faaliyetlerin kesintiye uğratılmamasını, devam ettirilmesini istemektedir.
Bir anlık veya sonu getirilemeyen parlak gayretler, filizken kurumaya terkedi-len veya tam meyve vereceği zaman hayat damarları kesilen bir ağacı andırırlar. Bunlar çok büyük ve parlak olabilir. Fakat geçici olduklarından beklenen faydayı vermekten uzaktırlar. Şimşek bir anda yeri göğü doldurur, fakat bir yolcuya ne kadar yol gösterebilir? Bu tip ameller bir bakıma sel suyuna benzerler. Devamlı olmadıklarından bazan yıktıkları yaptıklarını geride bırakır. Az da olsa devam ettirilen bir ibadet, hayır, hizmet ve faaliyet ise devamlı büyümekte olan bir filiz ve meyve veren birer ağacı andırır. Sürekli akan küçük bir çeşme dereleri doldurup arkası gelmeyen sellere göre iyidir.
Resûlullah bu hadislerinde bize bir hayat prensibi de vermektedir. Bu prensip azimli, kararlı, istikrarlı ve devamlı olabilme prensibidir. Bunu ölçü edinen insanlar başarının sırrını yakalamış demektirler. Önemli ve büyük işlerin hep istikrar ve devamlılıkla elde edildiğini okuyor ve görüyoruz. Günde dört mevsimi yaşar-casına istikrarsızlıklar gösteren, başladığı bir işin sonunu getiremeyen, sık sıkı duraksayan, işlerini kesintiye uğratan insanlar yaptıkları işin zevkini alamadıkları gibi önemli bir sonuç da elde edemezler. Ama temelden başlayıp yavaş yavaş duvarları ören, hasırı atan insanın çatıya doğru emin adımlarla ilerlemesi gibi hayat yolunda önemli işlerin üstesinden gelmek isteyen kimseler de bunu esas alırlar. İmam-ı Gazaiî dev eseri Ihya-i Ulûmiddin"\ bir zamanda sadece bir bölüm üzerinde durmak, sonra da diğer bir bölüme geçmek suretiyle tamamlamıştı. İmam-ı Ebû Yusuf'u Hanefî mezhebinin büyük imamları arasına katan sırda da devamlılığı yatar. Birgün hocası bu gerçeği şöyle ifade etmişti: "Sen önceleri dersleri pek anlamazdın. Fakat peşini bırakmadın, ısrarla devam ettin. Zeki ve çalışkan oldun." Ibni Hacer'i de başarıya ulaştıran sır öğrenmedeki kararlılığı ve devamlılığıydı. Ibni Sina, Şifa isimli meşhur eserini sabah namazlarından sonra ikişer saat çalışmakla ortaya koymuştu. Radyoyu îcad eden Marconi başarısını devamlılığına borçluydu. Bir işe giriştiğinde sonunu getirmeden bırakmazdı. Edison ampulü bulabilmek için bıkmadan usanmadan tam yirmibin deney yapmıştı. Bunların herbiri tek olarak ele alındığında küçük ve az gibi görülen işlerdir, ama sürekli üzerinde çalışma onları bu önemli sonuca ulaştırmıştır. Şu da unutulmamalıdır ki yapılan bir işin kalıcığı kendisine harcanan zamanla doğru orantılıdır.
Dünyevî işlerde devamlılık böylesine önemli neticeler verirse, dinî ibadet, iş ve hizmetlerde gösterilen devamlılık da maddeten ve manen ne. kadar mühim sonuçlara ulaştıracağı açıktır.
O halde yapılacak iş istikrarlılık ve devamlılığı elden bırakmamaktır. Allah'ın rızasını kazanmanın da en önemli yollarından birisi budur.


1 - Buharı, îman: 32; Savm: 52; Müslim, Müsafirîn: 139,221; Neşe/, Kıyamü'l-Leyl: 17,42,43; Dârimî, Salât: 165; Müsned, 6:51, 54,319,335.
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 13.08.08, 01:30 PM   #47
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.873
Tesekkür: 0
982 Mesajına 1.492 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 13
hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Bir Demet Hadis Tahlili-1

اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim, bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)
Efendiler Efendisi aleyhissalatü vesselam, sahih hadis kitaplarında geçen bu sözleriyle müslümanlar arasındaki uhuvvete dikkat çekmektedir.
Bu kısa hadis, müminler için birbirinden önemli prensipler içermektedir.
1. Öncelikle bu hadis, müslümanların kardeş olduğunu haber verir. Tıpkı Cenâb-ı Hakk’ın Hucûrât Süresinin 10. ayetinde buyurduğu gibi. Bu kardeşlik Hak katından belirlenmiş ve hem bu dünyayı hem de ahireti içine alan güçlü bir kardeşliktir. Bir yerde hakiki kardeşliğin din kardeşliği olduğunu vurgulayan Efendimiz, burada da çok net bir şekilde müslümanları kardeş ilan etmektedir.
Bir başka yerde Fahr-i Alem Efendimiz, “Müslümanlar olarak birbirimizi kıskanmamak, hakir görmemek, birbirimize zulüm ve buğz etmemek, sırt çevirmemek, yalan söylememek” buyurarak bu kardeşliğin gerekleri üzerinde durmuştur.
O halde kardeşliğin gereği ne ise yerine getirmek gerekmektedir. Müslümanların aralarında bir kısım haklar terettüp etmekte ve herkes bu haklara riayette çok dikkatli olmak durumundadır. Mesela, müslümanın kardeşi bir yakınını kaybetmişse, onun cenazesine iştirak edecek baş sağlığı dileyecektir. Hasta ise ziyaretine gidecek, ona moral verecek ve varsa bir ihtiyacı görecektir.
Bir hadiste şöyle nakledilir. Hazreti Musa’ya ötede Cenâb-ı Hak nidâ eder: “...Yâ Musa, Ben hasta oldum, Beni ziyarete gelmedin...”, “Hâşâ, Sen nasıl hasta olursun Yâ Râbbi” diye cevap verir Hazreti Musa. Cenâb-ı Hak, “Benim kulum hasta oldu ama sen onu ziyarete gitmedin. Hasta kardeşini ziyaret etmen, Beni ziyaret etmendir...” meâlinde cevap verir.
Yine, kardeşi selam verdiğinde selamını almak, hapşırdığında “Yarhamükallah” diyerek dua etmek, nasihat istediğinde nasihat etmek gibi daha pekçok hususlarda mü’minin üstüne düşenler olduğu gibi kendi için istediğini kardeşi için de isteyebilmek gibi bir erdemlik kendisinden istenir. Bu da gerçek sevgi ile olabilir ki, bir hadislerinde Fahr-i Alem: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (kâmil manada) iman etmiş olmazsınız” buyurarak bu hususun önemini ifade etmişlerdir.
2. İkinci husus, bu kardeşliğin bir gereği olarak; müslüman, kardeşine zulmetmez, buyuruluyor. Yani, hakkına tecavüz etmez, onun canına, malına, namusuna asla el uzatmaz. Bu o kadar önemli bir mevzudur ki, Allah Rasûlü aleyhi ekmelüttahâyâ veda hutbesinde bunun üstüne basa basa “Müslümanların birbirlerine kanlarının, mallarının ve ırzlarının haram olduğunu” yani bu hususların korunma altında olduğunu bildirmiştir. Hiçbir müslüman bir diğer kardeşini bu hususlarda asla rencide edemez. Hakkına giremez. Hatta, haksız yere üzmek, tersleyip azarlamak suretiyle kalbini de kıramaz. Bir hadislerinde Efendimiz, “Eziyet veren, incitici bir bakışla bir müslümana işaret etmesi (bile), diğer müslüman için helâl olmaz” buyurarak işin ne kadar ince olduğunu haber vermektedir.
Evet, Efendimiz bir hadislerinde “müflis”i anlatırken, adeta ahirete dair bir manzarayı gözler önüne serer ve “Kişi, ötede namazından, orucundan, zekatından, haccından elde ettiği hasenatıyla, sevapları ile getirilir. Sonra, ona bağırmış, öbürüne küfretmiş, diğerine vurmuş, berikinin malını yemiş.. her birinin hakkını ödemek için kendi namazının, orucunun, zekatının, haccının sevabından hepsine verir. Borçlarını ödemeye çalışır. Nihayet yanındaki hasenatı biter de, borcu bitmez. Bu sefer, hakkına girdiği kimselerin günahlarını üzerine alır ve tepe taklak Cehennem’e yuvarlanır” buyururlar. “İşte, hakiki iflas sahibi budur” buyurulur. O halde, mü’min kimse kardeşinin can, mal, namus gibi ciddi değerlerine el uzatma bir tarafa haksız yere onu üzmeye bile çekinir.. çekinir de yaptığı haksızlıkların ötede karşısına çıkacağı endişesiyle tir tir titrer.
Hadiste devamla, müslüman kimse, müslüman kardeşini düşmana teslim etmez, buyuruluyor. Nasıl insan öz kardeşinin göz göre göre düşman tarafından teslim alınmasına, eza ve cefaya maruz kalmasına razı olamaz. Aynen öyle de, müslüman kardeşi için de aynı şekilde düşünüp ve hareket etmesi icap eder. Kardeşi eğer zalim kimselerin eline düşmüş ise, belalı insanlar ağına takımış ise, onu kurtarmanın bir yolunu bulur ve katiyyen onu başıboş bırakmaz. Taberânî, aynı hadise ziyade olarak “onu musibet ile başbaşa bırakmaz” şeklinde bir ifade rivayet eder. Bu ifade daha geneldir. Yani, kardeşinin başına gelen sıkıntı ne türden olursa olsun hep onun yanında olur. Efendimiz’in komşulukla alakalı ifade buyurdukları “Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir” hadisleri bu konuyla tam bir paralellik arzetmektedir. Kardeşin, çile ve ızdırapta iken sen keyfemâyeşâ bir hayat süremez, gamsız gamsız dolaşamaz, hayatın kâmını çıkaramazsın. Onun derdine imkanın nisbetinde ortak olmalısın. Onu imtihanları, çile ve ızdırapları ile başbaşa bırakamaz, onu yalnızlığa terk edemezsin.
3. Hadiste, kim kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da asıl ihtiyaç anında, kıyamet günü onun bir ihtiyacını giderir, buyuruluyor. Bu insana müthiş bir motivasyon veriyor. Zira, verilecek mükafaat bu dünyada hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar kıymetli. Bu dünyada bile bir ağrıya müptela kimse, bir doktorun eliyle şifayâb olsa, o doktora karşı nasıl teşekkür edeceğini, ne ile mukabelede bulunacağını bilemez. Halbuki, bu dünyanın hiç bir müşkülü, ahirette hesap günü başa gelecek müşkülden daha büyük değildir.
Müslim’in rivayet ettiği bir hadislerinde Fahru’r-Rüsul Efendimiz, “Kişi kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah da onun yardımındadır” buyurmuşlardır. Bu husus öyle lanse ediliyor ki, adeta müslümandan istenen, kardeşlerinin yardımında olmayı tabiatının bir parçası haline getirmesidir. Zira, bir başka hadislerinde Efendimiz, “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et” şeklinde tavsiyede bulunmuştur. Bunun üzerine, zalime nasıl yardım edileceği sorulunca, “Zulmüne engel olursun, bu da senin ona yaptığın bir yardımdır” buyurmuşlardır. Yani, her halükârda yardımdan dûr olmamalıdır. Tabii, bu engellemenin pek çok yolu olabilir. Nasihat ve güzel sözlerle onu yola getirme olabileceği gibi kınama ve azarlama ile de onu bu yoldan çevirmek mümkün olabilir.
Hadisin devamında yine aynı minvalde, kardeşinin bir sıkıntısını, gönlüne ağırlık veren bir derdini giderirse, Allah da onu gerçek sıkıntılarla boğuştu ahiret aleminde bir sıkıntısını giderir buyuruluyor. Bir öncekinde onun bir ihtiyacını gidermek vardı, burada da ondan bir sıkıntıyı kaldırmak var. Birbirini tamamlayan davranışlardır bunlar. İnsanlığın İftihar Tablosu bir yerde: “İki (müslüman) kardeş, iki el gibidir: Biri diğerini yıkar” derken bu iki hususa da işaret etmiş oluyor.
4. Hadisin son kısmında, kim bir mü’min kardeşinin ayıbını örterse kıyamette de insanın mahcup olacağı en dehşetli saatte, en dehşetli yerde Allah da onun ayıbını örter ve utanacağı bütün insanların önünde onu mahcup etmez. Bu ne büyük bir teklif... Bu sebepledir ki, Allah kimseye kimsenin ayıbını araştırma görevi vermemiştir. Hatta, bir Kutlu’nun ifadeleri içinde hatta “Allah kimseye birinin ayıbını ortaya çıkarmak için keramet vermez.” Allah Settâr’dır ve kullarının da başta kendi ayıpları olmak üzere kardeşlerinin ayıplarını örtmelerini emreder. Araştırma ile alakalı olarak iki tabiri iyi bellemek gerekir. Bunlardan birisi “tecessüs” diğeri “tehassüs”dür. Her ikisi de arama, araştırıp bulma gayreti gibi anlamlar içerir. Ancak, “tecessüs” ayıbı aramadır, menfi bir davranıştır ve Kur’an tarafından fertlere yasaklanmıştır. (Hucurât, 49/12) “Tehassüs” ise, bir müjdeli haber bulma, iyi bir şey yakalama adına yapılan araştırmadır, müsbettir ve dinen mahzuru yoktur. Hazreti Yakub, oğullarını Mısır’a geri gönderip Hazreti Yusuf ve kardeşi hakkında güzel bir haber alıp gelmelerini emrettiği yerde bu kelimeyi kullanmıştır. (Yusuf, 12/87)
Asrın dertlisi, bu hususla alakalı olarak, Kur’an ve hadislerin ışığında öyle bir ölçü veriyor ki, inanın insan düşündükçe bundan daha salim, daha zararsız bir yol bulamıyor. O şu minvalde nasihatlerde bulunuyor: “Görseniz ki, bir dostunuz yanlış bir yerde veya yanlış birileri ile.. hüsn-ü zannı son sınırına kadar zorlayınız. Şayet bir haramı irtikap ediyor gördünüz. Arkanızı dönüp gidiniz ve Allah’a dua ediniz ki, Allah o kardeşinizi o yanlıştan kurtarsın. Bir daha da dönüp “bu o mu, değil mi” diye tekrar tekrar bakmayınız. Zira, ertesi gün o kardeşiniz, belki Allah’tan af diler, tevbesi kabul olur ve temizleniverir. Ama siz sürekli onu o halde hatırlayarak su-i zanda bulunursunuz. Belki de bunu kendinizde tutamaz, biriyle paylaşır, gıybete girersiniz...” Evet, bu yol en salim yol görünüyor. İnsan birinin ayıbını örtmekle ona tevbe yolunda yardımcı olmuş olur. Eğer ayıbı o kişinin yüzüne vurur veya bir başkasıyla paylaşırsa ancak şeytana yardımcı olmuş olur. (Hakime intikal etmiş kamu hukukunu ihlal veya bir zulmü irtikap söz konusu yerde yapılacak şahidlik istisna edilmelidir.) Görülüyor ki, bu hadis, Kur’an’ın katî olarak yasakladığı gıybeti (Hucurât, 49/12) önleme ve uhuvveti muhafaza adına teşvik edici mühim bir hadistir.
Mevlam bizleri, bu nasihatlerden tam istifadeye muvaffak ve bu güzel sözlerin sahibi Efendiler Efendisi’ne layık ümmet eylesin...


Ali Ünsal

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 13.08.08, 01:31 PM   #48
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.873
Tesekkür: 0
982 Mesajına 1.492 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 13
hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Bir Demet Hadis Tahlili -2

وعن أبي هريرة رضي الله عنه، عن النبي صلى الله عليه وسلم قال‏:‏ ‏"‏من نفس عن مؤمن كربة من كرب الدنيا نفس الله عنه كربة من كرب يوم القيامة، ومن يسر على معسر يسر الله عليه في الدنيا والآخرة، ومن ستر مسلمًا ستره الله في الدنيا والآخرة، والله في عون العبد ما كان العبد في عون أخيه، ومن سلك طريقًا يلتمس فيه علمًا سهل الله له طريقًا إلى الجنة‏.‏ وما اجتمع قوم في بيت من بيوت الله تعالى، يتلون كتاب الله، ويتدارسونه بينهم إلا نزلت عليهم السكينة، وغشيتهم الرحمة، وحفتهم الملائكة، وذكرهم الله فيمن عنده‏.‏ ومن بطأ به عمله لم يسرع به نسبه‏" Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ın rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:
“Bir kimse, bir mü’minden dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde o mü’minin sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir. Bir kimse, bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhiretteki ayıplarını örter. Mü’min kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da o kulun yardımındadır. Bir kimse ilim elde etmek için bir yola girerse, Allah da ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Bir cemaat, Allah Teâlâ’nın evlerinden bir evde toplanıp Allah’ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere eder, anlayıp kavramaya çalışırlarsa, üzerlerine sekine iner ve kendilerini rahmet kaplar. Melekler onları kuşatırlar, Allah Teâlâ da onları kendi nezdinde bulunanların arasında anar. Amelinin kendisini geride bıraktığı kişiyi, nesebi öne geçirmez.” (Müslim, Zikr,38. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime,17)
Bu hadisle Kainatın İftihar Tablosu pek mühim mevzuların altını çizmekte, çok önemli dersler vermektedir. Bu mevzulardan birincisi, Efendimizin çok defalar üzerinde durup ısrarla ümmetini belli bir çizgiye çekmeye çalıştığı kardeşliktir. Dünyada hiçbir benzeri olmayan Muhacir-Ensar kardeşliğinin mimarı Fahr-i Alem Efendimiz, bu harikulade projeyi prensipler belirleyerek temellendirmiş ve Kendisinden sonra da Müslümanların buna yakın kardeşlikler kurabilmelerinin yollarını göstermiştir.
Yukarıda arzedilen hadiste Efendimiz, belli başlı şu konuları işlemektedir.
1. Bir mü’min, bir başka mü’min kardeşinin sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet gününde o mü’minin sıkıntılarından birini giderir, buyuruluyor. Bir mü’min, kardeşinin mâlî, ilmî veya maddî herhangi bir müşkilini giderir, ona bir menfaat gelmesine yardımcı olur, bir nasihatte bulunur, bir hayra işaret eder de, böylelikle kardeşinin sıkıntısını giderir, rahat bir nefes almasına yardımcı olursa, buna mukabil ahirette Allah da onun bir sıkıntısını giderir.
Mü’min her halükarda mü’min kardeşinin yardımında olma durumundadır. Şayet mü’min kimse, hata eden, kusur işleyen bir mü’min kardeşine yardım etmezse onu bulunduğu durumda şeytanla başbaşa bırakmış olabilir. Zor anlarda, şeytan insanı isyana sevketmek, dalalete düşürmek, şüphelerle kalbini meşgul etmek gibi tehlikeli oyunlara baş vurur. Bu durumda kişi mümin kardeşlerinin yardımını almazsa, bu imtihanı atlatmakta zorlanabilir. Meselâ, birinin bir kimseye borcu olsa, günü geldiğinde borçlu ödeme imkanına sahip olmasa borcu veren parasını isteme durumundadır. Bu onun hakkı olmakla birlikte, imkanı elveriyorsa borcu ertelemesi veya affetmesi hem Kur’an’ın hem de hadislerin tebcil ettiği bir davranış olur. Bu sayede bir mü’minin sıkıntısı giderilmiş olur ama daha da önemlisi hem çok güzel bir kardeşlik örneği sergilenmiş hem de kardeşinin muhtemel husumetini muhabbete çevirmiş olur. Borçlu muhtemel isyandan kurtulmuş, hamd kapısının eşiğinde kendini bulmuş olur.
Bazen, birinin başındaki sıkıntı başkaları için çok da önemsenmeyebilir. Halbuki, sıkıntı anında, ızdırap içinde olan kimse için, ondan önemli bir şey yoktur. Başkalarının bu büyük hadiseye bigâne kalması onu çileden çıkarabilir, aradaki bağların zayıflamasına sebep olabilir. Hatırlanmak ve yardıma nail olmak ise, unutulmaz bir hayır olarak hafızalarda hep canlı kalır.
Belki böyle durumlarda şu hadiseyi hatırlamak yerinde olur. Adamın birisi denizin kenarında, kıyıya vurmuş deniz yıldızlarını birer birer tutup denize fırlatıyormuş. O sırada bir adam yaklaşmış ve "ne yapıyorsun" diye sormuş. "Ben" demiş adam "deniz yıldızlarını kurtarıyorum". Diğeri " ama sayıları o kadar çok ki, ne farkeder" diye devam etmiş. Adam kumların üzerinden bir deniz yıldızı daha almış ve denize atmış, "bak, onun için çok şey farketti" demiş.
Hadiste zikredildiği şekli ile, insanların ayıplarını örtme, bir anlamda onların hidayet üzerine olmalarına yardım etme sayılır. Evet, perde yırtılmadıkça, kişi kendini toparlama şansını elde edebilir. Perde yırtılıp, ayıbın ifşasından sonra kişinin dönmesi daha zor olacaktır. Şeytan da bu durumda onunla daha fazla uğraşacak ve tevbeye yönelmesine mani olmaya çalışacaktır. Bunun mana alemine nasıl aksettiğini ise ancak gönül erleri hissedebilir. İçi pis kokulu bir şeyle dolu küpü evin içinden çıkarmak daha kolaydır. Küpün ağzı kapalıdır ve onu çıkardığınızda evden pis kokuyu uzaklaştırmış olursunuz. Ancak, küpü kırarsanız, artık kırık küp parçalarını toplayıp çıkarmak hem daha zahmetlidir hem de kötü koku bir kez evin içine yayılmıştır. Evdekilerin içini bulandırmış, temiz havayı bozmuştur. Evin tekrar temiz havaya kavuşması zaman alacaktır. Ayıbı örtecek kimse için ise, bir kimsenin ayıbını örtmeye mukabil, dünyada ve ahirette ayıpların Allah tarafından ötülmesinden daha güçlü bir müşevvik olabilir mi?
2. İkinci bir husus da, mü’mini bir yardım kahramanı olmaya teşvik eden, kişi kardeşine yardım ettiği sürece Allah da onun yardımındadır, cümlesidir. Bu, kişiyi tamamen ihlaslı olmaya sevkeden müthiş bir cümledir. Yardım, Allah’ın yardımını getirecek. Yani, kişi kendi gücü nisbetinde, elinden gelen şekliyle yardımda bulunacak, mukabilinde, kendisi kadar imkana ve kudrete sahip kardeşinin yardımıyla karşılaşmanın ötesinde, her şeyi yaratan, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Kudret-i Sonsuz’un yardımını kazanacak. Bu da her akıl sahibi için paha biçilmez bir fırsat. Ayrıca, insan alacağı karşılığı Allah’tan umarak, hem daha kârlı bir ticaret yapmış olacak hem de yaptığı yardımı yardım ettiği kişinin başına kakmadan (menn yapmadan) korunmuş olacaktır. Bunu sürekli yaparak ahlakının bir parçası haline getirmesi ise, onda ikinci bir fıtratın oluşmasına ve sevilenler zümresine girmesine vesile olacaktır.
3. Üçüncü husus ise, bunlardan daha farklı bir konudur. Kim ilim tahsil etmek için yollara düşer veya onun yollarına başvurursa Allah ona Cennet’e giden yolları kolaylaştırır, buyuruluyor. Buradaki ilim özellikle şu ilimdir, gibi bir kayıt yoktur. Bu ilim her müslümanın öğrenmekle mükellef olduğu dinin emirleri ve yasakları olabileceği gibi, kişinin dünya ve ukbasına faydası olan veya insanlara faydası dokunan her hangi bir ilim de olabilir. Yani, bu ilim tefsir, hadis, fıkıh ilimleri olabileceği gibi halis bir niyetle yola çıkılarak elde edilen fizik, kimya, matematik, tıp vs. de olabilir. Yeter ki, her ilim kendinden beklenen gayeyi, yani Allah’ın ayetlerini okumayı, her şeyde O’nu bulmayı ve O’nun mahlukatına hizmeti netice versin. Bu durumda Allah’ın ona Cennet’e giden yolda yardımcı olacağı Efendimiz tarafından haber veriliyor. Elde ettiği ilmi ile yakîni ziyadeleşip, kulluğun zirvelerine çıkabilir. İlminden başkalarını istifade ettirip, mahlukatın istifadesine sunabilir. Bu sayede çok gönül alabilir, dua alabilir, hayırlı işlerin kapısını aralayabilir. Bütün bunlar da, onu Cennet’e doğru uçurabilir. Burada, İslam’ın ilme teşviki ne de güçlüdür. Tıpkı, Kur’an’ın pek çok yerde ilmi tafdil ettiği ve “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) ayetiyle ilmin insanı başkalarından farklı kıldığını ifade ittiği gibi, burada da ilmin Cennet’e giden yolda mühim bir vesile olduğunun altı çizilmiş olmaktadır. Evet, Hazreti Adem’i meleklere üstün kılan, insanı Rahman’a halife ve onu Cennet’lere ehil yapan mühim vesilelerden biridir ilim.
4. Dördüncü husus, üçüncü husustan daha husisi bir konu ile alakalıdır. Bu kısım Müslimin bir başka rivayetinde, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce’de de geçmektedir. (Müslim, Zikr, 38. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitr 14; Tirmizî, Kırâat 12; İbni Mâce, Mukaddime, 17) Hadiste Efendiler Efendisi, ilme teşvik yaptıktan sonra, ilimlerin en faziletlisi olanına, Kur’an’a ait ilme vurgu yapmaktadır. Bir grup insan, Allah evlerinden bir evde toplanıyor ve kendi aralarında Allah’ın kitabını okuyor, müzakere ediyor, ders yapıyorlar. Hadiste geçen evden maksat ilk etapta cami ve mescidlerdir. Ancak, hadis alimleri bu maksatla bir araya gelinen, mektep, ev, medrese vs.’yi de bu hükme dahil saymışlardır. Burada bir olma, birlik olma, cemaat halinde bu işi yapmanın bereketine de işaret vardır. Cemaat, Kur’an’ı tilavet ediyor, yani onu okunması gerekli olan şekliyle okuyor. Ancak, sadece metni okuyup bırakmıyor. Aralarında onu ders yapıyor. Ayetleri en doğru şekli ile anlama, hükümlerini kavrama, ibret alma gayreti içine giriyorlar. Hadiste kullanılan fiil, bilenlerin işe iştirak ederek, ilimlerini ortaya koymalarını ve dolayısıyla karşılıklı istifadelerin söz konusu olduğunu ifade etmektedir. Aynı zaman da bilmeyenlere, bilenler tarafından bunların öğretilmesi anlamı da mevcuttur. Bu cemaatte herkes, onu anlamak için bir gayret sarfediyor, bilenlere müracaat ediyor, soruyor, müzakereleri dinliyor ve bir emek ortaya koyuyor.
İşte, böyle bir cemaate Allah sekine indiriyor, gönüllerine iç huzuru, vakar, itminan, sükûnet veriyor. Onları rahmet kaplıyor, merhamete mazhar oluyorlar. Allah’ın re’fetine ve şefkatine nail oluyorlar. Melekler onların etrafını kuşatıyorlar. Bazı hadislerin işaretiyle, o melekler hem ahirette onlar için hüsn-ü şehadette bulunacaklar hem de oradaki mü’minlere dua edeceklerdir. Hadiste anlatılan bu sahneyi aynen bir gönül eri müşahede etmiş ve şöyle aktarmıştı: “Ben, Hocam talebeleriyle ders yaparken kanepede oturuyordum. Ders Arapça ağırlıklı olduğu için pek anlamıyor kendi halimde İhlas okuyor, tesbih çekiyordum. Hafiften dalmışım. Birden yakaza gibi bir halette gördüm ki, kapıdan sarıklı bir sürü adam koşarak içeri girdiler, halkanın etrafını sardılar ve bütün salonu doldurdular. Oturdular ve dersi dinlediler.”
Bunun yanında Yüce Mevla, o kimseleri kendi katında hayırla yad ediyor ve belki de iltifat ediyor. Bu mühim kimseler, melekler ve ruhâniler olabilirler. Yani, isimler büyük makamlarda, mühim kimseler nezdinde hayırla yad ediliyor ki, herkesin canı gönülden arzu edeceği bir haldir bu…
5. Hadisin son bölümü ise, tam bir cevâmi’u’l-kelimdir. Yani, kısa bir cümle ama çok mühim manalar ihtiva etmektedir. Kişiyi, ameli geride bırakırsa, nesebi öne geçiremez, buyuruluyor. Bunu ifade eder mahiyette bir Arap atasözü vardır. “Babayiğit, “benim dedem şöyle imiş, babam böyle imiş” diyen değildir. Asıl babayiğit “işte ben buradayım” diyendir.” Evet, kişi, hiç kimsenin yardımının erişmeyeceği mahşer yerine, hesap anına, kitapların dağıtıldığı hengâma hazırlıklı olmalıdır. Zira, oralarda yapayalnız kalacaktır. Ne ana, ne baba, ne akraba ne de bir tanıdıktan yardım erişmeyecektir. Kişi kendi yaptığının karşılığını görecek, ana-ata onu kurtaramayacaktır. Hazreti Nuh peygamber olduğu halde oğluna yardım edemeyecek, Hazreti Lût hanımına ve daha niceleri en yakınına yardım edemeyeceklerdir. Zira, herkes kendine düşeni yapmakla mükelleftir. Elinden geleni yaptıktan sonra eksik kalan kısmı dilerse Allah bağışlar, dilerse sevdiği kullarına şefaat hakkı verir ve kurtarır.
Mevlâm, hakk-ı hak bilip hakka ittiba eden, batılı batıl bilip batıldan ictinâb eden kullarından eylesin…


Ali Ünsal

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 13.08.08, 01:32 PM   #49
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.873
Tesekkür: 0
982 Mesajına 1.492 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 13
hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Bir Demet Hadis Tahlili-3

حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَبُو الْمُنْذِرِ الطُّفَاوِيُّ، عَنْ سُلَيْمَانَ الأَعْمَشِ، قَالَ حَدَّثَنِي مُجَاهِدٌ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ أَخَذَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِمَنْكِبِي فَقَالَ ‏"‏ كُنْ فِي الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ، أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ ‏"‏‏.‏ وَكَانَ ابْنُ عُمَرَ يَقُولُ إِذَا أَمْسَيْتَ فَلاَ تَنْتَظِرِ الصَّبَاحَ، وَإِذَا أَصْبَحْتَ فَلاَ تَنْتَظِرِ الْمَسَاءَ، وَخُذْ مِنْ صِحَّتِكَ لِمَرَضِكَ، وَمِنْ حَيَاتِكَ لِمَوْتِكَ‏.
Hazreti Abdullah ibni Ömer radıyallahu anh şöyle diyor: Allah Rasülü sallallahu aleyhi ve sellem, kolumdan tuttu ve “Dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol” buyurdular. İbn Ömer Hazretleri devamla: “Akşama erdin mi sabahı bekleme, sabaha erdin mi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun dönemde hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken ölüm için hazırlık yap” buyurmuşlardır. (Buhârî, Rikâk, 3)
Bu hadislerinde Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, İbn Ömer gibi, sahabenin genç ancak takvâca, ilimce ve Rasûlullah’a gönülden bağlılık açısından mümtaz bir sahabisini irşad buyuruyor. Bir küçük cümle ile iki benzetme yaparak, bu dünyada takınılması gereken tavrı, hayatı okuyuş üslûbunu öğretiyor.
Hadiste, İbn Ömer, önce Allah Rasûlü’nün kolundan tuttuğunu söylüyor. Bununla ona çok önemli bir şeyler söyleyeceğini ihsas ettiriyor. Belki kolundan tutup yakınına çekiyor. Onu bulunduğu ruh haletinden çıkararak bütün dikkatini kendisine vermesini temin ediyor. Sonra da, her yaşta insanın anlayabileceği ve herkesin seviyesine göre pek çok ders çıkarabileceği bir nasihatte bulunuyor. Sırasıyla önce,
1. Bu dünyada tıpkı bir garip gibi ol, buyuruyor. Burada ilk akla gelen “Garip kimdir?” sorusudur. Eğer Allah Rasûlü, bunun olunmasını tavsiye ediyorsa, bu kat’iyyetle medh u senâya sebep bir hususiyettir. O halde, bu gariplik, acizlik, zayıflık, kimsesizlik değildir. Vâkıa, insan his olarak bütün bunları içinde, vicdanında duymalı ancak sadece ve sadece Allah’a karşı. Tıpkı bir başka hadiste Allah Rasûlü, fakirlikle alâkalı olarak, bunun ancak Allah’a karşı hissedilmesi ve dile getirilmesinin doğru olduğunu, insanlara halini şikayet edip, dert yanarak fakirlikten dem vurulmaması gerektiğini ashabına nasihat buyurmuşlardır. Aynen bunun gibi, insan garipliğini Allah’a ve ötelere karşı hissetmeli. Bu nasıl olabilir?
Evet, insan bu dünyada, bir gurbet yaşamaktadır. Asıl vatanı ahirettir. Yitirilmiş bir Cennet’i vardır insanın ve bütün hayatı boyunca tekrar oraya gitmeyi arzu eder. Asıl vatanın huzur ve rahatıyla mukayese edildiğinde, bu dünyanın lezzetleri de zevkleri de buruktur. Zira, kalıcı değil, yok olup gidiyor. İnsan burada, tıpkı gurbette yaşayan ve bir gün eninde sonunda vatanına dönecek olan, onun hasretiyle yanan bir varlıktır. O halde insan, bu dünyanın fani ciheti itibariyle hiçbir şeyine gönül bağlamaz. Üstad Hazretleri Mesnevî’de bunu tatlı bir üslüpla şu şekilde dile getirmektedir: “Sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz.”
Sözlerde ise, yine buna yakın bir yaklaşımla şu nasihatlerde bulunuyor. “Sultan-ı Ezelî’ye iman ile intisab eden ve amel-i sâlih ile itaat eden bir insan, şu misafirhane-i dünya menzillerinden ve âlem-i berzah ve âlem-i mahşer dairelerinden ve hâkeza kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hududlarından berk ve burak sür’atinde geçer. Tâ saadet-i ebediyeyi bulur...”
“…İnsan, iman ile, Rabbine intisap eder. Böylece, sahipsiz ve hamisiz olmamanın zevkini tadar. ‘Beni yapan, yaratan, her organımı yerli yerine koyan ve ruh dünyamı en güzel şekilde tanzim eden, hissiyatımın her birini ayrı bir vazifede çalıştıran bir Hâlıkım var. Kan deveranım O’nun rahmetiyle olduğu gibi, dünyamın dönmesi de O’nun kudretiyle. Öyleyse, ben başıboş değilim, kimsesiz değilim, sahipsiz değilim.’ der.”
Hadisteki garipliği kat’iyyen bir tür acizlik şeklinde, kendi kabında pasif bir tavır takınma, etliye sütlüye karışmadan, kendi halinde bir köşede yaşama gibi anlamamalı. Zira, Allah Rasûlü, bir anlamda celvetî idi. Hayatını insanlarla geçirmiş, kendi elinin kazandığıyla geçineni senâ etmiş ve bir gün Sad b. Muaz’ın geçim için çalışırken nasır tutmuş ellerini görünce “Allah’ın en çok sevdiği eller” diyerek takdir etmiştir. Gurbetin gereği belki de, çok sevdiklerinden cüdâ düşmüş ama bununla (hâşâ) gariplik edebiyatı yapmamıştır. İşlerini kendi yapmaya çalışmış, (hâşâ) acizlik göstererek başkalarının merhametini celbetmeye çalışmamıştır. Hayatı binbir badire ve çileler içinde geçse de gariban tavırlar içine girmemiş, hep gayretli, çalışkan, ümitli ve azimli yaşamıştır.
Öte yandan, hadiste garipliği sadece hisset denmiyor da “garip gibi ol” buyuruluyor. O halde işin aksiyon tarafı var demektir. Bu yukarıda arzetmeye çalıştığımız şekliyle bir acizlik sergilemek şeklinde değil, belki çalışma, gayret etme, kazanma ama aynı zamanda dünyanın geçici bir misafirhane olduğunu akıldan çıkarmama, hep asıl vatanı nazarda tutma şeklinde anlaşılmalıdır. Yani, dünyada çalışma, dünyalıkları elde etme meşrudur ancak dünyalık hiçbir şeyin gönülde yer etmesine müsaade yoktur. Bir başka anlatımla, insan kazandıklarıyla şımarıp kendini kaybetmemeli, Karun gibi, elde ettiklerini kendinden bilmemeli, bencillikle cimrilik etmemeli.. kaybettiklerinden dolayı da gereğinden fazla hüzne-kedere gark olmamalıdır. İşte bu, İslâm’ın zühd anlayışıdır. Yani, dünyayı kesben (çalışıp kazanmak noktasında) terk değil, gönülden terk etmektir. Kazanılanların Kimden geldiğini ve yine nasıl harcanması gerektiğini akıldan hiç çıkarmamaktır.
2. Hadisteki ikinci kısımda ise, yolcu gibi ol, deniyor. Bu da garipliğe yakın bir halettir. İnsan yolda iken başına her türlü imtihan gelebilir. Hastalanabilir, malına, canına zarar gelebilir, meşakkatlere maruz kalabilir. Ona düşen bütün bunları göğüsleyip mekân-ı maksûduna, varacağı beldeye ulaşmaktır. Öte yandan, yolda gördüğü bir kısım eğlencelere takılıp kalmamalı, asla yolcu olduğunu unutmamalıdır.
Hadise muhatap olan İbn Ömer’in hadisin devamındaki ifadeleri ise, onun bu nasihatten çıkardığı dersin iki cümleyle özeti şeklindedir. O, bu hadisi rivayet ettikten sonra “Akşama erdin mi sabahı bekleme, sabaha erdin mi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun dönemde hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken ölüm için hazırlık yap” şeklinde nasihatte bulunmuştur. Yani, her an ötelere pervaz etme şuuru içinde ol, hayırda acele et. Gün gelir bir gün sağlığın ve imkanların şu an yaptıklarını yapmaya müsait olmayabilir. Hatta, o günü beklemeyi bırak, sabahtan akşama, akşamdan sabaha ereceğine garantin yok. Elini çabuk tut, hayırda yarış, kullukta mesafe kat et. Bunu yaparken asla ve asla, yolcu olduğunu, gurbette olduğunu unutma. Öyle olunca, ne yolun zahmet ve meşakketleri ne de yolda elde ettiğin kazanç ve lezzetler seni hedefinden alıkoymasın.
Fahr-i Âlem Efendimiz, bu kısımla alâkalı olarak bir başka yerde, “Beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini iyi bil! 1- İhtiyarlık gelmeden, gençliğin, 2- Hastalık gelmeden, sıhhatin, 3- Fakirlik gelmeden, zenginliğin, 4- Ölüm gelmeden, hayatın, 5- Meşgul olmadan boş zamanın kıymetini bil.” buyurarak ümmetini irşad buyurmuşlardır.
Evet, Kur’an-ı Kerim hemen her münasebetle ölümü ve ölüm ötesini hatırlatmakta; “Her nefis ölümü tadıcıdır” (Âl-i İmrân, 3/185); “Senden önce hiçbir insana dünyada ebedî hayat nasip etmedik. Sanki sen ölsen, onlar ebedî mi kalacaklar! Hayır, her nefis bilerek veya bilmeyerek ölümü tadıp-durmaktadır. Biz, sizi bazen şerle, bazen de hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirilirsiniz.” (Enbiyâ, 21/34); “Yeryüzünde bulunan her varlık fânîdir” (Rahmân, 55/26). “Hiç şüphe yok ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra da büyük duruşmanın olacağı kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda birbirinizle dâvalaşacaksınız” (Zümer sûresi, 39/30) gibi pek çok ayet-i kerime ile insanın misafirliği ve dünyanın fânîliğini dile getirmektedir.
Peygamber Efendimiz aleyhi ekmelü’t-tehâyâ da “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder” buyurmuş; “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok anın” diyerek inanan kimsenin ölümü ve ahireti, buradaki gurbetini asla akıldan çıkarmaması gerektiğini beyan buyurumuşlardır. Yunus da,

Bindirirler cansız ata, indirirler zulmete;
Ne ana var, ne ata, örtüp pinhân ederler.
Ne kavim var, ne kardeş, ne eşin var, ne yoldaş,
Mezarına bir çift taş diker nişan ederler.

dörtlüğü ile çok veciz olarak mevzuyu özetler. Üstâd, belki bu duyguyu hep canlı tutma adına râbıta-i mevtten bir derece yüksek bir murakabesini dillendirerek bize örnek olur: “Kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!” Üstâd, “Küllü âtin karîb - Her gelecek yakındır” sırrıyla ölümün geleceğini kendi varlığı kadar gerçek ve yakın olarak görmekte, içinde bulunduğu zamandan sıyrılıp fikren istikbalde yaşayarak kendi ölümünü müşahede etmektedir. O, ölümü hayal ve farz etmeye ihtiyaç duymayacak kadar kat’î ve yakın bilmekte ve bunu “Kat’î bir yakîn ile anladım ki, bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya hâliktir (yok olmaya mahkumdur) gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudât dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur” şeklinde dillendirmektedir.
Mevlâm, cümlemizi müjdelenen garipler zümresine ilhâk eylesin…


Ali Ünsal

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 22.08.08, 03:54 PM   #50
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Ebû Mâlik Hâris İbni Âsım el–Eş’arî radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Temizlik imanın yarısıdır. Elhamdülillah duası mizânı, sübhânellah ve elhamdülillah sözleri ise yer ile gökler arasını sevap ile doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır. Kur’an senin ya lehinde ya da aleyhinde delildir. Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar; kimi onu âzâd kimi de helâk eder.”

Müslim, Tahâret 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 86.


Bu hadîs-i şerîf çok kapsamlı konulara işaret etmektedir. Şöyle ki: Kişinin maddî temizliğe riayet etmesi, dininin direği olan namazının ve diğer ibadetlerinin temelini teşkil eder. Manevî temizlik diyebileceğimiz temizlik ise; kişinin küfür, şirk ve münafıklık gibi tevhid inancı dışındaki inanç kirlerinden temizlenmesidir. Bu da imanın yarısı veya tamamlayıcısı anlamına gelmiş oluyor.
Sonucunda Elhamdülillah diyebilecek bir hayat yaşamak kıyamette terazinin sevap gözünü doldurur. Müslüman yaptığı her bir işin sonucunda Elhamdülillah diyebiliyorsa, yaptığı tüm işler kulluk gereğidir ve ona sevap kazandırır. Sonucunda Elhamdülillah denemeyen işler ise müslümanın günahını artırır.
Sübhanallah ve Elhamdülillah sözlerinden birincisi Allah’ın tek ilah oluşunun kainatta bu sözle vasfedilecek kimsenin olmayışının simgesi olması hasebiyle kendisini yaratan Allah’ı böylece tanıyan müslümanın her işinin sonunda da Elhamdülillah diyebilecek bir hayat sergilemesiyle her taraf müslümanın emrine geçer. Bu kelimelerle yer ve gök arası müslümanların emrine ve idaresine geçecektir.
Namaz kişiyi her türlü kötülüklerden alıkoyan ışığını imandan alan ve doğruya yönelten bir nurdur. Bu nur dünyada müslümanların yüzlerinden farkedilir. (Feth: 48/29) Ahirette de yine önlerinde ve sağlarında onları aydınlatacaktır. (Hadîd: 57/12)
Sadaka kişinin özverili oluşuna, cömertliğine ve imanının en üstün durumda olduğuna delildir. Çünkü zekat, sadaka, hayır ve hasenât gibi şeyler kişinin imanının alametidir.
Sabır mü’min için kaynağı kendi içinde olan bir enerjidir. Kişi her türlü sıkıntı ve güçlüklere göğüs germekle huzura erişir ve böylece de sabır onun önünde bir ışıktır ve her türlü karanlıklardan müslümanı aydınlığa çıkarır.
Kur’ân kıyamette kişinin kendisini okuyup okumadığına, kendisine uyup uymadığına ve yolunda gidip gitmediğine göre lehinde veya aleyhinde şahitlik yapacaktır.
Her yeni gün insanlar için bir pazardır. Bu pazarda dünya ve ahireti alınıp satılmaktadır. Kişi Allah ve Rasûlüne uyarsa kazançlı çıkar hem dünyası hem de ahireti huzurlu olur. Allah ve Rasûlüne uymaz da şeytan ve dostlarına, arzu ve heveslerine uyarsa bu dünya pazarındaki alışverişinden dolayı zararlı çıkar ve cehennemlik olur hem dünyası hem de ahireti perişan olur
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 22.08.08, 03:58 PM   #51
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Rasûlullah (sav) dedi ki:

"Biriniz gusül alacağı yere idrarını yapmasın, sonra orada abdest almak zorunda kahr. Vesvesenin büyük bir bölümü bundan (idrara dikkat etmemekten) kaynaklanır.”

İbn Muğaffel'den ikinci yolla gelen rivayet:

Rasûlullah (SaUaüdhû aleyhi ve sellem) bir kişinin gusül alacağı yere idrarını yapmasını yasakladı. Vesvesenin büyük bir bölümü bundan (idrara dikkat etmemekten) kaynaklanır


İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 31.08.08, 03:00 AM   #52
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri



Evlenirken Yemek Ziyafeti Vermek İyidir

3743... Sâbit'den rivayet olunduğuna göre; Enes b. Mâlik'in yanında Zeyneb binti Cahş'ın (Hz. Peyamber'le) evlenmesinden söz edilince, şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a)'m onun için verdiği düğün yemeği kadar hanımlarından birine düğün yemeği verdiğini görmedim. (Onun düğününde) bir dişi koyun ziyafeti verdi.1

3744... Enes b. Mâlik (r.a)'den rivayet olunduğuna göre; Peygamber (s.a) Safiyye için bir kavut ve kuru hurma ziyafeti verdi. 2

Açıklama
Ulema, evlenme münasebetiyle verilen yemeğin vaktinde ihtilâf etmişlerdir. Bazıları bu yemeğin nikâhtan önce verileceğini söylerken bazıları da nikâhtan sonra verilebileceğini söylemişlerdir. Zifaftan önce ve zifaftan sonra verilebileceğine dair görüşler de vardır.3
Nikâh öncesinden itibaren zifaf sonrasına kadar olan geniş süre içerisinde herhangi bir zamanda verilebileceğini söyleyenler de olmuştur. Günümüzde genellikle bu genişlikten yararlanılarak bu yemek, nikâh ile zifaf arasında verilmektedir,
Mişkât'ta rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in Hz. Safiyye'nin nikâhı münasebetiyle hays denilen bir yemek ziyafeti verdiği ifade edilmektedir. Mişkât'ta rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamberdin bu ziyafette kuru hurma, yağ ve yoğurt kurusundan yapılan bir yemek verdiği rivayet edilmektedir. Aliyyü'l-Kârî'ye göre, bu iki rivayette anlatılmak istenen yemeklerin ikisi de aynı yemektir. Aralarında bir fark yoktur. Çünkü "hays" yemeği içinde de kuru hurma, kuru peynir ve yağ bulunur.
Tıybî de netice itibariyle aynı şeyleri söylemiştir.
Hz. Peygamber, Hz. Zeyneb validemizin nikâhı münasebetiyle ise bir koyun ziyafeti vermiştir. Bu durum Hz. Peygamber'in bazı ailelerinin düğünlerinde etli bazı ailelerinin düğünlerinde ise etsiz ziyafet verdiğini ortaya koymaktadır. Hadis-i şeriflerde ekmekten hiç bahsedilmediğine göre etsiz ve ekmeksiz düğün ziyafeti vermek caizdir.4

1- Buharî, nikâh, 68, 69; Müslim, nikâh 90, 91; İbn Mâce, nikâh 24; Ahmed b. Hanbel, III, 172, 227.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/367-368.
2- Tirmizî, nikâh II; İbn Mâce, nikâh 24.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/368.
3- el-İhtiyar li talilil Muhtar, IV-176.
4- Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/368-369.

  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 02.09.08, 05:25 PM   #53
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Ümmü Hanı şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a) Mekke'ye geldi, başında dört tane belik (örgü) vardık 1

Açıklama
Tirmizî hadisin iki ayrı senetle gelen rivayetini vermiş ve birisi için garip. Öbürü için de hasen de*miştir. Yanlız her iki rivayetin tabiûndan olan ravisi Mücahidedir. Tirmizî'nin belirttiğine göre Muhammed Buharı: "Mücahid'in Ümmü Ha*ni'den hadis rivayet ettiğini bilmiyorum" elemiştir:

Hâdis, Erkeklerin saçlarını örmelerinin caiz okluğuna delildir. 2


1 Tirmizî libas. 39. İbn Mâce. libas. 36. Ahmed b. Hanbel, VI. 341.425.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/263.
2 Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/263-264.


  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 02.09.08, 05:28 PM   #54
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

4212... İbn Abbas (r.a); şöyle demiştir.

Rasûlullah (s.a) "Ahir zamanda (saç ve sakalını) güvercin göğsü gibi siyaha boyayan bir kavim gelecektir. Onlar cennetin kokusunu alamazlar." buyurdu. 1

Açıklama
Hâdis-i şerif, ağaran saç ve sakalını siyah boya ile boyayanların, değil cennete girmek, cennetin ko*kusunu bile alamayacaklarına delâlet etmektedir. Oysa cennetin kokusu beş yüzyıllık mesafeden hissedilebilir.
Mümin olarak ölen bir müslümanın, günahkâr da olsa, gecikmeli de ol*sa cennete gireceği naslarla sabit olan bir gerçektir. Durum böyle olunca, üzerinde durduğumuz bu hâdisde maksat, saçını sakalının boyayanların asla cennete giremeyecekleri değildir.
Belki maksat, insanların bundan sakınmaları için bir tehdittir veya sa*çı sakalı siyaha boyamayı helâl görenlerle ilgilidir. Maksadın, bu durum*da olanların daha cennete girmeden önce cennetin kokusunu alamamala*rı olması da muhtemeldir.
Alimlerin büyük çoğunluğu saçı sakalı siyaha boyamanın mekruh ol*duğu görüşündedir. İmam Nevevî; Gazali, Begavi ve Şafiilerden daha başka âlimlerin sözleri onun tenzihen mekruh olduğuna delâlet ettiğini, ancak doğrusunun onun haram olduğunu belirtir. Hâvî'de bunu söyleyen*lerdendir.
Hanefilere göre, zaruret olmadan, ağaran saçları siyaha boyamak tahrimen mekruhtur.
Bu hüküm, normal hâllerle ilgilidir. Ama savaşta düşmana karşı daha heybetli görünmek gibi maslahatın bulunduğu hallerde boyamak caizdir.
Bazı alimler, siyaha boyanmak konusunda, erkekle kadım farklı müta*laa etmişler ve erkeklerin aksine kadınların saçlarını siyaha boyamaları*nın caiz olduğunu söylemişlerdir. El- Halımı bu görüşü benimseyenler*dendir.
Askalânî, Fethü'l - Bari adındaki eserinde "Yahudi ve hıristiyanlar saç ve sakallarını boyamazlar, siz onlara muhalefet ediniz" hadisinin izahı esnasında aynı mânâya delalet eden daha başka rivayetlere işaret et*tikten sonra şunları söyler:
"Siyaha boyamayı caiz görenler bu hâdise dayanırlar.
Babu Zikri Beni İsrail Min ehâdisi'l Enbiya bahsinde, câbir ve İbn Ab*bas hadislerinden dolayı siyaha boyama konusunun istisna edildiği geç*mişti.
Alimlerden bazıları, onu, savaş esnasında caiz görürler, bazıları mutlak olarak tecviz ederler. Uygun olanı, onun mekruh oluşudur. Nevevî'de tahrimen mekruh olduğuna meyletmiştir. Seleften bazıları siyaha boya*maya ruhsat vermişlerdir. Sa'd b. Ebî Vakkas, U-kbe b. Amir, Hasen, Hüseyin, Cerir ve daha başkaları bunlardandır. İbn Asım'da Kitab'ül - Hı-dâb'ında bunu tercih etmiş ve saçını sakalını siyaha boyayan bir kavmin cennetin kokusunu alamayacaklarını bildiren İbn Abbas hadisi hakkında şöyle demiştir: Bu hadis siyaha boyamanın mekruh oluşuna delâlet etmez. Aksine bu, özellikleri böyle olacak bir kavmin geleceğini haber vermek*tedir.
İbn Ebî Asım, Hz. Peygamber (s.a)'in, Ebû Kuhâfe için söylediği "si*yahtan uzak durun" hâdisî hakkında da onun, saçının beyazlığı çirkin gö*rünenlerle ilgili olduğunu, umuma şamil olamayacağını söyler.
Askalanî daha sonra îbn ebî Asım'in sözlerine itiraz ederek şöyle de*mektedir: "Onun söyledikleri iki hadis siyakının akla getirdiklerine zıttır. Ancak, onun İbn Şihab'dan rivayet ettiği;" yüz taze olduğu zaman (saçı sakalı) siyaha boyardık; yüzler değişip, dişler sallanınca bunu terkettik, "mânâsındaki hadis ve Taberânî ile İbn Ebî Asım'dan merfu alarak riva*yet ettiği; "saçını siyaha boyayanın kıyamet günü Allah yüzünü karartır", hadisleri İbn Ebi Asım'ın sözlerine delâlet eder."

Bu nakillerden anlaşılıyor ki ulemanın çoğunluğuna göre özürsüz ola*rak saçı sakalı siyaha boyamak tahrimen mekruhtur. 2


1 Nesai, Zinet \5: Ahmed b. Hanbel 1-273.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/288-289.
2 Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/289-290.
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 02.09.08, 08:47 PM   #55
cennetyolcusu
Kardeş
 
cennetyolcusu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 66
Tesekkür: 0
1 Mesaja Tesekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 7
cennetyolcusu is on a distinguished road
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
Ya ilim öğreten, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol. Sakın beşincisi olma! Yoksa helak olursun.
Keşfü'l-Hafa, 1437

cennetyolcusu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 02.09.08, 08:48 PM   #56
cennetyolcusu
Kardeş
 
cennetyolcusu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 66
Tesekkür: 0
1 Mesaja Tesekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 7
cennetyolcusu is on a distinguished road
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
Kişinin malı sadaka sebebiyle eksilmez. Bir kula haksız zulüm yapılır o da sabrederse, Allah onun izzetini (dünya ve ahirette) mutlaka artırır.
Tirmizi, 2326

cennetyolcusu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 02.09.08, 08:49 PM   #57
cennetyolcusu
Kardeş
 
cennetyolcusu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 66
Tesekkür: 0
1 Mesaja Tesekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 7
cennetyolcusu is on a distinguished road
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :
Şüphesiz, sadaka, Allah'ın gazabını söndürür ve sahibini kötü ölümden korur.
Tirmizi, Zekat 28

cennetyolcusu isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 04.09.08, 02:35 AM   #58
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Müslümana Sövme Yasağı (Haksız Olarak Bir Müslümana Söğüp Sayma Yasağı)

Bu bölümdeki bir ayet ve beş hadis-i şeriften, müslümanlara eziyete iftira etmenin büyük günah olduğunu ve küfre götürebileceğini, müslümana kafir ve fasık denilmemesi gerektiğini, sövüşenlerin günahı sövmeyi ilk başlatana aid olduğunu, şer'i ceza ile cezalandırılan bir kimseye dahi kötü sözler söylenmemesi gerektiğini, köle ve işçisine zina iftirasında bulunana kıyamet günü ceza uygulanacağını öğreneceğiz.1
"Mü'min erkekleri ve mü'min kadınları yapmadıkları bir fiilden dolayı suçlayanlara gelince, onlar iftira atma suçu işlemiş ve böylece açık bir günaha girmiş olurlar." (Ahzab: 33/58)
Bu ayet bize şunu da hatırlatıyor: "Ama kim bir hata yapar, günah işler de sonra onu suçsuz bir kimsenin üzerine atarsa, iftira suçu ve hatta daha da iğrenç bir günah yüklenmiş olur." (Nisa: 4/112)
1563. İbni Mes'ûd radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür."2
1564. Ebû Zer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre o, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işitmiştir:
"Hiç kimse, bir başkasına fâsık veya kâfir demesin. Şayet itham altında bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa, o söz onu söyleyene döner."3
1565. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Birbirine söven iki kişinin söylediklerinin günahı, mazlum olan haddi tecâvüz etmedikçe, sövüşmeyi ilk başlatana yazılır."4
1566. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir defasında Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'e içki içmiş bir kişi getirdiler. Hz. Peygamber, orada bulunanlara:
– "Dövün şu adamı!" buyurdu.
Ebû Hüreyre dedi ki: Bunun üzerine bizden kimileri eliyle, kimileri papuçlarıyla, kimileri de elbiselerinin ucuyla adama vurmaya başladı. Dayak faslı bittikten sonra oradakilerin birisi:
– "Allah seni rezil etsin, kahretsin!" diye söylendi. Bunun üzerine Resûl–i Ekrem:
– "Hayır, öyle demeyiniz, adam aleyhinde böyle şeyler söyleyip de şeytana yardımcı olmayın!" buyurdu.5
1567. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi: Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim:
"Kim, köle ve câriyesine (memlûküne) zina iftirasında bulunursa, köle ve câriyede böyle bir kusur bulunmadığı takdirde kıyamet günü o kişiye had cezası uygulanır."6
* İslamda cezaların herkesin önünde uygulanıp caydırıcı oluşu, gerçeğiyle seyredenlerin ibret alıp böyle bir duruma düşmemeleri temin edilmiş olur. Cezayı çeken ise utanıp mahçup olur ve bir daha suç işlememeye karar verebilir. Peygamberimiz ceza uygulattığı kimseye sahabenin beddua etmesini yasaklamış ve uygun görmemiştir. Bu sebeple cezasını dünyada çekmeye razı olan ve çeken kimseye bir de hakaret ve beddua hoş olmaz. Bu tip suçluları toplumdan dışlamamak ve onlara merhamet ve şefkatle yaklaşmak uygundur. Bu tür suçları işleyenlere ceza uygulama yetkisi İslam devletine ait olup, kişiler devletsiz kendi başlarına bu işi yapamazlar. 7


1 Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 455.
2 Buhârî, Îmân 36, Edeb 44, Fiten 8; Müslim, Îmân 116. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 51, Îmân 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbni Mâce, Mukaddime, 7, 9, Fiten 4.
3 Buhârî, Edeb 44.
4 Müslim, Birr 68. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 39; Tirmizî, Birr 51.
5 Buhârî, Hudûd 4. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Hudûd 35, 36.
245'de geçmişti.
6 Buhârî, Hudûd 45; Müslim, Eymân 37. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 124; Tirmizî, Birr 30.
7 Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 456.
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 04.09.08, 02:38 AM   #59
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri


Gizli Şeyleri Araştırmanın Ve Duyulması İstenmeyen Şeyleri Duymaya Çalışmanın Yasak Oluşu


Bu bölümdeki iki ayet ve üç hadisten, müslümanların birbirlerinin gizli hallerini araştırmamaları gerektiğini, mü'minlerin birbirlerine iftira ve eziyet etmelerinin apaçık günah yüklenme olduğunu, haset edilmemesi, kin tutulmaması, haksızlık edilmemesi, müşteri kızıştırılmaması, kardeş olunması, alaka kesilmemesi, başkasının pazarlığı üzerine satış yapılmaması, müslümanların gizli durumlarının araştırılması halinde ahlâken bozukluğun yaygınlaşacağını ayıp ve kusur araştırmaktan menedildiğimizi öğreneceğiz.1

"... Ey mü'minler birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın..." (Hucurat: 49/12)
"Mü'min erkekleri ve mü'min kadınları yapmadıkları bir işten dolayı suçlayanlara gelince, onlar iftira atma suçu işlemiş ve böylece açık bir günaha girmiş olurlar." (Ahzab: 33/58)
1574. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun.
Müslüman müslümanın kardeşidir: Ona haksızlık etmez, onu yardımsız bırakmaz, küçük görmez. (Göğsüne işâret ederek) Takvâ buradadır, takvâ buradadır!”
"Kişiye, müslüman kardeşini hor görmesi kötülük olarak yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, namusu ve malı müslümana haramdır.”
"Şüphesiz ki Allah, sizin bedenlerinize, görünüşünüze ve mallarınıza değil, kalblerinize kıymet verir."
Bir rivâyette şöyle buyurulur: "Birbirinize haset etmeyin, kin tutmayın. Başkalarının ayıplarını araştırmayın, konuştuklarını dinlemeyin, müşteri kızıştırmayın. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun." 2
Bir rivayette de şöyle buyurulur:
"Birbirinizle alâkayı kesmeyin! Birbirinize sırt dönmeyin! Birbirinize kin tutmayın! Haset etmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun!” 3
Bir rivayette de şöyle buyurulur:
"Birbirinizle alâkayı kesmeyin! Biriniz bir başkasının satış pazarlığı üzerine satış yapmasın!"4
Müslim bu rivâyetlerin tamamını 5 Buhârî de büyük bir kısmını rivayet etmiştir.
* Bu hadisin kısa şekli 7 numarada geçmiş ve gerekli açıklamalar orada verilmişti. 1575'de kısa bir şekli de gelecektir. 6
1575. Muâviye radıyallahu anh şöyle dedi: Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim:
"Müslümanların ayıplarının, gizli durumlarının peşine düşer, araştırmaya kalkışırsan, onların ahlâkını bozarsın veya onları buna zorlamış olursun. 7
* Yönetimlerin istihbarat teşkilatları ülke insanlarını dış düşmanlara karşı korumak maksadıyla çalıştırılmalıdır. Toplumlarından şüphelenen bir yönetim aslında kendisinden şüpheleniyor demektir. Bu da halkla beraber yönetimin bizzat yöneticiler tarafından bozulması anlamına gelir. Birkaç müslümanın bir araya gelmesinden kuşku duyan yönetim ve yöneticilerin ne tür sıkıntılara sebebiyet verdikleri henüz unutulmuş değildir. Dün, bugün ve yarın aynı konuma düşüldüğü görülmüştür. Kendilerine hak ve hürriyet verilmeyen kimselere baskı ve fişleme tehdidleriyle düzeltmek mümkün değildir. Böylesi ortamlarda yöneticiler aslında kendi acizlik ve dengesizliklerini ortaya koymuş olurlar. Ayıp ve kusur araştırmak, toplumların ahlakını ifsad eder. Yöneticiler ve yönetimler halkın kusurunu araştırmakla değil, huzurunu temin etmekle meşgul olmalılar. Toplumundan kuşkulu yöneticiler ne kendileri huzur bulur, ne de toplumlarına huzur verirler. (Hucurat: 49/ 6) 8
1576. İbni Mes'ûd radıyallahu anh, bir gün kendisine bir adam getirilerek, "Bu, sakalından şarap damlayan falanca kişidir" denildiğini bunun üzerine kendisinin de şu cevabı verdiğini bildirmektedir:
"Biz ayıp ve kusur araştırmaktan menedildik. Kendiliğinden bir kusur veya ayıp ortaya çıkarsa biz onun gereğini yaparız." 9
* Günah ve kusur araştırıcılığı yapmak yasaktır. Açığa çıkmış hata ve günahların cezasını vermek yeterlidir. Apaçık hatalara ses çıkarmayıp da gizli kusur aramayı hüner sayanlar toplumun ahlaken bozulmasını hızlandırmaktan başka birşey yapmazlar. 10


1 Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 458.
2 Müslim, Birr 30.
3 Müslim, Birr 30' un ikinci rivayeti.
4 Müslim, Birr 32.
5 Birr 28–34.
6 Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 458.
7 Ebû Dâvûd, Edeb 37.
8 Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 459.
9 Ebû Dâvûd, Edeb 37.
10 Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 459.
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 04.09.08, 02:40 AM   #60
BelinAY
Guest
 
BelinAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: Hadis-i Şerif'ler ve Şerhleri

Bağış Ve Benzeri İyilikleri Başa Kakma Yasağı

Bu bölümdeki 2 ayet ve bir hadis-i şeriften yapılan iyiliklerin başa kakmak suretiyle geçersiz olacağını, başa kakmayanların büyük mükafatlar elde edeceklerini, yaptığı iyilikleri başa kakanlarla kıyamet gününde Allah’ın konuşmayacağını ve yüzlerine dahi bakmayacağını ve acıklı bir azapla azaplanacaklarını öğreneceğiz. 1

“Ey iman edenler! yaptığınız iyiliği başa kakarak ve muhtaç kimsenin duygularını inciterek, yardımlarınızı değersiz ve geçersiz hale getirmeyiniz.” (Bakara: 2/264)
“Mallarını Allah yolunda harcayıp, sonra başa kakmayan ve eziyet etmeyenler, mükafatlarını Rableri katında bulacaklardır...” (Bakara: 2/262)
1592. Ebû Zer radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Üç sınıf insan vardır ki kıyamet günü Allah, onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz. Hem de onlar için can yakıcı bir azab vardır."
Râvî dedi ki, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu cümleyi üç kere tekrarladı.
Ebû Zer:
– Bu kimseler tam bir mahrumiyete ve hüsrana uğramışlar. Bunlar kimlerdir, Ey Allah'ın Resûlü? diye sordu. Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de:
– "Elbisesini kibirle yerlerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek ticaret malını iyi bir fiyatla satmaya çalışandır" cevabını verdi. 2
Müslim’in Îman bölümündeki 171. hadisin ikinci rivâyetinde "izârını yerde sürükleyen" kaydı bulunmaktadır. Bu da çalım satmak maksadıyla elbisesini topuklarından aşağıya uzatan anlamına gelir.
* Bu hadis ve benzerlerine benzer bir ayet-i kerime Al-i İmran: 3/77’de yer almaktadır. Tüm bu hadislerde pek çok çeşit insan grubundan bahsedilmektedir ve böyle büyük bir nasipsizliğe mahkum olan bu insanları bize örnek olarak verilmekle bu kimselerden olmamamız gerektiği bizlere duyurulmuş oluyor.3

1 Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 465.
2 Müslim, Îmân 171. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 25; Tirmizî, Büyû' 5; Nesâî, Zekât 69, Büyû' 5, Zînet 103; İbni Mâce, Ticârât 30.
Benzerleri 617, 794’de geçti ve 1837, 1854’de tekrar gelecek
3 Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 466.
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
hadisi, Şerhleri, Şerifler


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Hadis Ansiklopedisi 23 Hadis Kitabı dj E-Kitap ve Pdf Arşivi 22 06.12.13 04:58 PM
RUSCA HADiS KiTABI Toplam hadis 5639 tane dj E-Kitap ve Pdf Arşivi 1 14.02.10 02:10 AM
Kur'an-ı Kerim Ezberlemekle İlgili 6 Hadis-i Şerif ve Şerhleri elesteraci Peygamber Efendimiz (s.a.s) in Sözleri (Hadisler) 0 14.10.09 11:34 AM
Yunus Emre Şerhleri Ezhâr Kitap tanıtımları 0 12.10.09 09:02 PM
Fethu'l-Bari'den Hadisler ve Şerhleri cahid Peygamber Efendimiz (s.a.s) in Sözleri (Hadisler) 2 30.08.09 02:40 AM


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283