Cevapla
Seçenekler
Okunmamış 08.06.08, 01:24 PM   #21
hakancayir
Erkek Üye
 
hakancayir - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 5.883
Tesekkür: 0
984 Mesajına 1.497 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 13
hakancayir is on a distinguished road
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

Allah sizden de razı olsun.

İnşallah güzel bir kardeşimiz gerek bu gerekse Risale-i Nur Notları, Pırlanta Notları pdf haline getirir (hatta forumda yer alan bazı güzel dizi yazıları) istifadeyi çoğaltır.

Selam ve dua ile...
hakancayir isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 08.06.08, 10:29 PM   #22
abdussamet
 
abdussamet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: gelen gelir saadetle giden gider selametle
Yaş: 25
Mesajlar: 795
Tesekkür: 0
17 Mesajına 19 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 7
abdussamet is on a distinguished road
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (4)




Siz de mi İmzalı Kitap İstiyorsunuz?
Seneler var ki, dost ve arkadaşları Muhterem Hocamız'dan kendileri ya da yakınları için bir kitap imzalamasını, o kitabın bağrına dua sadedinde birkaç satır nakşetmesini ister ve böyle mübarek bir hatıraya sahip olabilmek için adeta can atarlar. Bu taleplerini, fırsat bulabilirlerse bizzat ya da hiç olmazsa bir aracı vasıtasıyla iletir ve sabırsızlıkla hayatlarının armağanını beklerler. Çokları, bu işin Aziz Hocamızı ne kadar çok meşgul ettiğini bilemez ve bazen bu konuda ısrarcı da olurlar.

Şefkat insanı, hiç kimseyi kırmak istemez; kendisine bir şekilde ulaştırılan hiçbir talebi geri çevirmez ve her işini itkan üzere yaptığı için de bazen onca meşguliyetinin arasında neredeyse bir saatini kitap imzalamaya ayırır. "Yazılarımı bile yazamıyorum!" diyemez; hayası mani olur da ellerinin sızladığını dahi söyleyemez. Madem kardeşleri isteme cür'etinde bulundu, o da muhataplarını incitmemek için ne pahasına olursa olsun onların arzularını yerine getirir, gönüllerini hoş eder ve hepsini sevindirir. Hocamızın rahatsızlıklarını ve meşguliyetlerini bilen kimseler, bu türlü beklentileri engellemeye yeltenir; işin, altından kalkılmaz bir hal almaması için bir nevî "kötü adam" rolü üstlenir ve "Ne olur yormayın, üzmeyin, zora koşmayın!." der ve perde görevi görmeye gayret ederler. Heyhat ki, çoğu zaman bunda başarılı olamazlar; onlar da adanmış ruhlardan hiçbirine kıyamaz, kimsenin gönlünü inkisar içinde bırakmaya dayanamazlar.

Geçtiğimiz hafta başında yine böyle bir talep iletilmişti Aziz Hocamıza. Aslında kendisine kütüphaneler dolusu imzalı kitap hediye edilse sezâ insanlardan biri olan Fas'lı ilim adamı Dr. Ferîd el-Ensarî'nin İstanbul'daki dostları onun için hatıra notu düşülmüş bir "Kulûbü'd-Dâria" istemişlerdi günümüzün Dua Kahramanı'ndan. Bildiğiniz gibi, Kulûbu'd-Dâria (Yakaran Gönüller), Fethullah Gülen Hocaefendi'nin, Gümüşhânevi Hazretleri'nin Mecmuatü'l-Ahzâb adlı eserinden derlediği, tasnif ve tashih ettiği dualardan oluşan bir dua kitabıdır. İşte, yeni baskısı yapılan bu güzel kitaptan bir tanesini imzalamasını istirham etmişlerdi Hocamızdan.

Muhterem Hocamız, bir gün sonra hediye için hazırladığı kitabı teslim ederken bir hayli yorgun görünüyordu. Meğer, son baskıda ithal kağıt kullanıldığı için kitabı imzalamakta oldukça zorlanmış. Parlak ve kaygan kağıt bir türlü mürekkep tutmamış. Duygu ve düşüncelerini kısaca yazmaya çalışmış; kalemi bir kere satırlar üzerinde götürüp getirmiş ama nafile. Tekrar denemiş, sonra bir kere daha kesik kesik kelimelerin üzerinde kalem oynatmış. Zihninde tasarladığı metni ancak üç-beş defa üst üste yazdıktan sonra okunacak hale getirebilmiş.

"Ne var bunda?" demeyin; Erbab-ı Hikmet bizim sıradan gördüğümüz hadiselere bile hikmet nazarıyla bakar ve onlardan pek çok ibret koparırlar. Zannediyorum; Aziz Hocamızın kitap imzalama hikayesini anlattıktan sonra söylediği şu sözler de çoğumuza ibret kapısını aralar:

O yazının güzel düşmesinde hem mürekkebin işe yaraması, hem zeminin tutucu özellik taşıması, hem de kalemin sağlam olması gibi unsurlar söz konusu. Her kalem değil, iyi bir mürekkeple doldurulmuş güzel bir kalem çok kıymet ifade ediyor. Herhalde Kur'an-ı Kerim'de de böyle değeri olan bir kalem üzerine kasem ediliyor. "Kaleme ve ehl-i kalemin satırlara dizdiklerine kasem olsun!.." (Kalem, 68/1) deniliyor. Demek ki, Kur'an yazan, Kur'an'dan damlayan hakikatleri yazan ve insanı Kur'an ufkuna taşıyan manaları inci gibi dizen kalem Hak katında kıymetli sayılıyor ve onun üzerine yemin ediliyor.

Ne var ki, sadece kalemin sağlam olması yetmiyor; mürekkebi tutacak zeminin de yazıya elverişli olması icap ediyor. Bir yönüyle kalblerimiz de yazı tutan ya da tutmayan sayfalara benziyor. Hemen her nasihati içine alıp ondan istifade eden diri gönüller olduğu gibi, tebliğ ve irşadı hiç kabul etmeyen ölü yürekler de var. Kalemi tutan el ve elde tutulan kalem ne kadar selim olursa olsun, ondan dökülen mürekkebin manalı satırlara dönüşmesine müsait olmayan nice mürde gönüller var. Kalem hiç iz bırakmıyor onlar üzerinde ya da okunaklı bir yazının meydana çıkabilmesi için defalarca aynı satırlar üzerinde kalemi götürüp getirmek lazım geliyor, bir nasihati belki yüz kere dinledikten sonra ancak "acaba" diyecek kadar alakadar olan insanların hali yazı tutmayan zeminlere ne kadar da benziyor. Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) "Eğer kalbinde haşyet olsaydı, mutlaka azalarına, tavır ve davranışlarına da aksederdi." buyuruyor haşyet iddiasındaki gayr-i ciddileri anlatırken. Demek ki, kalem o insanların kalblerinde iz bıraksaydı, o kalıcı satırların akisleri onların hal ve tavırlarına da yansırdı.

Mürekkebin tutup tutmaması bana bir ayet-i kerimede (Ra'd, 13/17) anlatılan misali de hatırlattı: "O gökten yağmur indirir de vâdiler, dereler kendi ölçülerince dolup sel olur akar. Sel, suların üstünde kabaran köpüğü alıp götürür." Evet, tekvinî emirler açısından seller gelir, dereyi lebâleb doldurur, sular köpürür durur. O coşkun akan sular sebebiyle ve fevkalade durum itibariyle sürekli kabaran köpükler, yağmur sularının dinmesinin ardından selle beraber akıp gider ve derenin dibinde sadece yutulup hazmedilen şeyler kalır.

İşte, kalbe de köpük misal pek çok şey uğrar ama orada yalnızca vicdanda sindirilebilen duygu, düşünce ve mülahazalar uzun süreli yer tutar.

"İnsanların zinet veya bazı eşyalar yapmak için ateşte erittikleri madenlerin de suyunkine benzer köpüğü olur." Kur'an bunu hatırlatırken insanların iradesine vabeste bir hakikati de nazara vermektedir. İnsanlar altın, gümüş, bakır ve kalay gibi madenleri takı, kap kaçak, araç gereç yapmak için eritirler, ateşin belli derecedeki hararetiyle bu madenler de tıpkı su gibi sıvı haline gelirler. Bu eriyikler üzerinde sel suyunda olduğu gibi bir köpük oluşur. Bu iki köpükten birinde insanın hiçbir rolü yoktur, ikincisinde ise irade ve emek vardır. Her iki misalde söz konusu olan köpük de atılır gider. Fakat, toprağın bağrında saklanan sudan ve madenlerden yapılan aletlerden istifade edilir.
"Allah hak ile batılı, böyle bir temsil ile anlatır: Köpük yok olup gider, insanlara faydası olan cevher kısmı ise dipte kalır. Allah işte böylece misaller verir." Her ne kadar batıl, zaman zaman kabaran köpükler gibi üste çıksa da, onun ömrü çok kısadır; o çekip gitmeye mahkumdur; o gidecek, hak baki kalacaktır.

Çoğunlukla iradeye bağlı olarak elde edilen, bazen de Cenâb-ı Hak tarafından fazl-ı ilahi ile ekstradan verilen ilim ve marifet, geride kalan o su veya madenler gibidir; sağlam bir kaynağa dayanmayan bilgi kırıntıları, zan ve vehimler ise muvakkaten kabarıp sonra da sönüp giden köpükler misillü yok olmaya mahkumdur.
Evet, gelip insan gönlüne dökülen, dökülüp bir renk, bir şive, bir desen döktüren nice mülahazalar vardır ki, onların çoğu silinip gider, geride hiçbir emare bırakmazlar. Bazen lutf-u ilahi olarak, kimi zaman da insan iradesine bahşedilen bir mükafat şeklinde akıp gelen mevhibeler de vardır ki, onlar derin izler bırakır, kalbe müessir olur ve gönüldeki tesiri azalara da aksettirirler.

***
Peygamber Efendimiz'in Mübarek Adı Anılınca...
Muhterem Hocamızla bütünleşmiş bazı hal ve tavırlar vardır. Mesela, o, namaz için niyet etmeyi bütün masivayı arkada bırakıp sadece Cenâb-ı Hakk'a yönelme olarak anlar ve bu anlayışa muvafık davranır; namaza durunca adeta bu dünyadan bütün bütün uzaklaşır. Mevla-yı Müteâl'in huzurunda bulunduğu esnada her şeyden alâkasını keser; kimi zaman kalbini ve zihnini meşgul etmesi muhtemel bazı hususlar -hatta çok ulvî duygular- akıp gelecek olursa, başını iki yana hafifçe sallar, adeta o haliyle "Beyhude yorulma, kapılar sürmeli!.." der. Fakat, bu hal onda gayr-i iradîdir, tabiîdir ve -hâşâ- meczupların cezbe esnasındaki hallerine benzemekten uzaktır.

Özellikle namaz sonrasındaki dualarda kollarını genişçe açar, ellerini kaldırabildiği kadar kaldırır ve semadan bir kısım şeyler koparacakmışçasına Hakk'a yalvarır. Hususiyle, iman davasıyla alâkalı bir talebini Hazreti Mevlâ'ya arz ederken elleri ve kolları da hal diliyle "Ver Allahım ver!" diye inler. Şayet, ümmet-i Muhammed'in (aleyhisselam) bir derdini, bir problemini ve bir ızdırabını mülahazaya almışsa, yine başını iki yana doğru "Uzak et Rabbim, uzak et!" dercesine sallar. Bir kere daha belirtmeliyim ki, Hocamızın bu tavrı gayr-i iradi ve tabii bir refleks şeklindedir.
Büyüklerinin her halinde bir hikmet arayıp onları taklide meyleden bazı dost ve arkadaşlarımız, aynı Hocamız gibi yapmaya başlayınca Muhterem Hocamız onları ikaz etmiş ve "Şayet hareketleriniz içinizin yansıması ve tabii halinizin gayr-i iradi uzantısı değilse, mübalağa etmiş, riyaya girmiş ve namazı da, duayı da kirletmiş olursunuz. Herkes kendi kulluk ufkuna göre bir çizgi tutturmalı ve asla taklide, sun'îliğe, riyaya düşmemeli!.." demiştir.

Aziz Hocamızın kendine has bir tavrı da İnsanlığın İftihar Tablosu'nun adını her duyuşunda ya da zikredişinde hemen toparlanması, öne doğru hamle yapması ve salavat getirdiği aynı anda adeta ayağa kalkacakmış gibi doğrulmasıdır. İşte, yine Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in isminin zikredildiği bir anda, O'na salat ü selam edip doğrulduğu bir sırada, salonda bulunanlardan bazılarının da kendisi gibi yaptıklarını görünce Muhterem Hocamız şunları söylemiştir:
Bilhassa günümüzde, imandan sonraki en önemli mevzuların başında Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz'e saygı meselesi gelir. Ne var ki, O'na karşı saygı ve hürmeti, bazı arkadaşlarınızın O'nun adını duydukları zaman ayağa kalkacakmış gibi yapmalarında aramamak gerekir. O türlü tavırlar bazen tekellüf (zorlama ve yapmacık) de olabilir. Şayet tabiatınıza mâl olmuşsa, onu siz hiç düşünmeden yaparsınız ve o mazur görülebilir. Fakat, o hareket sizin için tabii değilse ve bir refleks halinde içinizden kaynaklanmıyorsa, başkalarını taklit ederek öyle davranmanız tasannu olur. Öyle bir taklide riya bulaşır.

Gerçi, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (aleyhi ekmelüssalâvâti ve eblağutteslîmât) ismi zikredilince mezardaki emvat kıyam etse, Efendimiz'in yad-ı cemîline karşılık o bile azdır. Zira, Busayrî'nin ifadesiyle, "Mucizeleri O'nun kadr u kıymetine denk büyüklükte meydana gelseydi, mübarek ismi anılınca çürümüş kemikler bile cana gelirdi." Bu itibarla, Nebiyy-i Muhterem Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in ismini duyduğumuzda biz de ayağa fırlasak sezâdır; ne var ki, dinin emretmediği bir şeyi ihdas etmek ve umumileştirmek büyük hatadır, yeni icatlar çıkarmamak lazımdır.

Belki, Nam-ı Celil-i Muhammedî zikredilirken "Allahumme salli ve sellim ve barik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn - Allâhım selam, rahmet ve bereketin Efendiler Efendisi Hazreti Muhammed Mustafa'nın, O'nun tertemiz, pırıl pırıl aile fertlerinin ve herbiri bir i'lâ-yı kelimetullah kahramanı olan bütün ashabının üzerine olsun!" demeli ve bu salat ü selamların arkasına hep büyük büyük rakamlar takmalı. "Binlerce salat ü selam" demeyi kafi görmemeli, "milyonlarca"yı yeterli bulmamalı, "kainatın zerratı adedince" ilavesini bile az saymalı ve ancak "biadedi ilmike ve biadedi ma'lumâtike" sözünü telaffuz edince "Oh şimdi oldu!" demelidir. Çünkü, Allah'ın ilminin ve malumatının sınırı yoktur. Bu kayıt, "Allah'ım, Habib-i Ekrem Efendimiz'in, ailesinin ve ashabının üzerine sınırsız rahmetini sağanak sağanak yağdır!" manasına gelir. İşte, böyle bir iştiyakla O'na salat u selam etmek O'nun hakkı, bizim de vazifemizdir. Evet, bu O'nun hakkıdır; hem de Nam-ı Celîl-i Muhammedî'nin her zikredilişinde hakkıdır, bizim de borcumuzdur. Zira, O gözlerimizi açmasaydı, bu kainatı okumasıydı, hilkatin gayesini bize öğretmeseydi, echel gelip echel gidecek ve -hafizanallah- gözü kapalı, kulağı kapalı, kalbi kapalı, idraki kapalı varlıklar gibi yuvarlanıp bir çukura düşüverecektik. Öyleyse, M. Akif'in samimi sözleri her zamanki mülahazalarımızın esasını teşkil etmelidir:

"Dünya neye malikse O'nun vergisidir hep,
Medyûn O'na cemiyeti, medyûn O'na ferdi;
Medyûndur O masuma bütün bir beşeriyet,
Ya Râb, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret"

Söz gelmişken mevzuyla alakalı bir hatıramı bir kere daha anlatacağım: Bir dönemde Edirne'de cami penceresinde yatıp kalkıyordum. Başucumda bir sürü kitap vardı, fırsat buldukça onlarla meşgul oluyordum ve neredeyse piyasaya yeni çıkan her kitabı okuyordum. Aslında çocukluğumu geçirdiğim çevrede tekke-zaviye havası hâkimdi ve o atmosferde herkes Peygamber Efendimiz'e karşı ciddi bir terbiye ile yetişirdi; öyle büyük bir saygı vardı ki, Nam-ı Celîl-i Muhammedî sağına soluna değişik sıfatlar eklenmeden ifade edilmezdi.

Talebelik arkadaşlarımdan Hatem Hoca, bir Ramazan-ı şerifte Edirne'ye uğramıştı. Ziyaretime geldiği bir gün pencerenin kenarına dayanmış konuşuyorduk. Ben bir münasebetle, "Hazreti Muhammed böyle buyuruyor, Hazreti Muhammed şöyle buyuruyor..." gibi bir-iki söz ettim. Haddizatında, bugün çoğu kimse öyle bir ifadeyi saygı sayıyor, kimi İlahiyatçılar dahi "Peygamber" deyip geçiştiriyor. Fakat, Hatem Hoca yüzüme garip garip baktı, gözlerini gözlerime dikti ve "Yâhû, sen ne olmuşsun böyle! O senin babanın oğlu mu ki, ondan bu kadar rahat bahsedebiliyorsun?" dedi.

Böyle bir ikaz karşısında, ilk anda fren yemiş araba gibi biraz zangırdadım. O anda içimde hâsıl olan sarsıntıyı tam ifade edemem; fakat çok sarsıldığımı söyleyebilirim. Ne var ki, biraz düşününce, -Rabbim şahit- içimden ona "Allah senden razı olsun! Gerçekten ben ne olmuşum!.." dedim. Evet, söylediğim sözlerde, şimdikilerin hürmet ifadesi için fazla bile buldukları "Hazret" tabiri vardı; ama o, benim nazarımda Rasûl-ü Ekrem Efendimizi (aleyhi ekmelüttehâyâ) tebcile yetmemeliydi ve medrese arkadaşım haklı olarak beni ikaz etmişti. O günden beri ona hep dua ederim; "Allah senden razı olsun. O benim arkadaşım, kardeşim değil. Ben O'nu anarken ne kadar tazim, tebcil ve takdir ifadesi biliyorsam hepsini sıralamalı, bir kafiye gibi cümlemin sonuna yerleştirmeli ve Ketencizâde gibi "Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem'-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım." deyip O'na karşı vefa ve sadakatimi seslendirmeliyim.

Evet, dilerseniz, bu mülahazaları vicdanınızın kadirşinaslığıyla bir değerlendirin; sonra bu hürmet hislerini yüzbin defa katlayın ve Zât-ı Ulûhiyet hakkında ne ölçüde saygılı olmamız gerektiğini de hesap edin.

***
Cenâb-ı Allah'a Karşı Saygı
Muhterem Hocamız hususiyle "Zât-ı Ulûhiyet"le alâkalı konuşurken ya da yazarken, mücevher arayan bir madenci edasıyla uygun kelime ve tabirler arar. Yanlış bir şey söylemekten çok korkar, kelimelerin yetersizliğinden dolayı mecburen kullandığı bazı ifadeleri telaffuz ederken adeta tir tir titrer. Bazen böyle bir sohbet ya da yazı sonrası gözyaşlarını tutamaz, "Yoksa, ulûhiyet hakikatlerini çok mu hırpaladım?" der ve için için ağlar. Bu endişeden dolayı, yazdığı makaleleri, şiirleri, tuttuğu notları, bir tomar kâğıdı ve onlarca günlük emeği yaktığı zamanlar olmuştur.

Geçtiğimiz günlerde, Aziz Hocamızın bu yanını çok yakından bilen, Kalbin Zümrüt Tepeleri'nde seyahati en önemli vazifelerden gören, Hazret-i Cemil'in cemal sıfatının pek çok tecellisine mazhar olan ve bulunduğu her atmosferde sohbet-i Cânân havasını hâkim kılmaya uğraşan kıymetli bir ağabeyim, Hocamıza şu manada bir sual sordu:
"Efendim, Beka Billah, Ulvî Alemler, Nazar ve Teveccüh, Vahdet-Kesret, Ehadiyet-Vahidiyet başlıklı makalelerinizde olduğu gibi, bilhassa Zât-ı Ulûhiyetle ve ulvi hakikatlerle alakalı yazılarınızda "yine dîk-i elfaza takıldık", "yolcunun duyuş ve sezişleriyle mukayyet", "hikmetine bağlı istisnalar mahfuz", "tabir caizse", "Allahu a'lem"... türünden pek çok "cümle-i mu'terize" (Bir cümlede anlamı açıklayıcı durumda olup iki virgül, iki çizgi ya da parantez arasına yerleştirilmiş cümle veya ara cümlecik) kullanıyorsunuz. Bu, saygı anlayışınızdan mı kaynaklanıyor?

İşte bu enfes soruya karşılık Muhterem Hocamız şunları söyledi:
Zannediyorum, o üslup bir temkinin ve tedbirin ifadesidir. Çünkü, o ulvi hakikatler, bizim idrakimiz açısından çok aşkın meselelerdir; dolayısıyla onlarla alakalı yazarken ya da konuşurken çok tedbirli olmak icap eder.

Bu mevzuda denmesi gerekenleri, işin hakikatini bilenler kendilerine göre söylemişlerdir. Onların sözlerinin de te'vile ve tefsire açık yanları var mıdır; o meseleleri içlerinde duydukları gibi mi dile getirmişlerdir, yoksa Ehl-i Sünnet'in usuluddin adına ortaya koydukları disiplinlere bağlı kalarak mı ifade etmişlerdir, bu mevzuda da mülahaza dairesi açıktır. Fakat, bizim büyük kabul ettiğimiz, her zaman saygı duyduğumuz ve ufkuna hayran olduğumuz İmam Gazâlî, Şah-ı Geylanî gibi kimseler ve ulûhiyet hakikatine vukufu açısından insanın başını döndüren Muhyiddin ibni Arabî ve İmam-ı Rabbani hazretleri misillü zatlar, esrar-ı ulûhiyet ve esrar-ı rubûbiyetle alakalı bazı şeyler söyleyince biz onları saygıyla karşılarız; ne var ki, o meseleleri tam bilemediğimizden dolayı da, onların kestirip attığı yerlerde bile kestirip atamayız ve kesin hükümler ortaya koyamayız. Şahsen böyle bir tedbir ve temkini, o ulvî hakikatlere karşı saygı ifadesi kabul ediyorum ve ömrüm oldukça da bu kanaati taşıyacağım.

Burada şu hususu da -istidradi olarak- arz edeyim: Cenab-ı Allah'tan her zaman iman-ı kamil istemeliyiz; fakat, esrar-ı imanın duyulması mevzuunu da ihmal etmemeliyiz. Rabbimizden imanımızı ziyadeleştirmesini dilediğimiz gibi, yakin ve marifetimizi artırmasını da talep etmeliyiz. "Seni hakkıyla bilemedik ey Ma'ruf!." demeli ve hep O'nu hakkıyla bilme peşinde olmalıyız. Onu bir ölçüde bilsek de, mahiyet-i nefsü'l-emriyesine uygun bilemediğimizi itiraf ederek, Zâtının nasıl bilinmesini murad buyuruyorsa Kendisini bize öyle bildirmesini de O'ndan dilenmeliyiz. Çok önemli olan bu istekte ısrar etmeli ve onun hakikatinin vicdanımızca sezilmesini, duyulmasını kendimiz için maksad-ı aksa saymalıyız. Hayatımızı bu en büyük gayeye kilitlemeli ve hep onu talep etmeliyiz. Can u gönülden, "Ne olur Allahım, esrar-ı ulûhiyetini ve rubûbiyetinin sırlarını bana da bildir; içimi marifetle donat, beni yakinin zirvelerinde gezdir ve ulvi hakikatleri vicdanıma sezdir!" demeliyiz.

Belki okuduklarımız nazari olarak hayatımıza bir yön veriyor ama aynı zamanda bize bir gem de vuruyor, bizi belli bir çizgiye çekiyor. Maalesef, çoğumuz itibarıyla, sathilikten bir türlü kurtulamıyoruz; daha da kötüsü, "inandık" dediğimiz şeylerin hakikatini idrak etmeyle alakalı şiddetli bir arzuya da sahip değiliz. Marifette derinleşme ihtiyacını hissetmiyormuşuz gibi bir halimiz var; bu ihtiyacı hiç olmazsa dualarımızda dile getirmekten de uzağız. Bu açıdan da, bizim şu anki durumumuz sorgulanabilir; bize "Madem siz bu meseleye gerçekten inanıyor ve saygı duyuyordunuz, öyleyse, neden bari dualarınıza onu da dahil etmiyordunuz?" denebilir.

Hani, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Kur'an-ı Kerim okuyan bir insana buyuruyor ki, "Bu okuduğun Kur'an ama hani onun gözyaşı; bunun ağlaması nerede!.." Çünkü, o Allah'ın kelamı; onu Mevlâ-yı Müteâl'den gelmiş olmasının taravetiyle, Cibril-i Emin'in ağzından döküldüğü anki halavetiyle ve Enbiyalar Serveri tarafından tebliğ edildiği zamanki letafetiyle dinliyor gibi dinlemek veya öyle tilavet etmek gerekmektedir. Böyle okuma ve dinlemenin de ağlamaksızın olması düşünülemez.

İşte, bize de "Madem marifette derinlik istiyordun, nerede O'nu hakkıyla bilme arzusu, hani bunun kavlî ve fiilî duası?!." denebilir. Şu halde, çatlayasıya arkasına düşmemiz gereken hedef bu olmalı; biz hep onu takip etmeli ve onu elde etmeye çalışmalıyız.
Bu devletin herkese hemencecik nasip olması söz konusu değildir; o bir dâd-ı Hak'tır, Allah vergisidir, bir mevhibe-i ilahiyedir. Derler ya "Kabiliyet dâd-ı Haktır, herkese olmaz nasip!" Kabiliyet (bazıları âdemiyyet de demişlerdir) Allah vergisi olduğu gibi, marifette derinliğe erme, esrar-ı ulûhiyete vakıf olma ve rubûbiyet sırlarına vukuf kesbetme de ilahî bir lutfa vabestedir. Fakat, onun arkasında olmak her mü'minin vazifesidir ve herkes şiddetle onu istemelidir.

Şu kadar var ki, -öyle büyük bir bahtiyarlık bana nasip olmaz- ama esrâr-ı ulûhiyet adına söylenenleri doğrudan doğruya Sâdık u Masdûk Efendimiz'in fem-i güheri nebevisinden duysam; mesela, bana "Zât-ı ulûhiyet hakkındaki mülahazaların şöyle olsun!" dese, ben yine de, kendi idrak ufkum açısından bu sözleri doğru anlayamamış olabileceğimi düşünür ve algılamalarımda kırılmalar meydana gelmiş olabileceği ihtimali üzerinde dururum. Sonra da, Zât-ı Ulûhiyetle alakalı mevzular karşısında temkinimin ve kalbimin tir tir titremesinin gereği olarak yine "cümle-i mu'terize"lere sığınır, ifadelerimi bazı kayıtlar altına alır ve sürekli antrparantezler kullanırım.

Bu mülahazalarımdan dolayıdır ki, Kalbin Zümrüt Tepeleri'ndeki cümlelerin bazısını belki otuz defa silip yeniden yazdım. "Min indi nefsî" sayılabilecek hükümlerden çok ürperdim, "Ya Rabbi, bunu ifadede Sana karşı bir saygısızlık seziyorum" dedim ve ulvi alemlere dair karaladığım bazı şiirleri yaktım, bir kısım notlarımı sildim ya da yırtıp attım.

Osman Şimşek
__________________
[SIZE=5][COLOR=red]AYAKLARI ŞİŞİNCEYE KADAR NAMAZ KILAN PEYGAMBERİN,,,,,,GÖZLERİ ŞİŞİNCEYE KADAR UYUYAN ÜMMETİYİZ,,,,,
abdussamet isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 08.06.08, 10:30 PM   #23
abdussamet
 
abdussamet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: gelen gelir saadetle giden gider selametle
Yaş: 25
Mesajlar: 795
Tesekkür: 0
17 Mesajına 19 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 7
abdussamet is on a distinguished road
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (5)




Fethullah Gülen Kürsüsü ve Öteler İştiyakı
Bütün Hak dostlarının ortak özelliği olan tevazu ve mahviyet, Muhterem Hocaefendi'nin de en bariz vasıflarından biridir. O, şahsında zâtî hiçbir kıymet görmez; kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. Tabiatına mal olan tevazu ruhuyla nefsini, kapının alt eşiği, meskenin sergisi, yolların kaldırım taşı, ırmakların çakılı ve başakların samanı sayar; Alvar İmamı'nın sözlerini gönülden tekrarlar: "Herkes yahşi men yaman / Herkes buğday men saman.

Hayatı boyunca kılı kırk yararcasına yaşayan, ömrünü dine hizmete adayan, her gecesinin büyük bir bölümünü namaz, Kur'an, dua ve tefekkürle nurlandıran; şayet bir çocuğun başını sıvazlayacaksa bunu bile Allah Rasûlü'nün sünnet-i seniyyesine uygun düşecek şekilde yapmaya çalışan Hocaefendi'yi tanımayanlar, onun bazı söz ve tavırlarını kavramakta zorlanırlar. Dünden bugüne selef-i salihînin nasıl bir mahviyet çizgisi takip ettiğini bilemeyenler, İmam Rabbanî'nin "Nefsim itibarıyla kendime hiçbir zaman eşek nazarıyla bile bakmadım!" sözünü işitmeyenler veya Hazreti Bediüzzaman'ın "Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ" ve -bir hadisten mülhem- "Allah bu dini fâcir bir adamın eliyle dahi te'yid eder, o halde sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin" şeklindeki ifadelerini idrak edemeyenler, Aziz Hocamızın kendisini yerden yere vuruşunu da anlayamaz ve onun mahviyetinin gereği olan ifadelerini kendi seviyelerine göre yorumlamaktan kurtulamazlar. Ya herkesi kendileri gibi sanarak su-i zanlara girerler ya da "tevazu yapıyor" der geçerler.

Hayır, Hocaefendi asla tevazu yapmaz; çünkü, tevazu yapılmaz, yapma sözünün tevazuya izafesinde sunîlik ve gösteriş manası vardır. Tevazu bir kalb ameli olarak yaşanır, sonra da onun akisleri hiç düşünülmeden ve niyet edilmeden söz, hal ve tavırlardan dışa yansır. Evet, Aziz Hocamızın anlayışına göre; iradî tevazu, iradî mahviyet ve iradî hacâlet kibir, gurur ve ucubdan daha tehlikeli ve daha öldürücüdür. Tevazuya niyet, tevazuyu kibre dönüştürür; mütevazı görünmek için mahcup mahcup durmak, bu maksatla alçakgönüllülük sayılan ifadeleri peşi peşine sıralamak çok çirkin bir riyakarlık ve koca bir yalandır. Bu tür davranışların arkasında -çoğunlukla- başkalarına "estağfirullah" dedirtme kastı da vardır. Eğer, süklüm püklüm olmalar, eğilmeler, temennâ durmalar insanın tabiatının bir neticesi ve gönlün dışarıya aksetmesinin bir sonucu değilse, bunlar şirk işmam eden "estağfirullah" yatırımlarıdır.
Mahviyeti tabiatının bir derinliği haline getirememiş bir insan, Üstad Hazretleri'ni takliden, "Ben yokum, benim kudret ve ehliyetim de yok, konuşan yalnız hakikattir!" dese, herkesin elini eteğini öpse ve günde belki yüz defa kendini nefyettiğini söylese de o mütevazı sayılmaz. Çünkü, bu söz onun gönlünün sesi değildir, o tavır ve davranışlarında sunîlik vardır, o nefyin altında da bin tane insanın onu isbat etmesi dileği bulunmaktadır. O bir fert olarak "Ben yokum" dese de, belki bin tane insanın kendisini tanımasını, bilmesini ve isbatını beklemektedir. Yüzü yerde görünse de gözü hep takdir alkışlarındadır. Böyle bir duygu ve düşünce kayması da açık kibir, gurur ve ucubdan daha tehlikelidir. Açık kibir bellidir, farkedilebildiği ve bilindiği için ondan dönme ihtimali vardır. Fakat tevazu ve mahviyetin altına gizlenmiş kibir, gurur ve ucubdan kurtulmanın yolu yoktur. Bunlar öldürücü virüslerdir.

Bu itibarla, Muhterem Hocamızın tevazu ve mahviyetinin icabı olan söz ve tavırları kendi kurbet ufku açısından değerlendirilmelidir.. ve bilinmelidir ki; o, ilâhî inâyetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa, halkın en şerlisi derekesine düşmekten bile korkar; korkar da, -seviyesi itibarıyla- benlik hesabına içinde belirebilecek en küçük bir kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti ortaya koyar. Hep temkinle oturur, temkinle kalkar ve temkin serasında yaşar.

İşte, hayatını böyle bir kulluk ufkuna göre örgüleyen Hocaefendi, bugün bütün dünya çapında parmakla gösterilen ve hakkında akademik araştırmalar yapılan bir insan haline gelmiştir. Şimdilerde o, Hazreti Sâdık u Masduk'un "Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır." beyanına canlı bir misal teşkil etmektedir. Ne var ki, Mütevazı İnsan, her tarafta adının anılmasından ve hakkında övgülerde bulunulmasından çok rahatsız olmaktadır.

Aziz Dostlar,
Sözü uzatmadan, hemen bu haftanın hatırasına da geçebilirdim; fakat, arz edeceğim notların, özetlemeye çalıştığım düşünceler zaviyesinden ele alınması gerektiğine inanıyorum. Haddime düşmediği halde, Hocamız hakkında yapmış bulunduğum yukarıdaki değerledirmelerin mahcubiyetini yaşayarak da olsa sadede geçiyorum:

Bir Açılışa Davetin Ardından
Geçen gün sabah namazından sonra, bir kardeşimiz, "elçiye zeval olmaz" düşüncesiyle, Muhterem Hocamıza bir mektup arz etmek üzere salona girdi. Avustralya'nın Melbourne şehrinden gönderilen mektup oranın en itibarlı üniversitelerinden birinin idarecileri tarafından yazılmıştı. Hocamızın şahsiyeti, düşünceleri, eserleri ve fikir mimarlığını yaptığı diyalog, eğitim ve kültür hareketi gibi mevzularda daha şümullü araştırmalar yaptırmak için bir kürsü açmaya karar veren ve bu mevzuda gereken hazırlıkları tamamlamış bulunan yetkililer, Hocamızı İslamî Çalışmalar Enstitüsü'nün bünyesinde kurdukları Fethullah Gülen Kürsüsü'nün açılışına davet ediyorlardı.

Elçilik vazifesini yapan şahıs daveti kendisine takdim eder etmez, kötü bir haber almışçasına Muhterem Hocamızın yüz çizgileri değişti; sırtına koca bir dağ yüklenmiş gibi sıkıntılı bir ruh hali belirdi ve dudaklarından şu sözler döküldü: "Bilseniz orada burada adımın anılmasından dolayı ne kadar sıkılıyorum; hakkımdaki teveccühler karşısında Rabbimden ne kadar utanıyorum. Bazen 'Allah canımı alsa da bu tür teveccühlerle hiç karşılaşmasam, bu takdirkâr ifadeleri hiç duymasam' diyor ve bir an önce ölümü arzuluyorum. Acaba ben bu iltifatların ve medihlerin eri miyim? Ötede bana bunlara layık olup olmadığım sorulursa ne derim?"
Evet, Muhterem Hocamız, "Kendi adıma açılan bir kürsü hakkında ne söyleyebilirim ki? İnsanların hüsn-ü zanlarına, samimi gayretlerine ve insanlık hesabına ortaya koydukları hayırlı faaliyetlere saygımın gereği kısa bir teşekkür mektubu gönderebilirim." diyerek sözlerini noktaladı. Sonra da "Kürsü'nün kendi adına açılıyor olmasından dolayı rahatsızlık duyduğunu, bu büyük eğitim ve diyalog hizmetlerinin bir şahsa verilmemesi gerektiğini; diyalog hizmetlerini, kültürler arası yakınlaşmayı ve herkesin konumuna saygıyı kim ortaya koyarsa koysun alkışlanması icap ettiğini ve açılan müessesenin başarısının sadece bir insanı ya da hareketi tanıyıp tanıtmasıyla değil, bütün insanlığa hizmet etmesiyle ölçüleceğini" dile getiren bir cevap gönderdi.

O gün "İkindi Yağmurları" başlamadan önce, bir misafirimizin ihtiyarlıkla alâkalı bir sorusu üzerine, Muhterem Hocamız sözü yine hakkındaki çalışmalara ve takdirkâr beyanlara getirdi ve şunları söyledi:
Şu son dönemde, Cenâb-ı Allah'ın canımı almasını o kadar çok arzu ediyor ve ölümü o denli özlüyorum ki, anlatamam. Şurada adımdan bahsediyorlar, burada medhiyeler diziyorlar... Bu çok tehlikeli bir hal. Ya denildiği kadar hayr ü hasenatım yoksa, kadr ü kıymetim zannedildiği kadar âlî değilse!.. Bazı kaynaklarda, ölen kimseyi mezarında sorguya çeken Münker ve Nekir adlı meleklerin, hakkında övgüler sıralanan ve "Şöyle iyiydi, böyle kıymetliydi!" denilen kimseye "Söyle bakalım, sahi sen onların dediği gibi miydin?" şeklinde sualler yönelttiklerinden, sonra da mübalağalarla anlatılan kimseleri cezalandırdıklarından bahsedilmektedir.

Hakiki bir mü'min, Allah'ın rızası için dünyada kalmalı, Allah için yaşamalı, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalı ve her şeyi Allah için yapmalı. Kendisinin söz konusu edildiği bir yerde ise, hayattan istifa etmeli. "Rabbim, istifa dilekçemi veriyorum. Senin icraatına karışamam ama artık hayat benim götürebileceğim gibi değil! Sırtıma bana ait olmayan şeyleri yüklüyorlar, her gün biraz daha ağırlaşıyor yüklerim!" demeli ve eklemeli:

Dünya denen bu ise, tam ifritten bir azap,
Gönüllerde burkuntu, dimağlarda bir sancı.
Gayri hayat bir dert, onu duymaksa ızdırap,
Bilmem nasıl geçecek hiç dinmeyen bu acı..?
Yetiş ey Ebedî Dost, yetiş ki pek bunaldım!
Kılıcım kesmez oldu, terkeşimde tek ok var;
Aşılmaz bu tepeler Sen olmadan, inandım..
Ve inanç kuşağında yâr oldu bana ağyâr...
En tatlı hülyâlarla koşayım hep yolunda,
Anladım Sen'den gayri her şey aldatan serab!
Noktalansın bu hayat ölümün kollarında,
Değil mi ki Sen'i buldum; buldum Sen'i ey Râb!

Öteler İştiyakı
Evet, "ille hayatın şu biriminde yer alayım, şurada şu işi paylaşayım, bu işe ben nezaret edeyim, şu işin içinde ben de bulunayım!.." gibi şeytanî mülahazaların önünü kesmek için "öteler iştiyakı" ile yaşamak çok önemlidir. İnsan ancak bu duygu sayesinde burada Allah için olabilir. Allah için olan da, şeytan için olmaktan kurtulur.

Şeytan için olma, her fırsatta kendinden bahsettirme şeklinde tezahür eder. Şeytanın oyuncağı haline gelen kimse ister ki; âlem onu dillere destan yapsın, adeta kahramanlaştırsın, hakkında "falan birimin ya da falan müessesenin başında filan var; o, bizim canımızdır, cananımızdır, pir-i muganımızdır, şems-i tabanımızdır" desin, onu göklere çıkarsın. -Hafizanallah- kabirde işte böyle bir adama, "Sahi sen öyle misin?" derler. Şayet, methedildiği gibi değilse, o zaman iyice yerin dibine batırırlar.

Bu itibarla, insan kendinden emin değilse -ki hiçkimse kendisinden emin olmamalı-, mübalağalı beyanları benimseyecek ve hakkındaki iltifatları kabullenecek kadar zayıf karakterli ise, daha baştan tedbirini almalı ve kendisini sıfırlamak için bütün cehd ü gayretini ortaya koymalıdır. Allah korusun, bir gün, tiranlar, firavunlar ve münafıklar gibi herhangi bir katkısının olmadığı işlerden dolayı övüldüğü zaman bile memnun olacak, yapmadığı şeyler söylenince dahi şişecek, böbürlenecek ve sevinecek bir zavallı olmaktan çok korkmalıdır. Zira bu, bir nifak sıfatıdır ve münafık kafirden daha eşeddir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, huzurunda bulunan bir insan, oradaki başka birini övünce, "Kardeşinin boynunu bıçaksız olarak kestin" buyurmuştur. Evet, bir insanı yüzüne karşı övmek onun boynunun koparılması demektir. Çünkü, herkes kendisini yok sayarak ve o medh ü senaları başkalarına havale ederek o ağır yükü sırtından atamayabilir. "Falan insan, filan noktada şöyle hizmet ediyor, çok önemli işler görüyor!" şeklindeki bir söz kulağına geldiğinde bundan hoşlanan bir insan da tehlikeli alandan çıkamamış ve uçurumun kenarından uzaklaşamamış sayılır.
İşte, böyle tehlikeli bir vetireye girmeden Allah'a yürümeyi arzu etmek sadâkat ifadesidir. İnsan parmakla gösterilmeye başladığı andan itibaren; önce, övüldüğü zaman utancından ve Allah korkusundan dolayı el açıp "Ey Rabbim! Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi başkalarından daha iyi bilirim. Ey Âlemlerin Rabbi! Halkın bende zannettiği iyilik ve faziletleri bana nasip et ve bende olup halkın bilmedikleri günahlarımı da affeyle! Söyledikleri güzel sıfatlar karşısında beni, kendini beğenmişlik ve gurur gibi hastalıklardan koru!" diye dua eden Hazreti Ebu Bekir'in (radıyallahu anh) yaptığı şekilde Allah'a sığınmalı.. sonra da, "Allah'ım bu alkışlar başımı döndürecek ve beni benden, beni özümden edecekse, öyle bir su-i akıbete uğramadan al emanetini. Hele, artık dinime hizmet edemeyeceksem, öyle bir hayatı, yük taşıyan bir merkubun yaşamasına benzetiyorum; dakikalarım, saniyelerim, saliselerim içinde hep i'la-yı kelimetullahı düşünmeyeceksem, kendimi sırtı semerli bir mahluktan farklı göremiyorum. Dolayısıyla, böyle bir hayat yerin dibine batsın, gayri yaşamak istemiyorum!" diyerek içini dökmelidir. Evet, bu duygu ve düşünce, Allah'a sadâkatin ifadesidir; bu mülahazaları paylaşmayan bir kimse sâdık değildir.

Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu hayat-ı seniyyelerini dine hizmete bağlamış ve bize de o ufku göstermiştir. Öyle ki, daha Mekke'de az sayıda insanın iman ettiği bir sırada, Nasıbin (Nusaybin) cinlerinden bir grup gelip, kendisinden Kur'an dinledikten ve dinin bazı esaslarını öğrenip iman ettikten sonra, onlardan biat almış; akabinde, İbni Mesud'un (radıyallahu anh) yanına dönünce, "Demek ki benim öbür tarafa göçme zamanım geldi. Ben ins ü cinne peygamber olarak gönderildim; Mekke'de bu işi götürecek insanlar var, bugün cinlerden de iman edenler oldu; artık vazifem bitti!" manasına gelecek sözler söylemiştir. Âdeta, bize "Vazifesiz burada durmanın âlemi yok!" demiştir.

Şimdi, Rehber-i Ekmel'in daha Mekke dönemindeki bu mülahazalarını alın, sadakat nişanesi Hazreti Yusuf'un onca çilenin akabinde Mısır'ın azizliğine ulaştıktan, anne-babasına kavuştuktan, kardeşleriyle buluşup barıştıktan sonra, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesi, ölümü istemesi ve "Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı, dürüst insanlar arasına dahil eyle!" demesiyle irtibatlandırın. Bu iki tabloyu aynı çerçeve içinde mütalaa edince aynı hususun ortaya konduğunu göreceksiniz: Vazife tamam olunca Cenâb-ı Hakk'a vuslatı arzu etme.. ilahi aşk u iştiyakla dolup bir an evvel O'na mülaki olmayı isteme...

Evet, bu talep sâdık olmanın gereğidir. Bir insan, iman ve Kur'an hizmeti adına yapacağı ciddi bir şey olmadığını düşünüyorsa, terhisini şiddetle arzu edebilir. Çünkü, ondan ötesi bir yandan hareketsiz ve aksiyonsuz bir hayattır; diğer taraftan da, takdir edilen bir insan olmaya, hayırla yad edilmeye, her yerde görünmeye ve şöyle böyle her işe müdahale etme durumunda bulunmaya rağbetin her geçen gün daha da artarak insanı felakete sürüklemesi kuvvetle muhtemeldir. Bu açıdan da, sadık insanların şiarı, samimiyetle "Allah'ım, hizmet adına yapacağım bir vazife olduğu müddetçe hayatımın bir kıymeti vardır; fakat, artık vazifem bitmişse ve sadece halkın pöhpöhüyle başbaşa kalacaksam, şayet Senin dinine hizmet edemeyeceksem, beni bir dakika bile yaşatma!" diyebilmeleridir.

Şu kadar var ki, sadıklar "Ya Rab, kirpiklerimde öbür tarafın ışıkları tülleniyor, gayrı beni oraya alabilirsin. Evet, Senin iznin ve rızan olmadan ben hiçbir yere gidemem ama artık terhis beklediğimi söyleyebilirim!.." derler. Ne var ki, can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen, "hadi gel" çağrısını duyacakları âna kadar dünyanın sıkıntılarına yine katlanır ve her an-ı seyyaleyi "Refik-i A'la" hülyalarıyla geçirdikleri halde O'nun takdirine rıza göstererek, bu defa da "vuslata karşı sabır" sevabı kazanırlar.

Osman Şimşek
__________________
[SIZE=5][COLOR=red]AYAKLARI ŞİŞİNCEYE KADAR NAMAZ KILAN PEYGAMBERİN,,,,,,GÖZLERİ ŞİŞİNCEYE KADAR UYUYAN ÜMMETİYİZ,,,,,
abdussamet isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 08.06.08, 10:30 PM   #24
abdussamet
 
abdussamet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: gelen gelir saadetle giden gider selametle
Yaş: 25
Mesajlar: 795
Tesekkür: 0
17 Mesajına 19 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 7
abdussamet is on a distinguished road
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (6)




Hocaanne'nin Duası
Muhterem Hocaefendi'ye göre; geceler Cenâb-ı Hakk'a açılmanın koyları ve vuslata ermenin rıhtımları gibidir. Gece namazı ise, İsra'ya bir davet ve Mi'raca bir çağrıdır. Evet, her mü'min, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in gökler ötesine yürüdüğü o saatlerde kalkıp Mi'racın gölgesinde farklı bir yükselişe geçebilir; şahsî hayatı adına bir nevî mirac yapabilir.

Aziz Hocamız, en ağır şartlar altında ve hastalıklarla kıvrandığı zamanlarda dahi gece namazını hiç kaçırmaz; teheccüdünü asla ihmal etmez. Her gece yarısı kalkar, "Seven sevdiğinin yanına gitti; aşık maşukuyla buluştu; Rabbim, ben de Sana geldim" diyerek namaza, evrâd ü ezkâra, tefekküre ve niyaza koyulur. Odasının kapısına ya da duvarına kulağınızı verseniz; içli içli yakardığını, bazen hıçkırıklarla inlediğini ve Cenab-ı Hakk'a yana yakıla içini döktüğünü duyarsınız.

Muhterem Hocamız, kendisi her gecesini nurlandırdığı gibi, dostlarının da karanlıkları aydınlatmalarını ve kıyam-ı leyl ile ruhânîlik kazanmalarını ister. Hemen her fırsatta gecenin ihya edilmesi gerektiğini nazara verir; Rahman'ın kullarının Allah'ın rızası için secdede ve kıyamda geceleyen kimseler olduklarını (Furkan, 25/64); gecenin az bir kısmında uyuyup seherlerde istiğfar ettiklerini (Zâriyât, 51/51); rahat döşeklerinden uzaklaşıp havf ve reca dengesi içinde Cenâb-ı Hakk'a yalvarıp yakardıklarını (Secde, 32/16) anlatan ayetleri hatırlatır.

Geçen gün, mevzu dönüp dolaştı ve yine teheccüde geldi. Hocaefendi, muallâ validesini de yâd ettiği sohbette şunları söyledi:
Uyanmanın ve yataktan uzaklaşmanın çok zor olduğu demlerde kalkıp, rahat döşeği terk etmek ve Mevla-yı Müteâl'e iç döküp O'nun merhametine sığınmak çok önemlidir. Ne var ki, insan buna bir anda muvaffak olamayabilir. Fakat, şayet tedbirli olur, temkinli davranır ve bu hususta nefsini bir müddet zorlarsa, zamanla gece ibadeti de onun tabiatının bir yanı halini alır. Öyle ki, artık bir gece teheccüde kalkamasa, hayatında büyük bir boşluk meydana gelmiş gibi hisseder, gönlü dağidar olur. Evet, bir süre zorlana zorlana da olsa, nihayet gece kıyamını tabiatına mal ederse, gayrı Rabbine içini dökmek, Kur'an'ın ruhani atmosferine girmek ve Rasûl-ü Ekrem'le bir nevi hasbihal etmek için geceleri sabırsızlıkla beklemeye başlar.

Geceyi ihya niyetiyle ve Cenâb-ı Hakk'a müteveccih olarak uykuya dalmak da rahat uyanmaya ve dinç kalkmaya vesiledir. İlk kez muhtereme annemden duyup öğrendiğim, daha sonra çok küçük farklarla bazı kitaplarda da gördüğüm oldukça kısa bir duanın istenen vakitte kalkma hususunda çok tesirli olduğa inanıyorum. Validem, uyumadan önce şöyle derdi:


اَللَّهُمَّ أَيْقِظْنِي فِي أَحَبِّ اْلأَوْقََاتِ وَاسْتَعْمِلْنِي بِأَحْسَنِ اْلأَعْمَالِ

"Allahım, beni vakitlerin en sevimlisinde, en uygun saatte uyandır ve nezdindeki en güzel amelleri işlemeye, katında makbul işlerle vakti değerlendirmeye muvaffak kıl!"

Evet, ben bu kısacık duanın çok tesirli olduğunu gördüm; bunu okuyunca hiçbir zaman saat kurmaya falan ihtiyaç duymadım. Zira, onu okuma ve ihtiva ettiği mülahazalarla dolma, gönülden Cenab-ı Hakk'a yönelme ve kendini O'na emanet etme manasına geliyor. Allah Teâlâ da, Kendisine teveccüh eden insanı mukabelesiz bırakmıyor; en münasip bir anda onu uyandırıyor ve içine attığı ibadet ihtiyacı ya da iştiyakıyla sıcacık yatağından kaldırıyor.
Gerçi ben biraz da bir espriye bağlı olarak bu kısa duaya bir satır daha ekliyorum; uyumaya niyetlendiğim zaman, önce "Allahümme enimnî fi akrabi akrabi akrabi ân - Allahım, beni en yakın, en yakın, en yakın zamanda uyut!" diyor ve sonra da duanın diğer iki satırını söylüyorum. Çünkü, uyumakta çok zorlanıyorum; bazen yarım saat, bir saat kıvranıyor ama bir türlü uykuya dalamıyorum. Dolayısıyla, "Allahım bana bir an önce uyuma fırsatı ver, ihtiyacım olan istirahati temin ettir; sonra da en münasip vakitte erkenden kaldır ve nezdinde en makbul sayılan güzel işleri yaptır." diyorum.
Evet, insan Cenâb-ı Hakk'a müteveccih olur ve O'ndan kulluk yolunda yardım talep ederse, Allah Teâlâ da onun içine o ibadeti ifâ etme aşk u iştiyakını ihsan eder. Allah Azze ve Celle zamanla en zorları bile kolaylaştırır. İşte o zaman altından kalkılması çok güç olan işler dahi, derin bir ibadet neşvesi ve bir zevk zemzemesi içinde yerine getirilebilecek kıvama ulaşır ve Allah'ın izni ve inayetiyle, insan onlarla meşgul olurken hiçbir ağırlık hissetmeyeceği bir ruh ufkuna kavuşur.

Bu zirveye de ancak iki kanat sayesinde varılır: İstiğfar, tevbe ve inâbeyle, şer düşüncelerinin ayaklarına zincir vurma, kötülüklerin önünü kesme; tazarru, niyaz ve dualarla da hayır temayüllerini güçlendirme, iradeyi takviye etme.

Adanmış Ruhlar İçin Mühim Bir Ölçü
Bu haftaki sözlerime not defterime kaydettiğim Muhterem Hocamıza ait şu ifadelerle son vermek istiyorum:
Aslında sakız çiğnemeyi sevmem, hele başkalarının yanındayken çok kaba ve saygısız bulurum. Fakat hoşuma gitmese de, kendi kendime kaldığımda bazen ben de sakız çiğnerim. Kulağımın tıkandığında doktorlar bunu tavsiye etmişlerdi; yine aynı rahatsızlığın başgösterdiğini hissettiğim zamanlarda aynı çareye başvuruyorum. Çiğnediğim sakızı ağzımdan atarken bir husus kafama takılıyor. Benim tesbih çeken dilimin tükürüğü var onun üzerinde; dilimden düşürmemeye çalıştığım tesbihe saygısızlık yapmış olmaktan korkuyorum. Evet, tükürük tükürüktür; meseleyi şahsıma bağlı düşünmeyin, söz konusu olan benim zatım değil. Ne var ki, ben hakir bir kul olsam da günde bilmem ne kadar "Sübhanallah", "Elhamdulillah", "Allahu Ekber" diyorum, ağzımda çiğnediğim o sakız da zikirle, tesbihle, tahmidle ve tekbirle ıslanıyor. Öyleyse, üzerine bir mühür gibi tesbih nakşettiğim o tükürüğü ve tükürüğün bulaştığı sakızı uluorta nasıl atarım; dolayısıyla onu koyacağım yeri seçerken bile hassas davranıyorum.

İşte bu mülahazaya bağlı olarak, yüzüne tükürülmeyi hak etmiş öyle insanlar vardır ki, Allah'ın ismiyle köpüren tükürüğümü onların yüzlerine atmayı dahi kurban olduğum o isme karşı saygısızlık sayarım. Fakat, iman ve Kur'an hizmeti söz konusu ise, tükürüğümü bile yüzüne atmayacağım o adamların ayaklarını öpmeye razı olurum. Mesela; sahabe-misal bir neslin yetişmesine dayelik yapacağını ümit ettiğim bir okulun açılması için gerekirse başımı bir kaldırım taşı gibi öyle on adamın ayaklarının altına koyarım.

Evet, bu bir çelişki gibi gözükse de öyle değildir. Biz öz değerlerimiz için her şeye katlanırız. Bir zamanlar bir duygu yoğunluğuyla "On tane insan Din-i Mübine inansın, dilerse Allah Teâlâ beni ayağımdan yüz sene assın!" demiştim. Belki de şimdiki çektiklerimiz ondan dolayıdır. Fakat, değer biliyor musunuz? İnanın değer!.. On tane insan benim Efendimi, hayır Kainatın İftihar Tablosu Hazreti Muhammed'i, Hepimizin Efendisi'ni (sallallahu aleyhi ve sellem) tanıyıp sevsin de, isterse Rabbim ona mukabil her gün on kere canımı alsın. Bu mülahazamda samimi olduğumu zannediyorum.. ve inanıyorum, O'nun gönüllere taht kurmasına bedel olarak günde birkaç kez ölüp ölüp dirilsek yine de değer!..

Osman Şimşek
__________________
[SIZE=5][COLOR=red]AYAKLARI ŞİŞİNCEYE KADAR NAMAZ KILAN PEYGAMBERİN,,,,,,GÖZLERİ ŞİŞİNCEYE KADAR UYUYAN ÜMMETİYİZ,,,,,
abdussamet isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 08.06.08, 10:31 PM   #25
abdussamet
 
abdussamet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: gelen gelir saadetle giden gider selametle
Yaş: 25
Mesajlar: 795
Tesekkür: 0
17 Mesajına 19 Teşekkür Aldı
Tecrübe Puanı: 7
abdussamet is on a distinguished road
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (7)




Kurbanda Kurbete Ulaşanlar
Muhterem Hocamızın aradığı, arzuladığı, hep nazara verdiği ve yetiştirmek için adeta çırpındığı "adanmış ruh", belli ölçüde de olsa, nefis tezkiyesine ve kalb tasfiyesine nail olmuş; dolayısıyla da, tevâzu, mahviyet ve hacalet ahlâkı kazanarak, "كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ - İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!" düsturunu gönlüne yerleştirmiş bir dava eridir.

Hâkim Değil Hâdim Gerek!..
Aziz Hocamızı en çok memnun eden sahnelerden birisi, en önde koşan ve halk arasında belli bir konumu olan büyüklerin, sıradan insanlarla beraber, basit görünen ve küçüklerin yapması âdet kabul edilen işlerin bir ucundan tutmalarıdır. Yemek mi dağıtılacak, salon mu süpürülecek, çay servisi mi yapılacak... şayet "abi" addedilen biri de hemen kalkıp halis bir niyetle, riyasız ve süm'asız bir edayla o işin bir kısmını üzerine almışsa, işte o an Hocaefendi'nin mesrur olduğu ve ümitlerinin yeşerdiği bir andır.

Ona göre; mefkure insanları, yaş, makam ve mansıp bakımından büyüdükleri halde, gönül itibarıyla hâlâ kendilerini küçük görüyor ve tevazu ile kanatlanıyorlarsa, o nispette canlı kalabilir, hizmet edebilir ve başkalarına müessir olabilirler. Aksi halde, her sene biraz daha küstahlaşır, gün be gün özden uzaklaşır; sürekli iltifat avlayan, alkış arayan, kendini "farklı" sayan bir enaniyet anıtı halini alır ve hizmet dairesine dahil olabilecek kimseleri de bencillikleriyle bizar edip kaçırırlar.

Mefkure kahramanları için İnsanlığın İftihar Tablosu'nun tevazu ve mahviyeti hüsn-ü misal olmalıdır. Herkes bir iş görürken, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kat'iyen yerinde durmamış, hemen yapılacak şeye iştirâk etmiş, küçük-büyük demeden o işin bir ucundan tutmuş ve her hayırlı faaliyette Ashabıyla beraber bulunmuştur. Dahası, ayakkabılarını tamir etme, elbisesini yamama, koyun sağma ve hayvanlara yem verme gibi işleri de hiç küçük görmemiş, zaman zaman bunları kendi üzerine alıp ailesine yardımcı olmuştur. Sofrasına hizmetçisiyle beraber oturmayı ve meclisini her zaman fakirlere açık tutmayı asla bir eksiklik saymamış, aksine bunları güzel ahlakın bir buudu olarak ortaya koymuştur.

Rehber-i Ekmel'in rahlesinde yetişen Ashab-ı Güzin efendilerimiz de birer tevazu ve mahviyet timsali olarak yaşamışlardır. Mesela; Hazreti Ömer, (radıyallahu anh) halife olduğu dönemde, omuzunda kırbayla su taşıdığını gören birisi, "Bu ne hâl ey Allah Rasûlü'nün halifesi!" deyince, "Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim; o hissi kırmak istedim." sözüyle mukabele etmiştir. O da gerektiğinde sırtında çuval çuval un taşımış ve herhangi bir insan gibi her işte herkesle beraber çalışmıştır.
İşte, Aziz Hocamızın bir dava adamında görmek istediği en önemli özelliklerden birisi, Allah Rasûlü'nün ve selef-i salihinin temsil ettiği bu güzel sıfattır; "insanlardan bir insan olma" tevazu ve mahviyetidir.. bilhassa son senelerde bu hususiyetin en bariz olarak açığa çıktığı zaman dilimi ise kurban mevsimidir.

Kurban Şöleni
Muhterem Hocaefendi, bu hususu hatırlattığı ve kurbana dair hatıralarını anlattığı bir sohbetinde şunları söylemiştir:
Evvela Kestanepazarı Kur'an Kursu'nda ve daha sonra da diğer öğrenci yurtlarında fakir talebelerin et ihtiyacını karşılama düşüncesi bir kurban âdetinin doğmasına vesile oldu. Zamanla bu âdet, ayrı zaviyeden bir himmet mevzuu haline geldi; kurban himmeti, et himmeti, deri himmeti... derken, Anadolu'nun fedakar insanları Kurban bayramını muhtaçları sevindirmek için bir yardım seferberliğine dönüştürdüler. Bir kurban kesse bütün ailesine fazlasıyla yetecek olan kimseler, onunla yetinmeyip imkanları el verdiği ölçüde taahhüdde bulundular; kimisi "Benden on tane" dedi, kimisi de yirmi, otuz, kırk... kurban kesmeyi vaad etti ve sözlerini yerine getirdiler.

Her sene, takdire şayan bir aşk u iştiyakla kurban mevsimini de kollamaya başladılar. Kurban vacibini eda etmenin yanı sıra, güçleri yetiyorsa, bütün aile fertleri adına ayrı ayrı bağışta bulundular; bu ibadeti nafile kabilinden birkaç defa katlayarak sevabını geçmişlerinin ruhuna hediye yolladılar. Adeta, muhtaç kimselere hiç olmazsa bayramda et yedirebilmek ve elde edilen derilerle fakir talebelerin bir kısım ihtiyaçlarını görebilmek için yeni yeni vesileler ihdas ettiler. Belli bir dönemde nasıl para himmet edip okullar, yurtlar, kurslar açmışlarsa; ya da elinden tutulması gereken öğrenciler için burs mükellefiyeti altına girmişlerse.. girmiş ve yaptıkları taahhüdü ciddi bir vefa hissiyle bir borç gibi ödemişlerse; hatta bazıları itibarıyla belki başkasına borçlanma pahasına bu dine sadakat borcunu ifâ etmeye çalışmışlarsa, kurban mevsiminde de ayrı bir himmet yarışına giriştiler.

Ben şimdi o hakiki bayramlardan ve mübarek koşuşturmalardan mahrûmum; fakat, o tatlı günleri her zaman hayırla yâd ediyorum. Her kurban bayramında "kurban, deri, et, bağırsak..." deyip Allah rızası ve muhtaçların hatırları için onur ve gururumuzu ayaklarımız altına aldığımız o şirin zaman dilimlerini hicranla anıyorum. Bir yönüyle, şartlar artık eskisi gibi olmasa da, hâlâ aynı halis niyetle ve temiz duygularla oradan oraya mekik dokuyan bahtiyar ruhları hayranlıkla tahayyül ediyorum.

Arkaya dönüp baktığımda, gerçekten çok zevk aldığım vakitlerin başında kurban ile alâkalı işleri icra ettiğimiz zamanları görüyorum. Hemen her sınıftan insanın sırf rıza-yı Bârî için bir araya gelip iyi-kötü, büyük-küçük demeden herhangi bir işe omuz vermesi ne kadar güzeldi. Bazıları kurban keser, bazıları kesileni yüzer, bazıları deri tuzlar ve bazıları da bağırsak temizlerdi. Bunları yapanların arasında öğretmen, imam, doktor, esnaf, tüccar, işçi, çiftçi... toplumun her kesiminden insan vardı. Hiç kimse yaptığı işi hafife almaz; kimse rıza-yı ilahiden başka bir beklentide bulunmazdı.
Bugün gibi hatırlıyorum; bir Kurban bayramında İzmir'de bizim Fettah beyin bahçesinde böyle Cennetlik bir manzara olmuştu. Farklı çevrelerden gelen insanlar da vardı; onlar da bizimle beraber kan ter içinde çalışıyorlardı. Bir aralık Doktor Mustafa beye ve o günlerde Kur'an hizmetini yeni tanımış olan kardeşi Doktor Bahri beye gözüm takılmıştı. Bu iki kardeş de paçalarını sıvamış, o pisliklerin içinde bağırsak düğümlüyorlardı. Evet, kurbanlar kesiliyor, deriler tuzlanıyor, bağırsaklar temizleniyor ve işkembeler ayrılıyordu; ama bütün bunlar bir ibadet neşvesi içinde yapılıyordu. Her fert "insanlardan bir insan"dı, herkes neferdi; makam ve mansıbı ne olursa olsun, aslında oradakiler kuzudan koçtan önce enaniyet ve gururlarını kurban etmiş ve mahviyetle, tevazuyla tam bir kulluk çizgisi yakalamışlardı.

Öyle inanıyorum ki, gök ehli o sahneyi hayranlıkla seyrediyor, melekler onu kaydediyor ve ruhânîler de alkışlıyorlardı. Aynı inancım o zamandan bugüne dek aynı duygu ve düşünceyle ortaya koyulan benzer gayretler için de geçerlidir.

Çünkü, ihlas ve tevazu ile yürütülen bu faaliyetler adeta hizmetin imecesiydi. Fedakar ruhlar, bir araya gelir ve önce belli bir yerdeki işi tamama erdirirler; sonra da, şayet hâlâ vakit varsa, kalkar başka bir mekana gider, oradaki vazifeyi de itmam ederlerdi. İbadet neşvesi içinde çalışırken, bir de birbirlerine tatlı tatlı laf çarpmaları vardı ki, görülmeye değerdi. "Sen şöyle yaptın, ben böyle ettim" der, birbirlerini şevklendirirlerdi. Böyle nefis iki-üç gün geçirirler de, vazife bitene kadar yorulmak nedir bilmezlerdi. Öyle zevk u şevk içerisinde bulunurlardı ki, bayramın birinci günü evlerine bile gidemezlerdi. İşte, çok şahit olduğum o enfes manzaralar sebebiyledir ki, tarifi imkansız güzellikteki o günler benim için "hey gidi günler..."dir; onlar, çileli de olsa, nurlu istikbali bağrında büyüten hâlis hizmet günleridir.

Mükafatı Cennet Olan Yarış
Heyhat ki, bazı kimseler daha o günlerde bile o yapılanlara "şov" demişlerdi. Varsın kısır görüşlü bir kısım kimseler "şov" diye isimlendirsinler; Allah niyetlerimize göre bize muamele eder. Aslında, hiçkimse şov için o türlü şeylere katlanmaz/katlanamaz. Hiç unutmuyorum, Ali Rıza Güven Bey de hayatıyla alâkalı belgeselde bu meseleyi dile getirmiş; "İnsan bu hizmetlerin vaadettiği semerelere inanmamışsa, bunları asla yapamaz." demiş ve gözyaşlarını koyuvermişti.

Sen her sene aynı mevsimi bekleyeceksin, bayramı iple çekeceksin.. önce enaniyetini, gururunu, onurunu, makamını, mansıbını, rütbeni ve pâyeni kurbanlık bir koç gibi yatırıp dava şuuruyla kesip atacaksın.. sonra sırf rıza-yı ilahi için insanlara el açacak "Allah aşkına bir-iki kurbanla da siz katkıda bulunun!" deyip başkalarını da hayra sevkedeceksin.. bayram günlerinde de hayvan boğazlayacak, deri tuzlayacak, işkembe ayıracak ve bağırsak düğümleyeceksin... bunların hiçbiri gösteriş için yapılabilecek şeyler olamaz.

Ancak ahirete iman edersen, vesile olduğun kurbanların Sıratı geçmen için bir burak olabileceğini umarsan ve o gayretlerinin ebediyet adına vaadettiği neticeleri ötede eksiksiz bulacağına inanırsan, işte o zaman kan ter içinde bir ahiret şöleni yaşayabilirsin. Evet, o yorucu ve nefse zor koşuşturmacalar, inancın sayesinde senin için riyasız bir hizmetin rekabetsiz yarış şöleni halini alır. Kur'an-ı Kerim'in "İşte yarışacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar!" (Mutaffifin, 83/26) buyurduğu müsabakanın yolu açılır.

Şu kadar fakir müslüman en azından bir bayram günü yardım bekliyor. Afrika incileri sizden uzanacak elleri intizar ediyor; senede bir de olsa et yiyebilmenin ümidiyle yolunuzu gözlüyor. Hususiyle Doğu'da ve Güneydoğu'da sizin samimiyetinize gönülden inanan kardeşleriniz, onları bu sene de unutmayacağınız recasını besliyor. İşte, sizin için eşsiz bir yarış kulvarı.. öyleyse, bu cennet devletine konmak için yarışmalı değil misiniz!..

Allah Teâlâ şimdiye kadar bu hususta cehd ü gayret ortaya koyan arkadaşlarımızın sa'ylerini meşkur eylesin; bizi de mağfurînden kılsın, kalblerimizi kaydırmasın, İslam'da sabit kadem etsin. İmkanım olsa ve şartlar da el verse, ben yine aynı faaliyetlerin içinde bulunmak, hiç olmazsa o samimi insanların arasında süpürgeci olmak isterdim; eski (estağfirullah hiç eskimeyen) günlerde olduğu gibi, hiçbir şey yapamazsam bile geceyi ve herkesin istirahata çekilmesini bekler, akşama kadar uhrevî sahnelere ev sahipliği yapan bahçeyi temizlerdim.

Aradan seneler geçti; o gün üstü başı kan içinde deri taşıyan insanlar, bugün profesör oldular, önemli konumları ihraz ettiler; fakat, o tevazu ve mahviyetlerini hiç değiştirmediler. Birkaç sene önce, New Jersey'de bir evde misafir kalmıştık. Bahçe ve içindeki havuz çok kirlenmişti; iyi bir temizlik yapmak icap ediyordu. Bir aralık pencereden dışarıya baktım; birkaç arkadaş ellerinde fırçalarla çoktan çalışmaya başlamışlardı. O sırada, bir profesör arkadaşımız paçalarını sıvayıp hemen havuza daldı; neredeyse boylu boyunca suya kapaklanıverecekti. Talebelik döneminde olduğu gibi o gün de hiç yüksünmeden temizlik yaptı. Hayâlen o zamana bir kere daha gittim; kendisinin haberi olmadı ama gördüğüm o manzara karşısında çok sevindim. Kendi kendime "İşte, hizmet insanın mahviyeti!.." dedim.

Evet, hizmet söz konusu olunca, mefkure insanlarının katlanacakları işlerde sınır mevzubahis değildir. Bunların ellerine süpürgeyi tutuştursanız, hiç tereddüt etmeden kapıyı bacayı süpürürler; bir kürek verip, "Gidin umumi ihtiyaç yerlerini temizleyin" deseniz, konumlarını düşünüp de asla "Ben mi?" mukabelesinde bulunmazlar. İ'lâ-yı kelimetullah yolundaki hiçbir işi hafife almaz ve hiçbir vazifeden kaçmazlar. Çünkü, tevâzu, mahviyet ve hacalet ahlâkıyla ahlaklanmış ve "insanlardan bir insan" olmayı bahtiyarlık saymışlardır onlar.

Osman Şimşek
__________________
[SIZE=5][COLOR=red]AYAKLARI ŞİŞİNCEYE KADAR NAMAZ KILAN PEYGAMBERİN,,,,,,GÖZLERİ ŞİŞİNCEYE KADAR UYUYAN ÜMMETİYİZ,,,,,
abdussamet isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:29 AM   #26
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (8)




Çayın Dökülmesi ve Hocaefendi'nin Nasihati
M. Fethullah Gülen Hocamızın dikkat çeken yönlerinden biri de, "te'vîl-i ehâdîs"e çok önem vermesidir. Genel olarak, "tevil-i ehâdîs" tabiri; söz ve hadiseleri yorumlamak, eşyânın melekûtî yönlerini anlamaya çalışmak, basiret ve firaset nazarıyla bakıp nesnelerden ve olaylardan manalar çıkarmak; rüyadaki ya da gerçek hayattaki bir ifadenin veya vakıanın, hadiseler zincirindeki yerini, ileride varacağı noktayı, onun akıbetini ve nihaî manasını kavramaya gayret etmek demektir. Aziz Hocamız, işittiği hiçbir beyanı ve şahit olduğu hiçbir hadiseyi rastlantıya vermemekte, onda mutlaka bazı hikmetler bulunduğunu düşünmekte ve zaman zaman değişik vesilelerle bu mülahazasını dile getirmektedir.

Geçenlerde, sohbet öncesi mahmurluğu atıp anlatılanları daha dinç bir vaziyette dinleyebilmek için bir nevi âdet edindiğimiz üzere ikindi namazı sonrası çay servisi yapılmıştı. Herkesin çayını yudumladığı bir esnada, nasıl olduysa güzel bir insanın bardağı devriliverdi ve çayı döküldü. Belki bardağı deviren başkasıydı ama elbisesine çay dökülen insan Muhterem Hocamızın nazının geçtiği ve rahat konuştuğu bir büyüğümüz olunca, Hocamız "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!.." kabilinden hepimize şu nasihatte bulundu:

Bir bardağı devirdiğiniz zaman bile, "Acaba bu hangi zihnî inhirafıma bir tokattı?" demelisiniz. "Acaba aklımdan ne geçiriyordu ve neyi tasavvur ediyordum ki, böyle bir tokata maruz kaldım?" diye düşünmelisiniz. Şayet böyle düşünmüyorsanız, bir manada, Allah'ın bazı cüz'iyyâta karışmadığına inanıyorsunuz ve O'nun meşietinin hadiselerin cüzlerine taalluk etmediğine kâilsiniz demektir. Oysa, her şeyin zimamı ve her şeyin anahtarı O'nun kudret elindedir. O, cüz'iyyata da, külliyata da karışır. Her şey O'nun taht-ı tasarrufundadır. Kaldı ki, kâinatta hiçbir hâdise tesadüf eseri değildir. Kuluna şahdamarından daha yakın olduğunu beyan eden Yüce Yaratıcı, galaksileri idare etmenin yanında, aynı anda sizin alyuvarlarınız ve akyuvarlarınız üzerinde de tasarrufta bulunmaktadır. O hem yegâne Hâlık'tır hem de bütün varlığı ayakta tutan yegâne Kâim ve mahlukatın tamamını iradesi istikametinde idare eden yegâne Mürîd'dir. Bu itibarla da, meydana gelen her hadise O'nun iradesiyle vuku bulmaktadır; dolayısıyla kâinâtta hiçbir şey tesadüfî değildir.

Bu açıdan, başınıza gelen her hadisenin bir hikmete binâen cereyan ettiğine ve musibetlerin çoğunlukla kendi kusurlarınızdan kaynaklandığına inanmalısınız. "Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlarınız (ihmalleriniz ve kusurlarınız) sebebiyledir." (Şura, 42/30) ayetine öncelikle nefsinizi muhatap saymalısınız. Gerçi, ekser tefsirciler, bu ilahi beyanın günahkârlar için olduğunu kabul ederler; çünkü, Nebilerin, velilerin ve Hak dostlarının maruz bırakıldıkları musibetler de söz konusudur. Fakat, bir insanın, kendi başına gelen musibetleri kendi hatalarının neticesi olarak görmesi ve bunu ilahi bir ikaz addetmesi temkinli olmasının gereğidir.

Şu kadar var ki, insan sevimsiz hadiseler ve musibetler karşısında kat'iyen teşe'üm (uğursuz sayma, şerre yorma) yoluna gitmemelidir. Zira, musibetler, zâhiren nahoş olsalar da, sonuçları veya melekût cihetleri itibarıyla mü'min için rahmet buudunda tecelli eden ilâhî ikazlardır. Mesela, Cenâb-ı Allah, ayağınıza bir dikenin batmasına izin verir, görünüşte bu bir şerre davetiyedir; fakat, o sayede siz teyakkuza geçer ve daha büyük bir dikenin -belki dikenlerin- tahribatından kurtulursunuz.

Evet, kainatta rastlantı olmadığını düşünerek, hadiseleri "tevil-i ehâdîs" zaviyesinden değerlendirmeye çalışmak makbul sayılsa da, bazı musibetlerden kötü manalar çıkararak teşe'üme girmek mahzurludur. Çünkü, bir kısım şeyleri uğursuz sayarak, onların gelecekte mutlaka belli neticeler vereceğine inanmak ve bu zanna bağlanarak hareket etmek bir çeşit kehanettir; böyle bir uğursuzluk düşüncesi ise dinimizde merduttur. Çay dökülür dökülmez "Acaba hangi bela geliyor?" demek ve bir felaket beklemek mü'mince bir davranış değildir. Bir baykuşun gelip binanızın tepesine konmasına ve çirkin çirkin ötmesine "boş ve anlamsız" diyemezsiniz. Zira, onun başka yerde değil de sizin çatınızda ötüp durması asla tesadüf olamaz. Ne var ki, ondan dolayı teşe'ümde bulunmanız ve ona bağlı bazı hükümler vermeniz mü'min kimliğinize hiç yakışmaz.
Aynı husus, bazı olayları ve tevafukları uğurlu saymak manasına gelen "tefe'ül" için de geçerlidir. Nesnelere ve hâdiselere güzel manalar yükleyip, onları nazara alarak ileriye matuf şeyler hakkında kesin hükümler ortaya koymak da bir tür kehanet sayılır.
İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtu vesselâm) nesneleri ve hadiseleri hayırsız saymayı, şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı (teşe'ümü) reddetmiş; fakat, tefe'ülü bütün bütün kesip atmamış, onu doğru değerledirmek gerektiğini belirtmekle iktifa etmiştir. Hatta, bizzat kendisi Hudeybiye'de Süheyl bin Amr'ın adından dolayı tefe'ülde bulunmuştur. Anlaşma yapmak üzere Kureyş tarafından gönderilen heyetin başında Süheyl bin Amr'ın olduğunu duyunca, Rasül-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) kolaylık, mülayemet ve yumuşaklık ifade eden "Süheyl" ismiyle tefe'ül ederek "Artık işiniz kolaylaştı!" buyurmuştur.

Suçlu Kim?
Bu itibarla, bazı hadiseleri iyiye yorsanız bile, onlardan kesin hükümler çıkarmamalısınız; çirkin gördüğünüz vakıalar karşısında da uğursuzluk düşüncesine ve telaşa kapılmamalısınız. Size göre ahvâl-i âdiyedeki değişikliklerle ve fevkalâdeden tecellilerle karşılaştığınızda Allah'ın meşietinin, gelmesi muhtemel belaları savabileceğini mülahazaya almalı ve gönülden O'na sığınmalısınız. Musibetleri bir teveccüh çağrısı olarak görmeli ve menfi haller karşısında O'na daha samimi yönelmelisiniz.

Evet, o türlü durumlarda, önce istiğfar eder, "Allah'ım bizi bağışla" dersiniz; sonra da "Gizli sadaka gazab-ı ilahiyi söndürür!" hadis-i şerifine istinaden bir miktar sadaka verirsiniz. Sadaka, sadakât nişanıdır; "Allah'ım bu küçük hadise vesilesiyle, Senin kapının boynu tasmalı sadık bendeleri olduğumuzu bir kere daha itiraf ediyoruz; Sana inanıyor, Sana güveniyor ve Sana sığınıyoruz!" manasına gelir. Siz Allah'a bu ölçüde teveccüh eder ve öyle bir sadakayla sadakatinizi gösterirseniz, Cenâb-ı Hak da muhtemel belayı def' eder; şayet bir vebaliniz varsa, o sadakayı günahınıza keffaret sayar.

Nitekim, yanında teşe'ümden bahsedilince, Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtu vesselâm) Efendimiz, "Uğursuzluk düşüncesi bir mü'mini yolundan alıkoymasın. Şayet, sizden biri hoşlanmadığı bir şey görecek olursa, şu duayı okusun: Allahümme la ye'ti bi'lhasenâtı illâ ente, ve lâ yedfe'usseyyiâti illâ ente, velâ havle ve lâ kuvvete illâ bike - Allahım, hayırlar ancak Sen'dendir; kötülükleri de sadece Sen defedebilirsin. Yegâne havl ve kuvvet sahibi de Sensin, güç ve kuvvet Sen'dendir."

Diğer taraftan, kimi zaman bazı insanlar iradelerinin yetersizliğinden dolayı, kendi ihtiyarlarıyla istikameti ve adaleti ayakta tutamazlarsa, Cenâb-ı Hak onların bir kısım tasarruflarına kısıtlama getirir. İsterseniz buna "cebrî istikamet" ya da "cebrî adalet" de diyebilirsiniz. Mesela; şayet bir insan, başkalarının gözleri önünde diğerlerinin yemediği bir şeyi yerse, orada bir adaletsizlik vuku bulduğundan, lokmalar onun boğazında kalır, içmek istediği su nefes borusuna takılır. Bu uyarıdan sonra, o insan artık o hususta daha dikkatli davranır; âlem yiyorsa o da yer ve herkese ne düşüyorsa, o da o kadar nasiplenir. İşte, anlayabilenler için Cenâb-ı Hakk'ın bir de böyle cebrî tahdit kuralı vardır. Rahmeti Sonsuz, kulunu hem tecziye eder hem de o fazlalığa karşı tembihte bulunur; "Öyleyse siz de tartıyı adaletle yapın, sakın teraziyi, dengeyi aksatmayın." (Rahman, 55/9) ayetinin tokatını vurur. Bir manada, fert planında bozulan ölçü ve tartının toplum çapında da dengesizleşeceğini ihtar eder ve "öyle yapma!" der.
Öyleyse, durup dururken çayı üstüne neden dökeceksin ki?
Bak, güzelim çay senin başına iş açtı; gidip elbiseni yıkaman icap etti.

"Falanın gözü değmiştir!" diyebilirsin ama dememelisin; hatta bunu hiç düşünmemelisin. Sen hemen kendi nefsine dönmeli ve içini kontrol etmelisin. Atf-ı cürüm vesilesi arayacağına, iç istikametini gözden geçirmelisin. Muhtemel mücrimler arasında sana en yakın olan yine kendi nefsin; öyleyse, herkesten önce onu tutup sanık sandalyesine oturtmalı ve sorguya çekmelisin.

Suçlu olması ihtimal dahilindeki on tane adam kaçışıyor olsalar ve siz de "Mücrimleri yakalayın!" çağrısını duysanız, evvela kime hamle yapar, önce kimi yakalarsınız? Tabii ki size en yakında bulunan adamı... O halde, sizin de maznunlar arasında olduğunuz bir hadisede, niçin uzağa bakasınız ki!.. En yakındaki dururken, uzaktakine neden el uzatasınız ki!..

Suçlu tam önünüzde, hatta içinizde.. hep sizinle...
Bu kalb kirli, bu hayal lekeli, bu zihin dağınık ve bu tasavvurlar kırık.. kendi hakkınızda bu hükmü verebiliyorsanız, artık yapışın nefsinizin yakasına...

Allah Bundan Hoşnut Olur mu?
Sevgili Dostlar,
Madem söz çaydan açıldı; Muhterem Hocamızın çay demleme usulü, "bir bardak, iki bardak.." değil de "yarım, bir ya da bir buçuk bardak" diyecek kadar ölçülü çay içmesi, çayda kullandığı tatlandırıcı gibi bu konudaki âdet ve hassasiyetlerini başka bir yazıya bırakarak, mevzuya dair bir notu daha aktarmak istiyorum:
Geçenlerde, Aziz Hocamız, kendisine takdim edilen çayı çok beğenince şunları söylemişti:
Bazen arkadaşlar böyle güzel çay yapıyorlar; o zaman, bir iki bardak daha içesim geliyor.
Aslında, insan ne yaparsa yapsın, işini çok iyi yapmalı, her meseleyi "itkan" üzere ortaya koymalı.
Biliyorsunuz, "itkan" herhangi bir hakikate yakından vakıf olup ona tam inanmak ve onun gereklerini pürüzsüz, sağlam bir şekilde uygulamak demektir. Kur'ân-ı Kerim, mü'minlere "Yaptıklarınızı Allah da, Rasulü de, mü'minler de görecekler; bu şuurla çalışın!" (Tevbe, 9/105) buyururken itkana işaret etmektedir. Bu ilahi beyan, "Amellerinizi Allah'ın ve Rasûlü'nün teftişine arz edecek şekilde arızasız ve mükemmel yapın." demektir. Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde, "Allah, işlerini itkan üzere yapan insanı sever." buyurmaktadır.
Bu mevzudaki dini emir ve tavsiyeler çok şümullüdür. Mesleği ve vazifesi ne olursa olsun, her mü'min her türlü işini Allah'ın hoşnutluğuna ve Rasul-ü Ekrem'in beğenisine sunuyor gibi ortaya koymalıdır.

Öyleyse, şayet mühendisseniz, vazifenizi bu şuurla eda edin ve Hak nezdinde makbul semereler üretin.. çiftçiyseniz, tarlanızı bu anlayışla sürün, seranıza bu düşünceyle girip çıkın ve Allah indinde hoşa gidecek ürünler verin.. hekimseniz, hastanıza karşı her tavır ve davranışınızda "Mevlâ-yı Müteal bu muamelemden memnun mu, Kalblerin Tabibi bu mualecemi beğendi mi?" sorusunun cevabını arayın.. bir derginin ya da gazetenin mizanpajından sorumluysanız, ele aldığınız her sayfayı Allah'ın takdirine arz ediyor gibi hazırlayın; her adımda "Rabb-i Rahim bu sayfayı, bu üslubu ve bu çizgileri beğenir mi; Rasûl-ü Ekrem Efendimiz çalışmamı görünce tasvip ve takdir eder mi?" diye kendi kendinizi sorguya çekin.
Şüphesiz, Allah Teâlâ her halinizi görüyor; O dilerse sizinle alâkalı tabloları Peygamber Efendimiz'in nazar-ı şuhuduna da takdim eder. Dolayısıyla, her işinizi teftişe sunuyor gibi ortaya koymalısınız. Her hareketinizi ilahi hoşnutluğa ve nebevî beğeniye bağlamalısınız.. ve unutmamalısınız, bu anlayış, insanlara beğenilme ve alkışlanma peşinde koşmak değildir; Allah Teâlâ'nın razı olduğu bir işi başkalarına da sevdireceğini daha baştan kabul etmek demektir.


Osman Şimşek
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:31 AM   #27
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (9)



Hocaefendi'nin Yerine Ölmek İsteyen Sâdık
M. Fethullah Gülen Hocaefendi'ye göre; hakiki mü'min, aynı yolda yürüyüp, aynı mefkûreyi paylaşanlarla asla rekabete girmez.. onlara karşı kat'iyen kıskançlık duymaz.. aksine, kardeşlerinin noksanlarını giderir, eksiklerini tamamlar.. ve hep bir vücudun uzuvlarından herhangi bir organmış gibi hareket eder. Hatta makam, mansıp, paye, şöhret, nüfûz, müessiriyet.. gibi maddî-manevî hemen her konuda ihvanını öne çıkarır ve kendi gerilerden gerilere çekilerek arkadaşlarının başarılarının dellalı gibi davranır.

Her fırsatta uhuvvet anlayışımızı bir kere daha dile getiren ve bize îsar hasletini, yani en hâlisâne bir tefânî düşüncesiyle şahsiliklere karşı bütün bütün kapanıp, yaşama zevkleri yerine yaşatma hazlarıyla dolma ufkunu hedef olarak gösteren Aziz Hocamız -bir münasebetle- mevzuyla alâkalı şunları söylemişti:
Hem dünyevî hem de uhrevî işlerinizde Allah'ın inayetine mazhar olmak istiyorsanız, çatlamayacak, yırtılmayacak ve kırılmayacak bir kardeşlik çizgisi takip etmelisiniz. Dünya bomba olup başınızda patlasa, yine de önce "kardeşim" diyecek kadar hasbî olmalısınız. Rıza-yı ilahiyi arzuluyorsanız, ona en kestirmeden ulaşma yollarından birinin de uhuvvet ruhu olduğunu hep hatırda tutmalısınız. Öyle ki, bugün iyilik ve güzellikte kardeşlerinizi kendi nefsinize tercih etmek ve bir fenalık söz konusu olduğunda hemen öne atılıp onları korumakla işe başlamalısınız; fakat, yarın bununla da yetinmemeli, şayet ikinizden birinin hayatı söz konusu ise, "Ben artık ötelere gitsem de olur, ama senin yaşaman lazım!" diyebilmelisiniz. Evet, "Ben ölsem de büyük bir boşluk olmaz, hizmet çadırı çökmez; ama senin eksikliğin direklerin kırılmasına sebebiyet verebilir!" diyecek kadar kardeşlik havuzunda erimelisiniz.

İşte, basit ve mürekkep diyebileceğimiz uhuvvet seviyelerinin ötesinde, bir de mük'ab (kat kat, dürülmüş, katmerli) kardeşlik ufku vardır ki, bu anlayışın en güzel misalleri Ashab-ı Kiram'ın arasında görülmüştür. Sahabe efendilerimizin hususiyle Allah Rasûlü'ne ve onun sâdık yârânlarına cevap verirken kullandıkları ifade "Anam-babam, tatlı canım sana feda olsun!" sözüdür. Sahabe mesleğini temsil eden adanmış ruhlar da "Ruhum sana kurban!.." diyecek ve bunu gönlünün derinliklerinden kopup gelen duygularla dile getirecek ölçüde birbirlerini kardeş bilmelidirler.
Bazılarınız Halim Baba'yı hatırlarsınız. Kestanepazarı'nın kuruluşunda koşturmuş bir insandı. Beşinci Kat'ta kalmayı hayatının gayesi haline getirmiş sâdık bir dosttu. Ruhuna en ağır gelen hadise ayrılıp uzakta bir yerde kalma olmuştu; öyle ki, o dönemde de vefat etti, belki de kederinden öldü.
O fedakar insan, Nur'ları tanıdığı zaman elli beş yaşındaydı. "Ne alırsan bir lira" diyerek seyyar bir arabayla ticaret yapıyordu; kirada bir ekmek fırını da vardı ama bu alış verişten de vazgeçmemişti. Yaşını başını almış olmasına rağmen hep yanımızda kalmaya çalışırdı. Benden hiç ayrılmak istemezdi; sofrada yanıma oturur, namazda hemen ardımda durur ve bir yere giderken de koşup arabada yerini alırdı.
Fakat, bütün bunları yaparken farklı bir mülahazası vardı: Ne zaman bir yere gidecek olsam, onu ön koltuğa oturmuş, hazır bekliyor olarak bulurdum. Mesela, vaaza gideceğim zaman hemen heyecanla koşar, telaşla arabanın ön kapısını açar ve şoför mahalline oturuverirdi.
Aslında öteden beri ben de hep ön koltukta seyahat etmeye alışmıştım; önde başka biri olunca yanımda "selamlık" taşıyormuşum gibi hissediyordum, bunu sevmiyordum. Hatta, bir sebeple tutuklandığımda bile, gayr-i ihtiyari gidip polis arabasında şoförün hemen yanına oturmuştum. Meğer, orası komiserin ya da amirin yeriymiş. Bir memur gelip uyarmıştı; "Hocam, sen oraya oturmayacaksın, senin yerin arkası!.." demişti.
İşte, yolculuğa çıkacağımız vakit, alıştığım üzere ön koltuğa geçmeye niyetlensem de, ne zaman arabanın yanına gelsem Halim Baba'nın o yeri çoktan kaptığını görürdüm. Bir gün dayanamayıp sordum: "Efendi, neden bu kadar tehalük gösteriyorsun; bu öne oturma merakı da neden?" dedim.
Verdiği cevap ancak halis bir mü'mine ve candan bir kardeşe yakışacak türdendi: "Hocam, kötü niyetli insanlar var, sana zarar vermelerinden korkuyorum; şu sakalımla, kılık-kıyafetimle öne oturuyorum ki beni Hoca zannetsinler de vuracaklarsa beni vursunlar."

Evet, Halim Baba, kendi hayatını istihkar ediyor ve benim yaşamamı ehemmiyetli görerek, her ihtimale karşı nefsini bana siper yapıyordu. Ben böyle bir hüsn-ü zanna ve fedakarlığa değer miyim değmez miyim, onu bilmem; fakat o, kardeşliğin, vefanın ve sadakatin gereğini yapıyordu.
Halim Baba'daki bu îsar ruhunun mükafatını ben ödeyemem; canımı bile versem, yine de o kahramanlığa layık bir mukabelede bulunmuş sayılmam. Bundan dolayı, onun ve öyle sadık dostların ecirlerini her şeyi gören, bilen, Hazreti Rakib, Hazreti Müheymin Cenâb-ı Allah'a havale ediyorum, Mevlâ-yı Müteâl, kendi büyüklüğü, azameti ve ululuğuna göre mükafatlarını versin ve onları Cennet'iyle, Cemal'iyle, Rıdvan'ıyla sevindirsin.
İnanıyorum, içinizde de kardeşlerine o kadar değer veren ve uhuvvet yolunda gerekirse canını dahi feda edebilecek olan gönül insanları vardır. Değer verilen insanın mutlaka o kıymet ölçülerine uyması ve kıvamda olması da şart değildir. Çünkü, îsar ufkunda seyahat eden insan, niyetinin ve teveccühünün karşılığını mutlaka alır; diğeri de hakkındaki hüsn-ü zanları hak edip etmediğine göre ötede hesaba çekilir.

Hacı Kemal'in Recâsı
Muhterem Hocamız bir sohbetinde, dâvâ adamının hususiyetlerini anlatırken sözü Murat Hüdavendigâr'a getirmişti. O büyük Sultan'ın, yüz bin kişilik Haçlı ordusunu yendiği Birinci Kosova Meydan Muharebesi başlarken "Ey Rabbim! Şu Murat kulunun günahları yüzünden masum askerlerimi cezalandırma. Onlar, buraya kadar, sadece Senin adını yüceltmek için geldiler. Şânına lâyık bir zafer lûtfet ki, bütün Müslümanlar bayram yapsın. Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murat kulun Sana kurban olsun. Önce beni gâzi kıldın, şimdi de şehadetle sevindir." diye niyazda bulunduğunu anlatmıştı. Yüce Hünkâr'ın, zaferyâb olduktan sonra en küçük bir gurura kapılmadığı gibi dizleri üstüne çöküp, şükür duygularıyla ağlayarak yüce Rabbine dua dua yalvardığını ve bu duasını tamamladıktan kısa bir süre sonra kahrolası bir elle hançerlenerek şehit edildiğini belirtip sözlerine şöyle devam etmişti:

Murat Hüdavendigâr hazretleri tam bir dâvâ adamıydı ve dâvâsına hizmet ederken beklentisizdi; devlet ve servet derdinde değildi. Hep ordusunun başında ve muharebe meydanlarındaydı ama aynı zamanda tekyedeki bir derviş kadar ibadet düşkünüydü. Bir gün hocasına gelip, "Siz nasıl oluyor da ilk tekbirde Kâbe'yi görebiliyorsunuz; ben senelerdir uğraşıyorum ama ancak ikinci veya üçüncü tekbirde Kâbe önümde beliriyor." demişti. O kadar berrak ve Allah'la irtibatlı bir gönlü vardı ki; pusulayla değil de, kendi kalb gözüyle ayarlıyordu kıbleyi. İmam bir tekbirle hemen namaza durduğundan onun da gördüğünü zannediyor ve diyordu ki, "Ne mutlu sana, sen daha ilk tekbirde Kâbe'yi görüyorsun, ben çocukluğumda yaptığım hatalardan mıdır nedir, iki veya üç tekbir almadan göremiyorum onu!"
İşte, milletin başı bu.. milli ruh kökü bu.. kökü kuruyası zalimlerin kuruttukları kök bu!..
Anlıyor musunuz bir kısım nankörlerin kendi değerlerini, kendi ruh ve mânâ köklerini ne ölçüde baltaladıklarını ve o muhteşem çınarı nasıl kuruttuklarını!.. Anlıyor musunuz nereden nereye geldiğimizi, hayır gerilediğimizi!..
Maalesef, kendi özlerinden ve bağrında neş'et edip geliştikleri millet ruhundan nefret eden bir kısım zavallılar, yüzlerce senelik tarihî müktesebatı değersiz bir metâ gibi fırlatıp attılar. Bizi ayakta tutan dinamikleri bir bir budadılar ve yeni nesilleri özlerinden uzaklaştırdılar.
Yapılan sadece bir milleti yok etmek değildi; çünkü, zalimler millet ruhunu öldürüp mezara koymakla ve üzerine koca koca taşlar yığmakla yetinmediler. Bölgede onun şuuraltı müktesebatına karşı da savaş açtılar, onu hafızalardan silmek ve herkese unutturmak istediler. Sonunda dünyanın en önemli bir denge unsurunu yerle bir ettiler. Koca bir coğrafyada huzurun bendini de yıktılar.
İşin doğrusu, şahsıma yapılan her türlü haksızlığı bağışlayabilirim, bütün şahsî haklarımdan vazgeçebilirim, senelerdir bana zulmeden kimseleri dahi affedebilirim; fakat, millet ruhuna kastedenleri, bizi mana köklerimizden koparanları ve etrafımızın kan seylaplarına dönüşmesine zemin hazırlayanları affetmek gelmiyor içimden.

Ötede göreceğiz ne büyük zulüm irtikap ettiklerini ve zalimler orada çekecekler cezalarını...
Bunu söylerken, sanmayın ki kendi akıbetimden korkmuyorum. Hayır, zalimlerin hesap vereceklerini düşünürken dahi hesabı görülmemiş bir kısım haklarla ahirete gitmekten ürperiyorum. Havf ve recayı dengelemeye çalışıyorum. Korku hissinin ağır bastığı zamanlarda recaya sığınmayı deniyorum. Bazen Merhum Hacı Kemal'in bir sözü imdadıma yetişiyor; onu düşünüyor ve o sözle biraz ümitleniyorum:

Bazı arkadaşlarla beraber Malatya'ya gitmiştik. Ben bir odada kalıyordum, Hacı Kemal ve birkaç arkadaşımız da ikisi-üçü beraber olmak üzere diğer odaları paylaşmışlardı. Sabah namazı sonrası mıydı, yoksa kuşluk vakti miydi bilemeyeceğim; abdest almaya giderken, odaların birinin önünde, hafif bir gülüşme sesi duydum. Hacı Kemal çok zeki bir insandı; kendine has nükteleri vardı, tatlı tatlı şakalar yapardı. O sırada da, bir yatağın üstüne oturmuş, şakalaşıyor ve gülüşüyorlardı. Odanın kapısından başımı uzattım ve "Ne oldu da öyle gülüyorsunuz, Cennet'ten müjde mi aldınız ki böyle seviniyorsunuz?" manasına gelecek bir-iki cümle söyledim. Aslında, bu, keyifle gülen birine karşı Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in ikazıydı. Dolayısıyla, "Bu laubalilik de neyin nesi? Mü'minlerin başında onca dert varken, böyle çakırkeyf olmak da ne demek? Cennet'ten müjde aldınız desem, bilmem ki bu halinizle oraya gidebilir misiniz?" manasına gelen bir tembihde bulunmuş oldum.
Sonra abdest alıp döndüm; baktım ki Merhum Hacı Kemal, benim dediğimi de değerlendirmiş, arz-ı halde bulunuyor gibi konuşuyor ve inkisar içinde diyor ki; "Benim gibi bir garibi Cehennem'e koyacak da ne olacak sanki?!."

Merhum'un o sözü söylediği andaki halini ve ses tonundaki ilahi merhamete iltica havasını hiç unutmam. Bazen benim de aklıma gelir; "Bu kıtmiri de lütfuyla Cennetine alsa ne olur ki!" Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, "Hiçkimse ameliyle Cennet'e giremez!" buyurmuyor mu?!. "Sen de mi?" diye soranlara, "Evet, Allah, fazlı ve rahmetiyle sarıp sarmalamazsa ben de amelimle Cennet'e giremem" demiyor mu?!. İşte, O'nun rahmetinin enginliğini düşününce korku hissim yerini recaya devrediyor; içimde ümit duyguları yeşeriyor.
Zaten, asıl kulluğu ümit ve korku ortasında, havf ve reca dengesinde aramak gerekiyor. İnsanın kendisini emniyette görmemesi için bazen havfe yönelmesi ama ye'se düşmemesi için de Allah'ın rahmetini düşünmesi icap ediyor.
Evet, Alvar İmamı'nın dediği gibi;

"Ne ilmim var ne amalim,
Ne hayr u taate kaldı mecalim;
Garîk-î isyanım, çoktur vebalim,
Acep rûz-i cezada ne ola halim!"


deyip korkuyla ürperdiğim anlar çok oldu, ölüm yaklaştıkça ölmekten değil de güzel gidememekten daha da çok korkmaya başladığımı söyleyebilirim. Fakat, hayatım boyu hiçbir zaman ye'se düşmedim. Belki, Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarını değerlendiremediğimi ve bir manada O'ndan habersiz yaşadığımı düşündüğüm ve kendimi gırtağıma kadar pislik içinde hissettiğim vakitler de olmuştur; ne var ki, o halimde bile hiç ümitsizliğe kapılmadım.
Ümitsizlik, maddî ve manevî bütün terakkîlerin önündeki en büyük engeldir. Rahmeti Sonsuz bir Rabbim olduktan sonra ne diye ye'se düşecekmişim ki!
Tabii, endişe duyma başkadır, ye'se kapılma daha başka.. Allah Teâlâ, kalblerimizi endişe hissinden mahrum etmesin, ye's bataklığına ise hiç düşürmesin.

Her hayırlı işi yapacaksın ama kulluğun gereğini yerine getirip getiremediğin hususunda endişeyle tir tir titreyeceksin. Bununla beraber, Allah'ın rahmetinden hep ümitvar olacaksın. Recayı ahlakının önemli bir derinliği yapacaksın. Hem İslam'ın geleceği, hem milletimizin ikbali, hem insanlığın istikbali ve hem de kendi ebedî hayatın adına ümidi ahlak edineceksin..

Osman Şimşek
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:32 AM   #28
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (10)



Seneye Hocaefendi de Et Dağıtmak İstiyor!..
Bu bayram yine mahzun başladı bizim iklimde. Muhterem Hocaefendi, bayramın ilk günü sabah namazına çıktığında yağmur yüklü rahmet bulutu gibiydi. Belli ki, duaların makbul olduğu o geceyi de ümmet-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) için niyaz ederek geçirmiş, Müzdelife'deki yakarışlarla beraber kendi münacaatının da semalara yükselmesini dilemişti.

Bayram Sabahı Yetim Edâsıyla...
Namazın farzında birkaç sureyi peş peşe okumuş; sıra Duha suresine geldiğinde sesi iyice titremeye başlamıştı. "Öyle ise, sakın yetimi güçsüz bulup hakkını yeme, sakın onu küçümseyip üzme. El açıp isteyene de kaba davranma, onu azarlama." (Duha, 93/9-10) mealindeki ayetleri bitirdiğinde artık hıçkırıklarını tutamaz olmuştu. İçine hapsedip yüreğine akıtmaya çalıştığı gözyaşları gayri bendini yıkmıştı.
İhtimal, "Rabbim, 'yetimi üzme, el açanı azarlama' buyuruyorsun; Sen bize emrettiğin bir güzelliği yapmamaktan münezzehsin. Şayet bu bir güzellikse, bütün güzellikler Senin şanındandır. İşte bir bayram sabahı yetim ve dilenci edasıyla yine kapındayım; kovma beni Rabbim, boynu bükük gönderme dergahından." mülahazasıyla ağladı, ağladı.
Sonra, o esnada o mecliste hazır bulunan herkesi duaya çağırdı; bir de Cenâb-ı Hakk'a cemaat halinde ve küllî bir dille tazarru ve niyazda bulunulmasını istedi. Herkes kendi payına düşen evrâd ü ezkârı bitirdi ve böylece namaz vaktine kadar el-Kulûbü'd-Dâria'nın tamamı okunmuş oldu.
Bayram namazı buruktu. İşin doğrusu, Aziz Hocamızla beraber olanların "gurbet" diye bir derdi yoktu; Hak Dostu'nun maiyyeti hasret ve hicran duygularını bastırmaya yetiyordu. Heyhat ki, gurbeti acı acı yudumlayan da yine oydu.

M. Akif'in Sûdanlısının,

"Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrâda;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdâda:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!"


sözleri salonda yankılanırken, modern çölde kavrulmak üzere olduğunu düşünen Peygamber Aşığı yine ağlıyordu. Kim bilir, belki o da sadece Sevgili'nin üfül üfül nefesiyle serinliyordu.
Çoğu kimseler için lokmaların boğazda düğümlendiği bir kahvaltının akabinde, Aziz Hocamız etraftan gelen misafirlerle bayramlaştı; çocuklara çikolata dağıttı ve harçlık verdi. Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalatu vesselam) bir sünnetini yerine getirerek, komşu evlerden gelen birkaç bayan misafirin bulunduğu salona uğradı, onlara da selam verip üç-beş dakikalığına onların bayramlarını da kutladı. Sonra dışarıdaki kara ve soğuğa rağmen, kendi kurbanının başına geçip vazifesini eda etti.
Bu hüzün havası ilk gün boyunca devam etti. Her ne kadar sorularımızla reca duygusunu öne çıkarmaya çalışsak da, insanlığın içler acısı durumu ve ümmet-i Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) acıklı hali sohbetlere bayram neş'esinin hakim olmasını engelledi.
Fakat, ikinci gün bir anda her şey değişti. Türkiye'den ekrana yansıyan görüntüler sayesinde o hüzün, yerini sevinç, takdir ve tebrik hislerine bıraktı.
Bir davet yankılanmıştı bir buçuk ay kadar önce Türkiye sathında.. kendisi suyun ötesinde de olsa, kalbi hep dostlarının yanında atan Muhterem Hocamız, hicran, hasret ve aşkla bir çağrı yapmıştı Anadolu insanına. "Gidin" demişti, "Gidin, Doğu'ya ve Güneydoğu'ya!.. Sevgiyle, aşkla, şefkatle, karşılık beklemeden, hiçbir maddî menfaat gütmeden ve ayrılığı gayrılığı düşünmeden gidin kardeşlerinizin yanına. Dostluk köprüleri kurun; kardeş şehirler, kardeş ilçeler, kardeş köyler ve kardeş aileler oluşturun. Bir kere daha kardeşlik destanı ortaya koyun. Hele siz bir gidin, göreceksiniz; güllerle karşılanacaksınız, orada muhabbet bulacaksınız ve gönüller kazanacaksınız. Bölge halkının da sizi bağırlarına bastıklarına şahit olacaksınız."
Dilden dökülen kelimeler sadece kulaklarda yankılanır; ya kalbden çıkıp gelen sözler.. onların akis mahalli gönüllerdir. Onun sözleri kalblerde yankı buldu; adanmış ruhlar kara-kışa, soğuğa-buza, yakına-ırağa aldırmadan yollara koyuldu.
İşte, o fedakar ruhların manzaraları televizyon ekranlarından sinelerimize akmaya başlar başlamaz, Pennsylvania'nın soğuğu yumuşamaya, karı erimeye ve buzu çözülmeye başladı.
Biliyor musunuz dostlar, az sonra beşinci güne gireceğiz ama biz hala sevinç gözyaşları döküyoruz. Nâdanlar ne derse desin, bu kardeşlik seferberliğinin manasını anlamayan anlamasın; biz hâlâ yaşlı gözlerle Türkiye'yi mehd-i uhuvvet haline getiren sevgi erlerini uzaktan da olsa seyrediyor ve "bin bârekallah" diyoruz.

Yardım Dağıtırken Kamera Olmalı mıydı?!.
Aziz Hocamız, bayram süresince o enfes tabloları seyretti; hem Anadolu'nun fedakar insanlarına dualar etti hem de onların samimi gayretleriyle alakalı bazı yorumlarda bulundu. Bamteli'nde neşredilen mülahazalardan farklı olarak şunları söyledi:
"İnanan insanların elleriyle ortaya konulan bütün hayırlı faaliyetlere gözlerini kapayan, kulaklarını tıkayan ve onları ademe mahkum etmek isteyen kimseler, bu hayır yarışını da görmezlikten gelecekler; televizyonlarında ve gazetelerinde bir satırla olsun ondan bahsetmeyecekler. Türkçe Olimpiyatlarını, Sevgi Okulları'nın başarılarını ve diyaloğun meyvelerini yok saydıkları, hatta bunları bir şov olarak algıladıkları gibi, Kurban vesilesiyle sergilenen Doğu-Batı kucaklaşmasına karşı da kör ve sağır gibi davranacaklar.

Belki de, yine haset ve kin duygularına mağlup olup, onca güzel işi ve o uhuvvet destanını "Güneydoğu'da irtica" haberleriyle karalamaya çalışacaklar. İşin perde arkasını göremeyecekler; "Üç-beş kilo etten ne olur ki?" diyecekler. Kurban eti değil, aslında gönüllerden kopan sevginin dağıtıldığını, gönül verilip gönüller alındığını bilemeyecekler. Hatta, büyük bir kadirşinaslıkla bu destana ışık tutan Samanyolu Televizyonu gibi mesuliyet hissi taşıyan bir-iki yayın kuruluşunun bu konudaki programlarını da mübalağa olarak adlandıracaklar. Dahası, bilgiçlik taslayarak "hayır gizli yapılır" diyecek ve o kardeşlik tablolarının neşredilmesinden dahi rahatsızlık duyacaklar.
Mevzuyla alakalı şu hususun hatırda tutulması gerektiğine inanıyorum: En güzel ve en dokunaklı ses Allah'a yakaran her insanın kendi sesidir. Bir gece vakti, hiç kimsenin olmadığı ve duymadığı bir yerde sesinizi yükseltseniz; sizi sadece O'nun duyduğunun şuurunda olarak elinizden geldiğince nağmenin en yanığıyla elem ve emellerinizi dillendirmeye çalışsanız ve "Rabbim" diye inleseniz, kendi kalbinizden yükselen o nağmelerin size çok tesir ettiğini göreceksiniz. Çünkü, duygu ve düşüncelerinizle kalbinizin bamteline dokunduğunuz aynı anda, yüreğinizden kopup gelen muhrik sesinizle dilinize-damağınıza ve gözünüze-kulağınıza da ibadet yaptırmış olacaksınız; böylece daha derin bir konsantrasyona ulaşacaksınız. Ayrıca, etrafınızdaki canlı cansız bütün mahlukatı evrad ü ezkarınıza ortak etmiş, bir nevi onlara serzakirlik yapmış olacaksınız.
Belki bütün bu mülahazalardan dolayı, Nur Müellifi de bazen dualarını sesli okur ve herkesin duyabileceği bir ses tonuyla zikredermiş. Bir keresinde Hazreti Üstad diyor ki, "Bu gece evrad ile meşgul olurken nöbetçiler ve başkaları işitiyorlardı. Kalbime geldi ve 'Acaba bu izhar, sevabımı noksan etmiyor mu?' diye telâş ettim. Sonra, Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazâli'nin meşhur bir sözü hatırıma geldi. O demiş: "İzhar, çok defa ihfâdan daha ziyade efdal olur." Yani, açıktan ve sesli okuyunca başkaları da istifade ederler, hatta gafletten uyanıp belki de taklit etmek ve kendileri de aynısını yapmak isterler.

İşte, öyle inanıyorum ki, sadece bu duygu ve düşünceden dolayı arkadaşlarımız yanlarında kamera da götürüyor, orada yaşananları kaydediyor ve o ulvi hislere herkesi ortak etmeye gayret gösteriyorlar. Hem yardım edenlerin hem de kendisine el uzatılan kimselerin konuşmalarını, hislerini ve heyecanlarını televizyon, radyo, gazete ya da İnternet yoluyla en uzaktakilere bile ulaştırmaya çalışıyor ve böylece çok geniş bir dairede aynı tatlı heyecanların yaşanmasını sağlıyorlar. Aynı zamanda, bütün imkan sahiplerini o güzel işe sevketmiş ve herkesin kardeşlik duygusuyla şahlanmasına zemin hazırlamış oluyorlar.
Kim ne derse desin; Ankara'dan, İstanbul'dan, İzmir'den, Türkiye'nin batısındaki bütün illerden ve hatta bazı Avrupa ülkelerinden Diyarbakır'a, Van'a, Hakkari'ye, Batman'a, Şırnak'a, Kars'a ve daha pek çok ile, ilçeye, köye -dahası Afrika'ya, Orta Asya'ya, Güney Amerika'ya- bayramlaşmaya, kucaklaşmaya ve yardımlaşmaya giden fedakar ruhlar, -Allah'ın izni ve inayetiyle- çok önemli bir iş başardılar; hem bölge insanına bayramı tattırdılar hem de bizim gibi gurbette bulunan kardeşlerinin bayramlarını hakiki bayram yaptılar. Eskiden de olduğu ve fıkıh kitaplarına geçtiği gibi, başka yerlerde daha muhtaç kimseler varsa, zekat, sadaka ve kurbanların oralara intikalinde mahzur bulunmadığını, belki o insanlara yardım etmenin ziyadesiyle sevap kazandıracağını düşünerek, "Kimse Yok mu?" diyen herkesin kapısına koştular. Yöre halkına hakikaten çok huzurlu, çok neşeli ve çok sevinçli bir bayram yaşattıkları gibi, kendileri de biraz meşakkate bedel uhrevi pek çok kazanca nail oldular.

Vazifeye Devam!..
Bu itibarla, varsın bazıları yapılanları görmesin; varsın kimileri en samimi gayretleri şov olarak adlandırsın; şayet siz o faaliyetleri kendi vicdanınızda güzel buluyorsanız ve rıza-yı ilahiye de muvafık görüyorsanız, hiç endişe yaşamayın, kınayanların kınamalarına aldırmayın. Bir iş hakkında Kur'an, Sünnet ve sizin vicdanınız "iyi" diyorsa, o iş mutlaka iyi ve güzeldir. Bir de, Allah düşmanları, Peygamber hasımları ve Kur'an muarızları o işin aleyhinde bulunuyorlarsa ve onu olumsuz şekilde kurcalıyorlarsa, o güzel işe devam etmeniz için bu da çok kuvvetli bir referanstır. İnsî ve cinnî şeytanların sizinle uğraşmaları ve hasenatınıza mani olmaya çalışmaları doğru yolda yürüdüğünüzün emaresidir. Çünkü, Hazreti Pir'in ifadesiyle, "Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır."
"Öyleyse, ne yapmalıyız?!." derseniz, size bir meczubun çok akıllıca bir sözüyle cevap verebilirim:

Edirne'de iki tane meczup dostum vardı; bunlar namaz kılar, bazı ibadetlerini yerine getirirlerdi ama çok tuhaf hal, tavır ve davranışları da olurdu. Bir gün, onlardan birisi gelip yanıma oturdu. Bazı meselelerle alakalı konuşuyorduk ki, birden başını çevirdi, nazarlarını bir noktaya kilitledi, uzun süre o yana baktı ve "geldiler" dedi. Ben kimseyi göremesem de, o insanın hissiyatına saygımın gereği olarak gerçekten bazı ruhaniler gelmiş ve onların huzurunda bulunuyormuşum gibi bir vaziyet aldım. İsterse hekimler "halüsinasyon görüyor" desinler; fakat ben onun halini saygıyla karşıladım. Bir müddet öylece bekledikten sonra, "Kim geldi?" diye sordum. "Üstad Hazretleri, Süleyman Efendi Hazretleri ve bir de Kutup geldi." dedi. Kutup saydığı insanın adını söylemedi; ihtimal ki, daha çok yakınlık duyduğu bir zatı kastediyordu. Yine, onun duygularına hürmetimin gereği olarak, gözünü diktiği yere doğru ben de bakışlarımı teksif ettim. Tabii ki, isimleri sayılan o büyük insanlara karşı alakasız duramazdım; toparlanıp edeple doğrulmam için onların adlarının anılması bile yeterliydi. Bu hal üzere sessizce biraz bekledikten sonra, o sükutu yırtarak, "Ne söylüyorlar?" dedim. Verdiği cevap ibret almam için kâfi idi: Diyorlar ki, "Vazifeye devam!.."
Evet, Muhterem Hocamız, bunları anlattı ama sözlerini burada bitirmedi:
Ey Anadolu'nun fedakâr insanları...
Ey bize bayram yaşatan, yüzümüzü ağartan kahramanlar..
Ey "Kimse Yok mu?" diyen herkesin imdadına koşan bahadırlar!..

Biliyor musunuz, yaklaşık dokuz senelik gurbete son verebilecek en kuvvetli daveti siz yaptınız; Hüzünlü Gurbet'in Garibi için en tesirli davetiye sizin hayırda yarış görüntüleriniz oldu. Bakın, fedakârlık sahnelerinizi yanaklarından süzülen yaşlar içinde seyreden Aziz Hocamız daha ne dedi:

"O muhteşem kardeşlik manzaralarını gördüğüm günden bu yana ben de oraya gitmeyi düşünüyorum. -Hâşâ- Cenâb-ı Hak'la pazarlık yapılmaz, O'na "Beni gelecek seneye kadar yaşat ki, ben de oraya gideyim!" falan denmez. Öyle bir edepsizlikte bulunacak ve yarınlar hesabı yapacak değilim. Fakat, Allah Teâlâ gelecek seneye kadar bırakırsa, elime yardım poşetlerini alıp o kardeşlerimin arasına katılmayı çok arzu ederim. Güneydoğu'da gezip dolaşmak ve özellikle oradaki kanaat önderlerinin ellerini öpmek isterim."

Sevgili dostlar,
Bu haftaki notlarımı da noktalarken üç hususu kısaca hatırlatmak istiyorum:
Evvelen; bize vazifeye devam etmek ve bu gurbeti bitirecek daveti hal diliyle yapmak düşüyor.
Sâniyen; bu Kurban bayramının bu kadar tatlı ve şirin olacağını hiç ummazdım. Önümüze böyle güzel bir hizmet vesilesinin çıkacağını zannetmezdim. Cenâb-ı Allah hepimize, "Rabbimin kelimelerini yazmak için eğer okyanuslar mürekkep olsaydı, hattâ onlara bir misli daha takviye gönderilseydi, denizler tükenirdi de, Rabbimin kelimeleri yine bitmezdi." (Kehf, 18/109) ayetinin bir tecellisini daha gösterdi. Ve bu bayram ihtar etti ki; biz gönlümüzü Allah'a verdikten sonra, O mutlaka önümüze hiç hesaba katmadığımız pek çok hayır yolu çıkaracaktır. Öyleyse biz, O'na müteveccih kalmaya bakalım.

Sâlisen; yardımda bulunduğunuz insanlar çok kadirşinastır, onlar bu kardeşlik ellerini asla karşılıksız bırakmazlar. Fakat, yapılanları herkes unutsa ve hiçkimse takdir etmese de, sema ehli sizi hep alkışlayacak ve unutmaktan münezzeh olan Zât adlarınızı nezd-i ilahisinde anacaktır.

Osman Şimşek
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:33 AM   #29
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (11)



Müjde!..
Sevgili Dostlar,
Muhterem Fethullah Gülen Hocamız, Temmuz-2006'dan beri Sızıntı dergisi başta olmak üzere bazı mecmualar için yazdığı makalelerine ara vermişti. Belki ülfet olduğunu düşünmesinden, belki sükutun çığlıklarıyla seslenmek istemesinden ve belki de hususiyle her fırsatta "Bir şekilde başkalaşan, her şekilde başkalaşabilir" deyip bizi kendimiz olmaya çağırdığı ve özümüzü korumamız için inleyip durduğu halde, bizde beklediği güzel tesirleri göremeyişinden dolayı tam birbuçuk senedir mutad yazılarını yazmıyordu. Gerçi, Aziz Hocamızın ikindi sohbetleri bizi sürekli beslemeye devam etti; fakat, bizzat onun kaleminden çıkan makalelerin yeri bambaşkaydı ve onların yokluğundan hasıl olan boşluğu başka bir şeyle doldurmak da mümkün değildi.
İşte, uzun bir bekleyişin ardından Aziz Hocamız bir kere daha eline kalemini aldı ve Sızıntı için başyazı yazdı. Bu vesileyle, bu haftaki İbretlik Hatıralar'ın başlığına "Müjde!.." dedim. Evet, müjdemi isterim; isteğimin ne olduğunu bilirsiniz; sizinkinden farklı değil ki!.. Tabii ki duadır tek talebim.
Biliyor musunuz, aslında, onca zaman hasret kaldıktan sonra heyecanla okuyacağınızı umduğum makalenin başlığı ve muhtevası bizden istenenleri çok güzel ifade ediyor; Hocamızın sevenlerinden beklentilerini dile getiriyor.
Muhterem Hocamız, "Bizim de Kendimiz Olduğumuz Günler Vardı" başlığını uygun gördüğü makalesinde özümüzü muhafaza etmemizin ve kendimiz olmamızın lüzumu üzerinde duruyor. Bakış açısına göre, bir zaviyeden sitemini, bir yandan da ümidini seslendiriyor:
Ara-sıra belli saik ve çağrışımlarla "hey gidi günler"e seyahatte bulunduğu zaman "Eyvah! Ne kadar başkalaşmış, ne kadar kendi ruhumuzdan uzaklaşmış, ne kadar renk atıp soluklaşmış ve bir kısım fanteziler uğruna ne kadar kendi kendimize etmişiz!" diye düşünüp hayıflandığını ve ürperdiğini söylüyor.
Fakat, özümüzü bulup kendimiz olarak kalacağımız hususunda ümidini hep muhafaza ettiğini; düşünce ve tahayyül dünyamızda hala bize ait ince, zarif, yarı açık yarı kapalı bir hayli hususiyetlerin ve renklerin tüllendiğini görerek sevindiğini belirtiyor.

Biz olarak kalmamızı ve biz olarak yaşamamızı Cenab-ı Allah'ın en büyük teveccühlerinden biri saymamız gerektiğini ifade ederek, hep kendimiz gibi düşünmek, kendimiz gibi davranmak, hemen her zaman kendi sesimizle soluklanmak, ruh ve mana köklerimizden fışkıran disiplinlere bağlı hareket etmek, kendi kültür değerlerimizi yine kendi üslubumuzla seslendirmek ve kat'iyen kendi kendimize yetmediğimizin ifadesi sayılan fantezilere girmemek için çok ciddi cehd ü gayret göstermemiz gerektiğini vurguluyor.

Evet dostlar,
-İnşaallah- Sızıntı dergisinde tamamını okuyabileceğiniz enfes makaleden sadece bir iki cümleyi özetleyerek size müjde vermek istedim. Şu duygumu da ifade etmeliyim ki; aylarca sonra böyle bir makalenin yazılmasının ve bir kere daha gözümüzün nuru mecmuamızın başyazısına kavuşmasının, Kurban bayramındaki fedakarlıklara Allah Teâlâ'nın bir hediyesi olduğunu zannediyorum. Makalelerin devamı gelir mi gelmez mi henüz bilemiyorum; fakat, Hocamızın kalemi elinden düşürmemesinin adanmış ruhların iştiyaklarına ve okuma, okutma, müzakere meclislerine mevzu yapma şeklinde bu nimetin şükrünü eda etmelerine bağlı olduğunu düşünüyorum.
Bu sevinçli haberi verdikten sonra, bu hafta aktarmak istediğim notlarıma geçiyorum:

Bin Kere Gasbedilse de Yeniden Yaparız!..
Muhterem Hocamız, iman hizmetine aşk u iştiyakla devam edebilmemizin iki mühim vesilesi olduğunu anlattı: Bunlardan birincisi; iç mukavemettir. Dava erinin, Allah'ın izni ve inayetiyle, en korkunç hadiseleri bile kolaylıkla aşabileceğine ve onların hasıl ettiği kayıpları telafi edebileceğine gönülden inanması ve dolayısıyla, Cenab-ı Hakk'a tevekkül ederek itminan içinde bulunmasıdır. İkincisi ise; adanmış ruhların kalbî ve ruhî mukavemeti artırma hususunda birbirlerini tutmaları, desteklemeleri ve takviye etmeleridir.
Bu mevzunun işlendiği bir sohbette şunları kaydetmişim:
Bir dönemde, dindarlara çok büyük haksızlıklar yapılıyor, baskılar uygulanıyordu. Mesela; bir bahaneyle, Kur'an kursları kapatılıyor, öğrenci yurtlarının kapısına kilit vuruluyor ve binalara el konuyordu. Bazı dostların müesseseleri ellerinden alındığı için, ben de bir kısım endişelere kapılmıştım. Nice sıkıntı, fedakarlık ve çile ile kurulan bir müessesenin sudan bahanelerle atıl hale getirilebileceğini düşündükçe çok üzülüyordum. Bundan dolayı, inşaatına başladığımız bazı binaların eksik ve kusurlu halleriyle öylece bırakılmaları tavsiyesinde bulunmuştum. Böyle bir teklif yaparken, Kur'anî bir nükteyi nazar-ı itibara almıştım. Malum olduğu üzere, Hazreti Hızır, denizde çalışan birtakım fakirlere ait olan gemiyi deliyor, onu kasden bir miktar zedeliyor ki, bütün sağlam gemileri gasbeden zalim hükümdar o gemiye de el koymasın. Bu espriye bağlı olarak dedim ki; "Bu binaları blokajlarında arızalı bırakalım, bir sürü eksiğiyle öylece kalsın. Bazı zalimler, el koyma kasdıyla gelip baksalar bile, inşaatı tamamlamak için çok para gerektiğini düşünüp niyetlerinden vazgeşsinler!.."

Arkadaşlar teklifimi kabul edip uyguladılar. Gerçekten de, bazı kötü niyetliler gelip inşaatları kolaçan ettiler; arsalara alıcı gözle uzun uzun baktılar; fakat, yapmaları gereken masrafı düşününce, onları üzerlerine almayı cazip bulmadılar ve çekip gittiler. Ne var ki, belli bir dönemden sonra, bir kısım hasım ruhlu kimseler şiddet, hiddet ve öfkelerini devam ettirdiler; göz koydukları binaları gasba yeltendiler. Ben yine "Biraz temkinli hareket edelim; adımlarımızı mayınlı tarlada yürüyor gibi düşünerek, taşınarak atalım. Milletin el emeğini ve alın terini üç beş haramîye peşkeş çektirmeyelim!" türünden bazı şeyler söyledim. İşte o zaman Merhum Hacı Kemal, "Hocam, siz tasalanmayın; onlar el koyarlar biz yenisi yaparız, onu da kapatırlarsa bir diğerini açarız; onlar yüz tanesini gasbetseler, Allah'ın inayetiyle, biz yüzbirincisini inşa ederiz!.." dedi.
Hacı Kemal'in o tevekkülünü ve azmini hiç unutamıyorum. O tam bir aksiyon adamının ruh haletini dile getiriyordu aslında. İç mukavemeti kavi idi. Bin türlü musibet karşısında dahi sarsılmayacak bir duruş ortaya koyuyordu.
Evet, "Böyle yaparlar, şöyle ederler" düşüncesiyle, şerre kilitli kimselerin olumsuz tavır ve davranışlarına takılırsanız hiçbir hayırlı faaliyeti hakkıyla ortaya koyamazsınız. Her zaman başka bir şeyden korkar ve titrersiniz. Çok önemli bir şeyi başka bir korkudan dolayı terkedersiniz. Tedbirli ve temkinli davranmanın bir yeri vardır ama hiçbir hadise karşısında sarsılmadan, Allah'a itimad içinde kendi hizmetine bakmanın da kendine göre bir yeri vardır. Bu açıdan da, sürpriz hadiselerin aşılabilmesi için her mefkure kahramanının mukavemet sistemini güçlendirmesi gerekmektedir.

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi'nin Ziyareti
Diğer taraftan, sarsılabilecek dostları takviye etmek, onların manevî, kalbî ve ruhî hayata ait bağışıklık sistemlerini güçlendirmek lazımdır. Yol arkadaşlarına moral vermek, onlara sahip çıkmak ve yalnızlık hissettirmemek çok önemlidir.
12 Mart'ı takip eden günlerde haksız yere tutuklanmış ve askeri hapishaneye konulmuştuk. O sıralar, Mehmet Kırkıncı Hocaefendi de aranıyordu. Buna rağmen, bizi ziyarete geldi ve tel örgünün öbür tarafında bazı rüyalar anlattı, bize moral verdi. Rüyasında, rahmetlik Bekir Berk Ağabeyi Ravza-yı Tâhire'nin içine aldıklarını söyledi. Bana da, "Seni de falanın yanında gördüm; filan mukarreb kul sana bir saat hediye etmişti." dedi. Öyle sıkıntılı bir anda, o rüyayı yorumlayabildim mi; "Saat nizam demektir; düzendir, ahenktir, sistemli harekettir ve sabırdır" diyebildim mi bilemiyorum. Fakat, Kırkıncı Hocaefendi bize bakıp ağladı orada; o bizim halimize gözyaşı döktü ama o ağlarken ben onun dostluğundan dolayı çok sevindim. Belki benim de gözlerim yaşarmıştı; fakat, içimde bir meltem esintisi, derin bir ferahlık hissetmiş, güç bulmuş ve sevinmiştim. Onun gelişi, "Sizi gördüm rüyamda" deyişi ve bizim için ağlayışı büyük moral olmuştu bize.
O şartları yaşamadan böyle bir desteğin ne kadar kıymetli olduğunu anlamak zordur. Dört duvar arasındasınız, her gün hakaret görüyorsunuz. "Yat-kalk, sağdan say, bilmem ne, lan" en çok duyduğunuz kelimeler. Herkesinki gibi sizin adınız da "lan" olmuş. Bütün hassasiyetinize rağmen, doğru dürüst abdest alıp namaz dahi kılamıyorsunuz. İhtiyaç için çıkacak olsanız, birkaç saat beklemek zorunda kalıyorsunuz. Dahası, en mukavemetli bilinen insanların dahi sarsıldığını görüyor ve çok üzülüyorsunuz. İşte, öyle bir anda ve o şartlarda, değer verdiğiniz bir insanın size destek çıkması çok büyük bir inşirah kaynağıdır.
Herkesin başına bir kısım musibetler gelebilir. Bazen insan kendi iç mukavemetiyle onları aşabilir; fakat, kimi zaman da bağışıklık sistemi ayakta durmaya yeterli olmayabilir. Bazı hastalıklara karşı antibiyotik verildiği gibi, bazen dış takviye de gerekebilir. Dolayısıyla, kubbedeki taşlar misali ancak başbaşa verince sağlam kalabilecek olan fertlerin heyetteki diğer insanlar tarafından sürekli kollanması, görülüp gözetilmesi şarttır.
Evet, şayet başbaşa vermez ve birbirimizi desteklemezsek, bugün olmazsa yarın birer birer dökülürüz; dökülmemek için birbirimize destek olmamız lazımdır.

Eşrefpaşalılar ve Dosta Sahip Çıkma
Böyle bir mülahazayla, yine haksız yere tutuklanan bir dostu ziyarete gitmiştim; onun memnuniyetini de hiç unutamıyorum:
Eşrefpaşa'nın külhanilerinden bazı insanlar vardı. Kutsal külhaniydi onlar. Onlardan biri haykırınca başkalarının dudakları uçuklardı. Birkaç tanesi bir vesileyle camiye gelmiş, vaaz dinlemiş ve bir daha da halkadan ayrılmamıştı. Allah rahmet etsin, geçenlerde vefat eden Zafer Bey de onlardan birisiydi. Zaman zaman ziyaretime gelirlerdi; ayrı yerleri vardı onların. Gidip yanlarına oturur ve onlara özel bir lisanla konuşurdum; bir yönüyle, onlarla hususi sohbet ederken ayrı bir ben olurdum.
Bu Eşrefpaşalılardan birisi de Kumcu İbrahim Efendi idi. Bir gün, benim orada olduğumu zannederek bir evi basmışlar, oradaki insanları tevkif etmişlerdi. Benimle irtibatı olduğunu düşünerek İbrahim Efendi'yi de içeri almışlardı.

Kumcu İbrahim Efendi, daha önce hiç öyle bir hadise yaşamamıştı; ama bu defa adamcağızı derdest edip götürmüşlerdi. Tutuklanması bir yana, içeride olduğu müddetçe kum arabası çalışamayacak ve çoluk-çocuğu iaşesiz kalacaktı. Mesele bana bağlandığı ve "falanın adamları" dendiği için bu hadiseye ziyadesiyle üzülmüştüm. Ne var ki, sadece üzüntü ve kederin yeterli olmayacağını biliyordum.

Hemen bir arabaya bindim, İzmir Emniyet Müdürlüğü'nün önünde arabayı aram eyledim; orada şöyle bir göründüm. Benim orada olduğumun haberi İbrahim Efendi'ye anında ulaşmıştı. Polisler içeriye girip çıkarken ona, "Fethullah Hoca, Emniyet Müdürlüğü'nün önünde seni bekliyor." demişlerdi. O, tutuklanmayı da göze alarak hemen yanına koşmam karşısında öyle moral bulmuştu ki, serbest kaldıktan sonra arkadaşlarına şöyle demişti: "Hocamın gelişi beni öyle cesaretlendirdi ki, vallahi artık o andan sonra gerekirse orada altmış sene kalabilirdim!.."

Osman Şimşek
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:34 AM   #30
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (12)




Muhterem Fethullah Gülen Hocamızın yanında müzakere yapacağımız ya da Risale okuyacağımız zaman, -kendisinin tavsiyesi üzerine- istiâze, besmele, hamdele ve Peygamber Efendimiz'e salat ü selam ile söze başlıyor; peşinden şu duayı okuduktan sonra derse geçiyoruz:
"Allahümme zidnâ ilmen ve imânen ve yakînen ve tevekkülen ve teslîmen ve tefvîzan ve marifeten ve mehabbeten ve ışkan ve'ştiyâkan ila likâike ve iffeten ve ismeten ve fetâneten ve hikmeten ve sadâkaten ve ihlâsan ve vefâen ve hâfizaten ve zâkiraten."
Böylece, her şeyden önce, Yüce Rabbimizden ilmimizi, imanımızı ve yakînimizi ziyadeleştirmesini diliyor; tevekkülümüzü teslim ve tefviz zirvelerine yükseltmesini talep ediyor; marifetimizi, muhabbetimizi, hizmet aşkımızı ve O'na kavuşma hususundaki iştiyakımızı artırmasını dileniyor; bizi birer iffet, ismet, fetânet ve hikmet insanı kılmasını istiyor; sadâkatimizi, ihlasımızı ve vefamızı azamî seviyeye çıkarması için yalvarıyor; algılama, öğrenme, akılda tutma ve hatırlama melekelerimizi kuvvetlendirerek, ilahî muradı anlama kasdıyla başladığımız müzakeremizi bütün bu mazhariyetlere vesile kılması için Mevlâ'ya teveccühte bulunmuş oluyoruz.
Sevgili Dostlar,
Biz, kâsır fehmimizle mezkur duanın muhtevasını gereğince anlayamamış olsak da, Aziz Hocamızın bu konudaki teşviklerine ve tembihlerine itimaden onu aksatmamak gerektiğini düşünüyoruz. Zira, Muhterem Hocamızın, her fırsatta, sürekli Allah'tan talep etmemiz gereken bu hususları nazara verdiğini görüyoruz.
Binaenaleyh, bu yazıda size Aziz Hocamızın mevzuyla alâkalı sohbetlerinden aldığım notlarımın bir kısmını arz etmek istiyorum:

Derisi Yüzülen Dil
Dehşetli günler, müthiş vakitler var önümüzde. Kabir, berzah, mahşer, hesap, sırat var az ileride...
Bugün bazı kimseler akıbetlerini hiç düşünmeden harama bakıyor, harama el uzatıyor, haram konuşuyor ve haram yiyip içiyorlar. Yarın, Hakk'ın divanına çıkacakları zaman ne yapacaklarını ve hayatın hesabını nasıl vereceklerini hiç düşünmüyorlar.
Ya harama bakan o gözler ötede oyulacaksa...
Ya gıybet döktüren o dudaklar parça parça yarılacaksa...
Ya yasaklara uzanan o eller teker teker kırılacaksa...
Ya haramla dolu o midelere irin salınacaksa...
Ya çirkin sözler dinleyen o kulaklara kurşun akıtılacaksa...
Ya yalan, iftira, bühtan, fuhuş ve münkerata ait laflar telaffuz eden o diller yırtılacaksa...

İşte, bütün bu muhtemel akıbetler durup düşünmeye değer!..

Annemin annesinin adı Hatice idi; Edirne müdafii Şükrü Paşa'nın sülalesindendi. Hatice Ninem vereme yakalanmış ve sebepler açısından erken vefat etmişti. Annem onunla alâkalı şöyle bir hadise anlatmıştı:
Birgün Hatice Ninem aniden bayılmış; bizim oralarda "kan tutması" dedikleri bir rahatsızlığa maruz kalmış; koma gibi bir hale düşmüş. Bir müddet baygın kaldıktan sonra kendisine gelmiş ama hal ve hareketleri itibarıyla tuhaf bir vaziyet almış. Ne zaman sonra demiş ki: "Ben o halde iken insan kılığında iki tane melek yanıma geldi. Onlardan biri diğerine, "Bunun dili çok kirli, derisini yüzmemiz lazım!" dedi. Bu sözün ardından, denileni yapmaya başladılar ve dilimin derisini tamamen yüzdüler."
Meğer, rahmetlik ninem, bazen galiz laflar edermiş, ara sıra da olsa sağa-sola uygunsuz sözler söylermiş; mesela, "Allah canını alsın.. Allah belanı versin.." dermiş. Fakat, o hadiseden sonra bir daha ağzından öyle sözler asla çıkmamış; artık hiçbir çirkin beyanda bulunmamış.
Tabii, böyle bir ikaz herkes için söz konusu olmaz; çünkü, Cenâb-ı Allah, âdet-i sübhaniyesi açısından akla kapı açar ama ihtiyarı elden almaz. Bazı elçilerle irşatta bulunur, bir kısım işaretlerle uyarır; fakat, imtihan perdesini bütün bütün aralamaz, insanın ihtiyarına rağmen bir vaziyet ortaya koymaz.
Evet, bu dünyada imtihandayız, can hulkuma geleceği ana kadar da imtihan devam edecek. Çokları hiç beklemedikleri bir yerde kaybedecekler; belki zahiren doğru dürüst yaşayacaklar ama neticede bir yamaçtan aşağı yuvarlanıp gidecekler. Kimileri bir hayat boyu ayakta dimdik durdukları halde, âhir ömürlerinde yüzükoyun yıkılacaklar; mü'mince yaşayacak, fakat, küfür üzere ölecekler.. iradelerinin hakkını vermeyi son âna kadar devam ettirmedikleri ve gönülden Cenab-ı Hakk'a yönelmedikleri için imandan nasipsiz olarak kabir çukuruna girecekler. Küfrü de imanı da yaratan Allah'tır, fakat bunların mayası insanın iradesidir. İşte bu hakikate karşı gaflete düştüklerinden dolayı, talihsizler arasına sürüklenecekler.
Dolayısıyla, asla kendinize, durduğunuz yere ve ortaya koyduğunuz amellerinize güvenmemelisiniz, akıbetinizden asla emin olmamalısınız!.. İşte bu sebepledir ki, günde yüz defa "Allah'ım ilmimizi, imanımızı, yakînimizi, tevekkülümüzü, teslimiyetimizi, tefvizimizi, marifetimizi, muhabbetimizi, şevkimizi ve Sana iştiyakımızı artır; bizi iffet, ismet, fetânet, hikmet, sadâkat, ihlâs ve vefâ burçlarına ulaştır; öğrenme, akılda tutma ve hatırlama kuvvelerimizi takviye buyur." diye dua etseniz, ben size "Keşke bunu ikiye katlasanız!" derim. Ertesi gün bu yakarışınızı ikiye katlamış olarak yanıma gelseniz ve arz-ı halde bulunsanız, yine hiç tereddüt etmeden "Keşke, bir kat daha artırsanız!" tavsiyesinde bulunurum. Çünkü, Cenâb-ı Allah'a bu istirhamlarla teveccüh etmenin çok önemli olduğuna inanıyorum; dahası bu mevzuda O'na dayanmayanlara hiç kimsenin teminat verebileceğini sanmıyorum.
Nübüvvet hakikatine ne kadar saygılı olduğum malumunuzdur; risaletle alâkalı söz söylerken kılı kırk yardığımı bilirsiniz.. ve hele Allah Rasûlü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) toz kondurmamaya çalıştığıma şahitsiniz. Buna rağmen çok ağır bir söz söyleyeceğim:
Bana inanın, size kasemle teminat veririm; şayet, arz etmeye çalıştığım noktada kaybederseniz, Efendiler Efendisi bile size bir şey yapamaz. "Elimden bir şey gelmez, başınızın çaresine bakın!" diyeceği insanlar olduğunu kendisi ifade buyurmuyor mu?!.
Şefkat Peygamberi, bir defasında, kendi kavim ve kabilesine seslenerek "Nefsinizi Allah'tan satın almaya bakın; aksi halde ben, âhirette sizin adınıza bir şey yapamam!" demiş; hatta kendisine en uzak kabile ve oymaktan başlayıp en yakınlarına gelmiş ve "Ey Allah Rasûlü'nün halası Safiyye, sen de nefsini Cenab-ı Hak'tan satın almaya bak, yoksa âhirette senin adına da bir şey yapamam!" buyurmuştur. Efendimiz sözlerini o kadarla da bitirmemiş, son olarak kendi kızı ve ciğerpâresine "Ya Fatımatü, işterî nefseki minallahi feinnî lâ uğnî anki minallahi şeyen - Kızcağızım, sen de nefsini Allah'tan satın almaya bak; yoksa âhirette senin adına da bir şey yapamam." diye seslenmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, bu sözüyle, "İnnallahe'şterâ minel mü'minîne enfüsehum ve emvâlehum bienne lehumu'l-Cenneh - Allah, karşılık olarak Cenneti verip mü'minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır." (Tevbe- 9/111) mealindeki ayete telmihte bulunmuştur.. ve böylece en yakınlarından başlayarak herkese ahiretin yamaçlarını işaret etmiş; hayat boyu temkin ve teyakkuzda bulunmak gerektiğini belirtmiştir.
Öyleyse, hep imanı, marifeti, yakinde derinleşmeyi, ihlas ve sadâkat abidesi olmayı hedeflemeli ve her zaman Cenâb-ı Allah'tan bunları dilemelisiniz.. sürekli dergah-ı ilahinin kapısının tokmağına dokunmalı ve Mevla-yı Müteâl'e müteveccih olduğunuzu ortaya koyarak marifet ve muhabbet isteğinizi yenileyip durmalısınız. Bu talebi ne kadar çok tekrar ederseniz edin, yine de yakarışınızı az bulmalı ve bu mevzuda "Hel min mezid - Daha yok mu?!." ufkunda dolaşmalısınız.

Yakınlarınız Hakkında Ömerî Olun!..
Kıymetli Arkadaşlar,
Ötede ellerimizin kollarımızın kırılmaması ve midelerimize kan irin akıtılmaması için pek önemli gördüğüm (daha doğrusu Hocamızın çok ehemmiyet verdiğine şahit olduğum) başka bir hususa geçmek istiyorum:
Muhterem Hocamızın en çok üzerinde durduğu konulardan biri de; işleri hep ehline teslim etme, bu hususta kat'iyen bir tanıdığı ya da yakını kayırmama; hele emanet edilen imkanları hak etmediği halde sadece dostluk ve akrabalık irtibatı bulunan kimseler için kullanmama mevzuudur.
Aziz Hocamıza göre; akrabasını kayırma suretiyle onları kendisine yakınlaştıran kimse, Allah'a yakın olan nicelerinin yanından uzaklaşmasına zemin hazırlamış olur. İnsan, kendi maddî imkanları el veriyorsa, rıza-yı ilahi için yakınlarını görüp gözetebilir, bu İslam'daki sosyal adaletin gereklerinden biridir; fakat, umumun malını ve başkaları tarafından verilen imkanları onlar için kullanamaz.
Bu mevzuyla alâkalı olarak da, ikindi sohbetlerinin birinde şunları kaydetmişim:
Akrabasını öne çıkaran ve onları kendisine yakın eden kimse, çok yakında durması mümkün ve faydalı olan insanları etrafından uzaklaştırmış olur. Bu itibarla, Kur'an hâdimlerinin Ömerî meşrep olmaları iktiza eder.

Hazreti Ömer Efendimiz, hilafeti zamanında bir gün, yanına oğlu Abdullah'ı da alarak Medine sokaklarında dolaşmaktadır. Sokağın birinde, gayet zayıf ve bakımsız bir çocuk görünce, "Acaba bunun hiç kimsesi yok mu? Çocuğa hiç ihtimam gösterilmemiş." der. Hazreti Abdullah, "Babacığım, tanıyamadın mı yoksa? O senin torunun, benim de kızımdır." diyerek mukabele eder. Hazreti Ömer, oğluna biraz sitem edince, "Babacığım, ne yapayım, elimde imkanım yok ki! Sen halifesin, bana biraz yardım etsen torununa daha iyi bakardım." der. İşte o zaman Mü'minlerin Emiri, "Vallahi oğlum, diğer Müslümanlara yaptığımdan daha fazlasını sana yapamam. Onlara ne veriyorsam sana da ancak o kadar verebilirim. Halkın hakkını kendi evladıma yediremem." cevabını verir.

İşte Ömerî olmak, bu şuurla hareket etmek demektir.
Aslında, Hazreti Ömer'in yolu İnsanlığın İftihar Tablosu'nun yoludur. Allah Rasûlü, herkese bol bol ganimet dağıttığı zamanlarda dahi kendi ailesinin payını olabildiğine kısmış, hane-i saadetinin iaşesi hakkında çok hassas davranmış ve mü'minlere ait tek hurmanın onların boğazından geçmesine fırsat vermemiştir. Dahası, Hazreti Ali dururken, Hazreti Ebu Bekir'i intihap etmesi ve Hazreti Ömer'e işarette bulunması bile Rasûlü Ekrem'in bu hassasiyetini göstermeye yetecek bir misaldir.
Bu itibarla, çok hakperest olmak lazım. Bir emanet kimin hakkıysa, onu öne çıkarmak lazım. Kardeşi değil, amcayı değil, yeğeni değil, amca oğlunu değil.. ya da kabilenizden, aşiretinizden veya köyünüzden kendinize daha yakın bulduğunuz birini değil.. kim ehil ise onu gözetmek lazım.
Eski yıllarda, Diyanet'te sözümün geçtiği günlerde, sadece yakınlarıma değil, bilhassa Erzurumlulara mesafeli durmaya çalışmıştım. Vazife ya da tayin hususunda yardım talebiyle kapımı çalmak isteyenlere hiç randevu vermemiş, onlarla görüşmeye bile yanaşmamıştım. Kendisini iyi yetiştirmiş bir tanıdığım vardı; çok güzel sesliydi. İyi bir yerde müezzinlik talep ediyordu. Bu hususla ilgili olarak defalarca geldi gitti; benimle görüşmek istedi. Epey bir süre benden beklediği cevabı alamadı. Bir gün merdivenlerden inerken hem ağladı hem de sitem etti; "Benim suçum Erzurumlu olmak mı?" dedi. Tabii ki, Erzurumlu olmak suç değildi; fakat, onun düşünemediği bir husus vardı: Bir Erzurumluyu kayırırsanız, seksen küsur vilayetliyi küstürürsünüz.
Hasılı, şayet hâlis bir Kur'an hâdimi olmak istiyorsanız, mutlaka Ömerî mesleği esas almalısınız. Şayet, birine bir emanet tevdi edecekseniz, aşiretiniz, kabileniz, köyünüz, kentiniz ve anne-babanızla münasebetiniz açısından size yakın olan insanları değil, uzakta da bulunsa o emanete ehil olan birini yakınınıza celbetmelisiniz. Belki o zaman, bazı yakınlarınıza bir ölçüde mahrumiyet yaşatmış sayılırsınız; fakat, iki-üç akrabanıza bedel uzaktan bin tane yakın kazanırsınız ve herhangi bir kıskançlığa da sebebiyet vermemiş olursunuz.

Osman Şimşek
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:35 AM   #31
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (13)
Sevgili Dostlar,

Bazı medya kuruluşlarına yansıyan haberlerden hatırlayacağınız üzere; birkaç hafta önce, Dr. Alp Nuhoğlu bey bir arkadaşıyla beraber M. Fethullah Gülen Hocamızı ziyaret etmişti. Yemek esnasında Alp Beyefendi, birkaç cümle ile prematüre doğan bebeğinin rahatsızlığından bahsetmiş ve Allah’ın varlığına inanan her insandan beklenecek şekilde dua istemişti. Tabiatına mal olan tevazu ve mahviyetinden dolayı misafirlerinin yanında daha bir mahcuplaşan Hocaefendi, “Allah afiyet versin!” kadarlık bir ifadeyle hayır duasında bulunmuştu.

Gördüğü hiçbir çocuğu eli boş bırakmayan, en azından avucuna üç-beş çikolata tutuşturan Aziz Hocamız, yanına getirilen ya da doğumu kendisine bildirilen bebeklere ve sünnet ettirilen çocuklara küçük de olsa bir hediye vermeyi itiyad edinmiştir. Onun bu adeti aramızda iyi bilindiğinden dolayı, o gün bir ağabeyimiz üzerinde Kur’an’dan bir ayet ve nazar duası bulunan küçük altınlardan bir tane de Doktor Bey’in göznuruna hediye olarak takdim etmişti. Heyhat ki, çok samimi bir atmosferde, halis bir niyetle ve bir geleneği yerine getirme kasdıyla, bir misafirin yeni doğmuş çocuğuna centilmenlik ifadesi olarak verilen çeyrek altın bazı çevreler tarafından sağa-sola çekildi ve farklı yorumlara mevzu edildi.

Hocaefendi’nin Yerini Bulan Havaleleri
Aslında, Hocaefendi’ye ve adanmış ruhlara çamur atmak için her fırsatı kollayan bir kısım şer odaklarının, bu basit mesele sebebiyle bir fırtına daha koparmaya çalışmaları tam onlara göre bir işti. Zira, sevmedikleri, beğenmedikleri, ademe mahkum etmek istedikleri ve anlamak için bir kere olsun kulak vermeyi düşünmedikleri kimseleri karalamak, hırpalamak ve yaralamak onların karakterlerinin gereğiydi. Ayrıca, Hocaefendi hakkında tertip edilen Londra Konferansı ve yine Avustralya’da Hocamızın adına açılan kürsü gibi faaliyetler, bu hasid ruhları adeta delirtmişti. Onlara göre; Gönüllüler Hareketi müsbet manada medyada yer almamalıydı; Hocaefendi mutlaka gündemden düşmeli ya da menfi olarak anılmalıydı. İşte, mal bulmuş Mağribî gibi yapıştıkları dualı altın bu mülahazalarını gerçekleştirmek için güzel bir fırsattı. Tabii, dini değerlere şiddetle karşı ve manaya da büsbütün kapalı olan, Allah kabul etmeyen, Peygamber tanımayan ve ahirete inanmayan bir kısım mülhidler de bu inkar ve itiraz korosuna dahil olmak için sıradaydılar. Nitekim, hiç olmazsa insanların inanç ve hissiyatlarına saygılı davranmaları gereken bu huysuz ruhlar, sadece Hocaefendi’ye ya da adanmışlara değil, İslam’a, dini esaslara ve duaya inanan onca müslümana da saldırdılar, hakaretler yağdırdılar.
Tartışmaların çok sıcak olduğu o günlerde Muhterem Hocamızın mevzuyla alâkalı mülahazalarını aktarmayı çok düşündüm; fakat, polemiklere katılmış olmamak için bu niyetimi şu ana kadar erteledim. Şimdi müsaadenizle bu konudaki bazı hususlara değinmek istiyorum:
Evvela, bütün dünyada, tedavi esnasında duaya başvuran hastaların moral bakımından çok daha iyi ve daha ümitli olduklarına, emsallerine göre daha çabuk iyileştiklerine dair binlerce araştırma yayınlandığı, yüzlerce istatistik ortaya konduğu halde, ülkemizde bir kısım kimseler duanın tesirsizliğine dair bir-iki uydurma yazıyı nazara verdiler ve duanın gücünü inkar ettiler. Hatta, bazıları sapla samanı karıştırırcasına, İslam’ın dua telakkisiyle diğer kültürlerin duayla meditasyon anlayışını birbirine karıştırdılar, dua ile dua terapisini aynı çizgide yorumladılar.
Oysa, her mü’min hayatı boyunca defalarca duasının kabul olduğunu görmüş, sebepleri aşkın bir şekilde bazı isteklerinin gerçekleştiğine şahit olmuştur. İnanmayanlar kendi başlarına yansınlar, hakiki mü’minler düzmece istatistiklere ihtiyaç duymayacak ölçüde duanın tesirine dair yakîne ulaşmışlardır. Duanın kabulünün büyüklükle de alakası yoktur; kırık bir kalble ve samimi hislerle dergah-ı ilahinin tokmağına dokunanlara mutlaka bugün olmazsa yarın icabet edilmektedir ve inananlar bunun şahitleridir.
Binaenaleyh, kısa bir süre düşünsem, size Hocamızın kendileri için dua ettiğine ve sonrasında şifa bulduklarına şahit olduğum insanlardan on tanesini bir çırpıda sayabilirim. Bazılarının “Şeyh uçmaz, müritleri uçurur” dediklerini duyar gibiyim. Hayır, bizde ne şeyhlik var ne de müritlik. Dahası, biz onu uçurmuyoruz; bilakis, kadr ü kıymetine uygun olarak tanıtmaktan aciz kalıyoruz! Fakat, kasemle ifade edebilirim ki, büyüklüğü böyle şeylerde aramadığımız ve mesleğimize de uygun bulmadığımız için birkaç kişi arasında mahrem kalan onlarca hadise görmüş ve yaşamışımdır. Sadece duaların kabul olduğunu görme de değil, dine ve dindara düşmanlık eden kimselerden Muhterem Hocamızın Allah’a havale ettiklerinin başlarına gelenleri ibretle ve hayretle seyretmişimdir. (Söz gelimi birinci tekil şahıslı ifadeler kullansam da bu mevzuda yalnız değilim; Hocamızı tanıyan herkesin aynı kanaatte olduğunu zannederim.)
Haddizatında, Hocaefendi, kimseye beddua etmez, hiç kimsenin Cehennemle cezalandırılmasını istemez; herkesin hidayetini diler. Fakat, olmadık iftiralarla ve uydurma laflarla mü’minlere saldıranlar hakkında “Allah’ım kabil-i ıslahsa, hidayet eyle; şayet vicdanı çürümüşse ve zehirlemekten zevk alır hale gelmişse, artık onu Sana havale ediyorum.” der. İşte, bu türlü havaleler sonrasında görmüşüzdür ki, çok geçmeden o zâlimlerin kimisi bir iç hastalığına yakalanmış, karnı delik deşik olmuş ve bağırsakları dışarıya çıkmış; kimisi asansör boşluğuna düşmüş, başı yarılmış, kolu kırılmış; kimisi beyninden kan kusmuş, kimisi felç olmuş ve kimisi de Parkinson’a tutulmuş. Mazlumların sahibi Allah’tır; mazlumun duası geri çevrilmeyen dualardandır. İnanmayan inanmasın; münkesir bir kalbin âhına hemen “Kulum” dendiğinin binlerce misali vardır. Ne ki, bu misaller ulu orta söylenecek ve caka yapılacak şeyler değildir.
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Allah derdi de devayı da indirmiştir; her derdin bir devası vardır. Öyle ise, tedavi olun ama şifayı haramda aramayın!” buyurarak ifade ettiği hakikate göre, felç dahil her türlü hastalığın çaresi mevcuttur. Bu çare, bazen zahirî sebeplerin eliyle, yani tedavi yollarına başvurmak suretiyle gelir; bazen de hiçbir sebebe müracaat etmeksizin, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak ve O’ndan şifa dilemekle elde edilir. Mesela; Rehber-i Ekmel’in (aleyhissalatü vessellam) tavsiyelerine uyarak, ağrıyan yerine elini koyup üç defa “bismillah” dedikten sonra, “euzü bi izzetillâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve uhâziru min vece’î hâzâ - Vücudumda duyduğum ağrının şerrinden ve neticesinden korktuğum şu acıdan, Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım!..” duasını tekrarlayan ve samimi bir kalb ile Hazreti Şafî’ye teveccühte bulunan bir kula, Allah Teâlâ sebepler üstü şifa ihsan edebilir. Evet, bir mü’min, halis bir ubudiyet sayılan dua vesilesiyle Cenâb-ı Hakk’a yönelince sebepleri bütünüyle aşabilir ve “nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhuru ile” Rabbin husûsî bir muamelesine mazhar olabilir.
Hocamızın Bacağı Dua Sayesinde Kesilmekten Kurtuldu!..
Bazıları duanın müessiriyetini inkar etseler de, Aziz Hocamız başından geçen ve pek çok dostunun şahit olduğu bir hadiseyi şöyle anlatmıştır:
1972 senesinde bacağımda dayanılmaz bir ağrı zuhur etti ve bu hal aylarca sürdü. Bazen hiç hareket edemedim, evden dışarı çıkamadım. Doktorlar önce kemik erimesinden şüphe ettiler; sonra -bağışlayın- kalçada bir deformasyon olduğunu söylediler. İzmir Tepecik’te Devlet Hastanesi’ndeki bazı hekimler konsultasyon yaptılar ve bacağımın vaziyetini çok olumsuz gördüler. Benden bir şey gizlermiş gibi aralarında uzun uzun konuştular; ihtimal, verecekleri haber karşısında çok sarsılacağımı düşündüler. Bugün bana kanser olduğumu da söyleseler, umurumda değil. Bir gün fazla yaşamayı dahi istemiyorum. Gayrı vuslatı arzuluyorum. Sadece kardeş, dost ve arkadaşlarımın vifak ve ittifakını düşününce, “Bu dünyaya onların gül hatırlarına biraz daha sabredebilirim!” diyorum.
Fakat, o gün henüz otuz küsur yaşlarındaydım; gençlik yılları sayılan dönemi idrak ediyordum. Belki çok kötü bir haberden dolayı ziyadesiyle üzülebilirdim. Bundan dolayı, hekimler istişarelerinin neticesini biraz saklı tuttular; fakat, sonra aralarında konuşurken, bana da duyuracak şekilde seslerini yükselttiler. “Kalçanın alınması lazım, bacağın kesilmesi icap ediyor!..” türünden sözler söylediler. Bunları duyunca hiç etkilenmedim diyemem. O şok anında insanın içine birden bire hafif de olsa bir sis, bir duman çöküyor. Sadık u Masduk Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki “Gerçek sabır, bir musibetin gelip çarptığı ilk andaki sabırdır.” Tahammülü zor bir hadiseyle karşılaştığınız zaman “gık” bile demeden ona katlanmanızdır hakiki sabır. Mesela; aniden vurup kolunuzu kopardıkları anda şikayet feryatları yükseltmeden buna katlanabiliyorsanız siz sabırlı bir insansınız demektir. Yoksa, kadere taşlar attıktan, Cenab-ı Hakk’ı kullarına şikayet ettikten ve isyana daldıktan bir süre sonra, ağrılarınızın dinmesinin, dostlarınızın gelip teselli etmelerinin ve acınıza ortak olmalarının akabinde başınıza gelene tahammül etmeye karar vermeniz sabrettiğiniz manasına gelmez. Hadisenin şok tesiri esnasında “Allah’tan gelene razıyım!” diyebiliyorsanız, ancak o zaman sabrı anlamış sayılırsınız.
İşte, bacağımın kesilmesi gerektiğini öğrendiğim o anda, öyle bir şok yaşadım, hafifçe birkaç adım attım ve kapının sövelerine dayandım. Sonra, “Rabbim, şimdiye kadar iki ayak vermiştin, artık birini alıyorsun, Sana hamdolsun!” dedim. Birden dünyanın yükünün üzerimden kalktığını hissettim. Kim bilir, belki de o esnada -Üstad’ın ifadesiyle- “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.” hakikatinin inşirahını tattım.
O günlerde, Doktor Cevdet Alptekin’e de gittik; kendisi o sıralar bacak kesme vakalarıyla meşhurdu. Bana henüz bir şey dememişti ama hemen yanımızdaki bir adama bacağının kesilmesi gerektiğini söylemişti. Adamcağızın kızı ağlamaya durdu, adam da çok fena bozuldu. Boyacılık yaptığını sonradan öğrendiğim adam nazarlarını kendi bacağına dikti, uzun uzun öyle ayağına baktı. Aynı teklifle karşılaşmamın çok muhtemel olduğu bir anda, o psikolojiyi onunla beraber yaşadım. Bir orada onunla beraber, bir de idama mahkum edilen bir adamın asılması anında diyanet görevlisi olarak vazifelendirildiğim sırada aynı ruh haletini yaşadım. Adam ayağına bakıyor, “Bu ayak kesilecek öyle mi?” diyor; şöyle bir dönüyor, kendi kendine konuşuyor, “Ben, bu Ramazan’da oruç da tutmuştum, teravihe de gitmiştim ama...” diyerek hezeyan içinde mırıldanıyor. Onun o andaki hislerini duymadan bu sözlerin manasını kavrayamazsınız; nasıl çaresizce kıvrandığını anlayamazsınız... Ve nihayet adamın ayağını kestiler, bir müddet sonra onu ayağı kesik bir halde boyacılık yaparken gördüm.
His ve duygu yoğunluğu açısından dolu dolu geçirdiğim o dönemde bir gün zor güç yürüye yürüye eve geldim. Kardeş apartmanında kalıyorduk. Ramazanın içindeydi; demek ki, vaaza da gidemiyordum. Çocukluğumda dedemden öğrenmiştim; daha mini minnacık olduğum dönemde, başının çok şiddetli ağrıdığı bir vakit, beni yanına çağırmıştı; “Gel, başımı tut ve salat u selam oku” demişti. Demek ki, Allah Rasûlü’ne salat ü selam sayesinde ağrısının dineceğine inanıyordu. Dedemin o halini hatırladım. Gece, sahurdan evvel kalktım; bir kaba zeytinyağı koydum, salat u selam okuyarak, zeytinyağı sürdüğüm bacağımı bir güzel ovdum. Cenab-ı Hakk’a şu sözlerle teveccühte bulundum:
مَوْلاَيَ صَلِّ وَسَلِّمْ دَائِمًا أَبَدًا / عَلَى حَبِيبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ
هُوَ الْحَبِيبُ الَّذِي تُرْجَى شَفَاعَتُهُ / لِكُلِّ هَوْلٍ مِنَ اْلأَهْوَالِ مُقْتَحِمِ

“Ey Yüce Rabbim, Sahibim ve Efendim! Bütün yaratıkların hayırlısı olan Habîbin Muhammed’e sürekli sonsuz salât u selâm eyle! Zira, Senin Habîb’in, içimize endişe salan bütün musibetler ve katlanmak zorunda olduğumuz bütün korkular karşısında şefâatını umduğumuz yegâne Zattır.”
Bu satırları defalarca okuduktan sonra da şu mısraı çokça tekrar ettim:
لَو نَاسَبَتْ قَدْرَهُ اٰيَاتُهُ عِظَماً /اَحْيَ اسْمُهُ حِينَ يُدْعَى دَارِسَ الرِّمَمِ
“Mucizeleri O’nun kadr u kıymetine denk büyüklükte cereyan etseydi, mübarek ismi anılınca çürümüş kemikler bile cana gelirdi.” mealindeki bu sözün gönlümde tutuşturduğu mülahazalarla Şefkat Peygamberi’nin himmetine ve onun şefaatiyle Rabb-i Rahim’in merhametine sığındım. “Yapısı bozulmuş bir uzuv ya da ölmeye yüz tutmuş bazı hücreler ne ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun adı hürmetine Allah Teâlâ çürümüş kemikleri dahi ihya edebilir” düşüncesiyle, Rasul-ü Ekrem’in (aleyhissalatu vesselam) ruhaniyatından bir iltimas talebinde bulundum. Buna birkaç gece devam ettim. Bir hafta geçti ya da geçmedi ağrılarım yavaş yavaş azaldı ve nihayet sona erdi. Rahmeti Sonsuz’a şükürler olsun, o gün bugündür bacağımla alâkalı öyle bir problem yaşamadım.
Evet, dua, Cenâb-ı Hakk’a esbab üstü teveccühün unvanıdır. Allah’a inanmayanlar, O’nun sebepler üstü icraatının varlığını da kabul etmezler. Böylelerine duanın gücünü anlatmak ve onları Allah’ın ekstradan lütuflarının bulunduğuna inandırmak çok zordur. Oysa, şahsen o kadar çok hadiseye şahit olmuşumdur ki.. Alvar İmamı ya da Salih Efendi Hazretleri gibi ağzı dualı bir Hak dostunun kanserli bir insana dua ettiğini ve biiznillah o hastanın şifayâb olduğunu kaç defa görmüşümdür. Bu, hekime gidilmesin demek değildir. Kemoterapi, radyoterapi yapılmasın manasına gelmemektedir. Tıbbın mutlaka bir yeri vardır; tabii ki teşhis ve tedavi adına gerekenler ortaya konulmalıdır. Fakat, bunların yanı sıra duaya da başvurulmasının ne mahzuru vardır?!. Pozitivizm üzerine müesses olan tıbbımız düne kadar rehabilitasyonu bile kabul etmiyordu; akupunkturu bir tedavi metodu saymıyordu; alternatif tedaviyi kökünden reddediyordu; kiropraktiği bir aldatmadan ibaret görüyordu. Bazıları hâlâ bu sahalara karşı oldukça mesafeli dursalar da, bunların hepsi yavaş yavaş tıp sahasına giriyor. Bir ilim adamının dediği gibi, “Biz tecrübi ilimlere bağlı olan bu tıp alanında, koskocaman bir masanın ancak bir köşesi kadar bir yere muttali olabildik; önümüzde keşfedilmesi gerekli olan daha şu kadar büyük bir saha var.” Öyleyse, hangi değişmez ve sabit kurallara göre duanın tesiri yok sayılabilir ki!..
Kanaat-ı âcizâneme göre, gözardı edilen husus şudur: İnsan, bir hastalığın pençesine düştüğü zaman, ruhu açısından nasıl bir panik yaşarsa, o şahsın beden hücreleri de biyolojik hayatiyetleri itibarıyla öyle bir panik yaşarlar. İşte insan, böyle bir durumda “Rabbimin inayetiyle, benim bu hastalığı aşmam mümkündür” inancıyla toparlanabilirse, kanseri bile -Allah’ın izniyle- aşabilir. Çünkü, onun bedenine hükmeden ve zîşuur bir kanun-u emrî olan küllî ruh, Allah’a itimadın hasıl ettiği yüksek bir moral gücü ile vücuttaki hücrelere enerji pompalar. Bu moralden nasiplerini alan hücreler de panik havasından kurtulur ve -Allah’ın inayetiyle- bünyede yapılması gerekli olan tamiratı yaparlar.

Hocaefendi ve Dua Listeleri
Aziz Dostlar,
“Dualı Altın” mevzuu medya tarafından abartılıp, bazı kesimlerce Hocaefendi aleyhine propaganda malzemesi haline getirildiği günlerde, yapılmak istenenlerden biri de Aziz Hocamızın -hâşâ- piyasada muskacı ve üfürükçü olarak bilinen kimseler sınıfına indirgenmeye çalışılmasıydı. Sanki, dinde dua okuma yokmuş da, bunu çıkaranlar sadece muskacılarmış ve -hâşâ- Hocamız da onların yaptığını yapıyormuş gibi gösterilmek istendi.
Evet, dinimizde muğlak ifadeler, bilinmeyen isimler, anlamsız kelimeler ve kesik harfler ile demir ve tuz kullanarak veya ip bağlayarak rukye yapmak haram kılınmıştır. Allah Teâlâ’dan başkasına dua etmek ve masivadan yardım dilemek de şirktir.
Şu kadar var ki, İslam Alimleri, Allah Teâlâ’nın kelamı, isimleri veya sıfatlarıyla yapılması, malum kelimeler kullanılması ve umulan faydanın Cenâb-ı Hak tarafından gönderildiğine inanılması şartıyla dua okumanın ya da yazmanın caiz olacağı üzerinde ittifak etmişlerdir.
Nitekim, Hazreti Aişe validemizin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte, “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) son hastalığında Muavvizeteyn’i okuyup kendisine üflüyordu.” denilmektedir. Hakeza, akrep sokmasına karşı Fatiha ile rukye yapıldığına dair hadis varid olmuştur. Yine Rasûl-ü Ekrem’in bazı hastalara Muavvizeteyn okuyup, onları sağ eliyle meshettiği ve peşinden de şöyle söylediği nakledilmektedir: “Ey insanların Rabbi olan Allah’ım hastalığı gider; buna şifa ver. Şifa veren yalnız Sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Hastalıktan eser bırakmayan bir şifa ver!”

Bu malumat ışığında belirtmeliyim ki: Hocamızdan da çokları dua istemektedirler; hatta nazı geçenler isim listesi göndermektedirler. Aslında o listelerin altından kalkmak ve bütün isimleri teker teker okumak çok zordur. Bunun için de, “mâbeyin ehli” denebilecek kimseler, Hocamızın rahatsızlıklarını, meşguliyetlerini ve istirahatini düşünerek sütre vazifesi görmeye çalışmakta; “Ne olur, Hocamıza gadretmeyelim; bakın yazılarını yazacak vakit bile bulamıyor ama her gün isimleri sayıp, onlara dua etmek için bir sürü vakit ayırmak zorunda kalıyor!..” demekte, bu konudaki talepleri azaltmaya gayret göstermekte ve hatta bazen -dua isteyenlere hak vermekle beraber- kırıcı bile olmaktadırlar. Fakat, ne yapsınlar.. Hocamız eline ulaştırılan isimleri hiç olmazsa bir kere zikretmekte ve haklarında dua etmektedir. Kendisine ulaştıktan sonra o isimleri bir kerecik de olsa anmadan, listeyi elinden almak mümkün değildir. Dahası, o isimlerin sahiplerine hürmeten listeleri çöpe atmamakta, yakmamakta, parça parça etmemektedir; sadece toprağa gömülmesine izin vermekte ve bunu da hayırla te’vil etmektedir. Dua talepleri karşısındaki mülahazaları şu şekildedir:

Aslında, her zaman, umumi manada herkesi kuşatacak dualar ediyorum. Fakat, bazen hususi dua istekleri de oluyor. Kimi zaman onlarca isim verilince her gün dünya kadar insana dua ediyorum. Benim duamdan ne olur ki!.. Fakat, madem hatır ortaya koyuyorlar ve “Ne olur ‘amin’ de!..” diyorlar; ben de hüsn-ü niyetli bu insanlara hürmeten “Allah’ım beni de, onları da Kendi yolunda halisane hizmete muvaffak kıl!” diye Rabbime niyaz ediyorum. Kendim için ne istiyorsam onlar için de aynısını isitiyorum. “Ey Yegâne Merhametli Rabbim! Bizi âlim, ârif, halîm, çok çok tevbede bulunup dergahına teveccüh eden, âh u enînlerle sürekli kapının tokmağına dokunan, mütevazi, huzurunda hep elpençe divan duran, Kur’an ahlakıyla ahlaklanan, vakur, ciddi, mehabetli, muhlis (ihlası kazanmış), muhlas (ihlasa erdirilmiş), bütün icraat-ı sübhaniyenden razı olmuş ve Sen’in rızana ermiş, Sen’i her şeyden daha çok seven ve münezzeh sevgine mazhar kılınan ve daima kalbi haşyetle atan, dudakları münacaatla kıpırdayan salih kullarından eyle!” mülahazalarıyla yakarıyorum.
Diyebilirim ki; bu meselenin içinden kolayca sıyrılmayı, bir yönüyle işi onların teveccühüne bağlamada buldum: “Bunlar yanılıyorlar, ben dua edecek insan değilim; madem teveccüh etmişler, ya Rabbî, bunları hüsn-ü zanlarında yalancı çıkarma!” niyazıyla el açıyorum. Benden dua isteyenleri kırmıyorum; taleplerini yerine getirmeyi dostlar arasındaki münasebetler açısından çok lüzumlu görüyor ve bir vefa borcu sayıyorum. Fakat, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederken, kendimi nefyetmenin yanı başında, o insanların iyi niyetlerini boşa çıkarmaması için Rabbime yalvarıyorum.

Kıtmîr Duası ve Nazarlıklar
Kıymetli Arkadaşlar,
Az önce de değindiğim üzere, Muhterem Hocamızın hususiyle yeni doğmuş bebeklere hediye ettiği, hem hacim hem de maddî değer açısından küçük, altın ya da gümüş paraların üzerindeki “Kıtmîr duası” da tenkitlere medar oldu. Oysa, Hocamız boş bir kolye vermek yerine üzerine nazar ayeti olarak bilinen beyan-ı ilahiyi ve Ashab-ı Kehf’in isimlerini nakşettirmiş; böylece, verdiği küçük paracıkların sadece göz aydınlığı değil aynı zamanda hayır duası yerine geçecek bir hediye olmasını istemişti.

Hocamızın bu konuyla alâkalı anlattıklarına geçmeden önce şu hususu hatırlatmak istiyorum:
Bildiğiniz gibi, nazar; bakma, fikir, mülahaza, niyet, iltifat, teveccüh ve kem göz manalarına gelmektedir; Türkçemizde daha çok “nazara geldi”, “nazara uğradı”, “nazar değdi” ve “nazar etti” şeklinde bir fiille beraber kullanılmaktadır. Arapça’da, göz değmesinin karşılığı “isabetü’l-ayn”dır.
Hazreti Âişe validemizin rivayet ettiğine göre, Rehber-i Ekmel Efendimiz, “Nazardan Allah’a sığınınız. Çünkü göz değmesi gerçektir.” buyurmuştur.
Muhterem Hocaefendi, dinin yasak saydığı rukyeden ömür boyu hep uzak olmuştur; dinde bir aslını görmediği hiçbir duayı, iksiri, tılsımı ya da formülü herhangi bir derdin devası olarak hiçbir insana tavsiye etmemiştir. Değişik rahatsızlıkları olan kimseler bir dua yazmasını ya da işaret etmesini istediklerinde, hemen Peygamber Efendimiz’in dualarına bakmış ve onlardan birisini göstermiştir. Mesela, Hazreti Osman (radiyallahu anh) tarafından rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bir kul her günün sabahında, her gecenin akşamında üç defa şu şekilde duâ ederse, o kişiye hiçbir şey zarar veremez: Bismillâhi lâ yedurru ma’asmihi şey’un fıl’ardı vela fı’ssemâi ve huve’s-semiul-alîm - Adını anıp durdukça bana yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle (sabaha erdim, akşamladım). O ki, Semi’ ve Alîm’dir, her şeyi işiten ve bilendir.” İşte, Aziz Hocamız illa bir kimseye dua öğretecekse, Sadık u Masduk Efendimiz’in bu türlü beyanlarına nazar etmekte; rahatsızlığını anlatan insanın durumunu gözeterek, hadis-i şeriflerde yer alan dualar arasından ona en uygun olanını salık vermektedir.
Muhterem Hocamız Kıtmîr duasıyla alakalı olarak da takriben şunları söylemiştir:
Kıtmîr, hurma çekirdeğinin üzerindeki ince zarın adıdır. Bu kelime, hakir, küçük ve değersiz şeylerde mesel olmuştur; bir şeyin kıymetsizliğini ifade etmede kullanılır. Mesela; “Falanın dinden nasibi kıtmîr kadardır!” denirse, bu o şahsın dinden nasipsizliğini gösterir. Ayrıca, Kıtmîr, Ashab-ı Kehf’in köpeğinin ismi olarak zikredilmiştir.
Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geçmektedir. Hazreti Üstad, “Hafız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ, Sûre-i Kehf’te “ve sâminühüm kelbühüm” kelimesi altında yapraklar delinse, Sûre-i Fâtır’daki “kıtmîr” kelimesi az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak!” derken bu iki yere işaret etmiştir.
Ashab-ı Kehf, Allah’ın emir ve yasaklarından yana olduklarından ve putperestliği reddettiklerinden dolayı adının Dakyanus olduğu söylenen Roma askerî valisi tarafından takibata uğratılmış ve inançları sebebiyle cezalandırılmak istenmişlerdi. Zalim valinin zulmünden kaçan bu mü’minler evlerini gizlice terk ederek şehrin yakınlarında bulunan bir mağaraya saklanmışlardı. Derken, Allah’ın riayetiyle uykuya dalmışlar ve üç yüz sene ya da az daha fazla bir süre orada o halde kalmışlardı. Cenab-ı Hak onları o mağarada senelerce sıyanet buyurmuştu.

Allah’ın hususi hıfzına mazhar bu mübarek insanların isimleri tefsir kitaplarında genel olarak şu şekilde zikredilmiştir: Yemliha, Mekselina, Meselina, Mernuş, Debernuş, Sazenuş, Kefeştatayuş.. ve bir de onların başında bekleyen çoban köpeği Kıtmîr.
Kitap ve Sünnet ile sabit değilse de, bazı Hak dostları nazar dualarında teberrüken bu kutlu isimleri de katmışlardır. Önce bir daire şeklinde, “O kâfirler Zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse seni bakışlarıyla kaydıracak, âdeta gözleriyle yiyecekler! Ve o “delinin teki!” derler. Delilik nerede, o nerede? Onun hiç delilikle ilgisi mi olur? Şu Kur’ân başka değil, ancak bütün alemlere bir derstir.” (Kalem, 68/50-51) mealindeki ayet-i kerimeleri yazmış; sonra o daireyi içe doğru Ashab-ı Kehf’in isimleriyle devam ettirmiş ve ortaya da “Kıtmîr” kelimesini koymuşlardır. Bazıları, “Kıtmîr’in ortaya yerleştirilmesine itiraz etmişlerdir; fakat, ehlullah, onu diğerlerinden ayırma kasdıyla ortaya almışlardır. Ayrıca, kendilerini “Kıtmîr” yerine koyup, “Allah’ım bu ayetler ve şu isimleri etrafıma sur yap ve onlar hürmetine beni koru!” demek istemişlerdir.
Çok hayırlı işler de yapmış olan ve biraz dilden de anlayan bir zat, öyle bir nakşı görünce hafakanlara girmiş, küplere binmiş ve “Bu ne saygısızlık, köpeği Kur’an-ı Kerim’in ayetleri içine yazıyorlar.” demişti. Oysa, o isim zaten Kur’an’da geçiyor. Dahası, o kelimeyle kastedilen de sadece bir kelb değil. Orada daha derin mülahazalar gözetiliyor. “Allah’ım, Sen Ashab-ı Kehf hürmetine bir kelbi bile üç yüz sene muhafaza ettin; bu biçareyi de Hazreti Muhammed’in (aleyhissalatü vesselam) bir kelbi kabul et; kendimi onun yerine koyuyor, etrafımı kuşatan şu ayetler ve isimlerinin arkasına sığındığım o makbul kullar hürmetine beni de himayene almanı diliyorum!” manası kastediliyor.
Az önce de belirttiğim gibi, bu duanın bu şekilde tasnif edilmesi, Kitab’a ve Sünnet’e dayanmamaktadır; bu Ehlullah’ın keşfettiği ve faydasını gördüğü bazı sırlar cümlesindendir. Fakat, hıfzedenin ve asıl teveccüh edilmesi gerekenin kim olduğu bilinirse, nazardan korunmak için onu bir vesile yapmakta mahzur yoktur.
Belli bir dönemden sonra imam olarak vazife yapan çok halis bir arkadaşım vardı. Boyu kısa, bacakları da çarpıktı. İki de bir gelir, “Yahu, Fethullah Efendi, bana yine birinin nazarı çarptı!” derdi. Aşağılama ya da hafife alma kasdıyla değil de, kendisine nazar değdiğini söylediği andaki sevimliliğinin sürüklemesiyle, “Be adam nazar senin nerene çarpar, alttan gelse yamuk bacaklarının arasından geçer, üstten gelse boyunu aşıp gider.” derdim. Yine bir gün, ciddi bir inanmışlık içinde ve çok terbiyeli bir edayla “Fethullah Efendi, ben yine nazara uğradım!” dedi. O gidince, kendi kendime düşündüm, “Bunun dediği doğrudur; insan, sadece boyu posu, edası endamı ve kılık kıyafetinden dolayı değil, başka hususiyetleri sebebiyle de nazara gelebilir. Kiminin ahlakı güzel olur, kimi güzel Kur’an okur, bir başkası kelam ehlidir, diğerinin ilmi derindir. Bunların her birisinden dolayı insana nazar isabet edebilir.” dedim ve onun hakkındaki evvelki düşüncemden vazgeçtim.
Hadis olarak rivayet edilen bir beyanda deniliyor ki; “Göz değmesi, deveyi kazana, adamı mezara sokar.” Bediüzzaman hazretleri bu meşhur kaideyi hatırlatarak “Benim kat’î kanaatim geldi ki, nazar, beni şiddetle müteessir ve hasta eder. Çünkü bana bakan, ya şiddetli adâvetle veya takdirle nazar eder.” demektedir. Öyleyse, alıcı ve alkışlayıcı bir nazarla herkesin yüzüne bakmamak lazımdır. Yoksa, farkında olmadan çarpabilirsiniz, nazarınız kem olabilir. Bu açıdan, ille de takdir nazarıyla bakacaksanız, “maşaAllah” sözünü ihmal etmemelisiniz; şayet birini beğenmiyor ve onu nahoş görüyorsanız, “Allah’ım beni öyle eyleme, onu da ıslah et!.” demelisiniz.
Hâsılı, o kem gözleri başka şeylere celbedip zararlarına mani olma kasdıyla “kıtmîr duası” denilen metni yazıp bazılarına verenler ve onu kullananlar olmuştur. Şahsen, üzerinde dua nakışlı öyle bir parayı ya da yazılı parçacığı üstümde taşıma ihtiyacı hiç duymadım ve hiç kullanmadım. Fakat, kullananları da hiç kınamadım. Şayet, Müessir-i Hakiki’yi biliyorlarsa; dua yazılı bir altın, gümüş ya da kağıttan medet ummuyor, ona tesir-i hakiki vermiyor, onun koruduğunu düşünmüyor ve onu sadece bir vesile kabul ediyorlarsa, yaptıklarının yanlış olduğunu düşünmedim.
Evet, dinimizde nazardan korunmak için, “nazarlık” denilen mavi boncuk, sarımsak, at nalı, kuru kelle, minyatür süpürge ve benzerlerini, içinde ne yazılı olduğu bilinmeyen ya da garip bir takım şifreler ihtiva eden muskaları, nereye olursa olsun takmak bid’at sayılmıştır. Onların zatında koruyucu olduğunu düşünmek ve onlara tesir-i hakiki vermek çok tehlikelidir. Hıfz u himaye eden onlar değildir; fakat, akîdeye sâdık kalma şartıyla, kem nazarlı kimselerin nazarını dağıtma adına o türlü şeylerin bulunmasına da bütünüyle itiraz etmemek gerektir. Önemli olan akîdede inhirafa düşmemektir. O kuru kelleden bir şey olsaydı, kendi etini korur, kendi asli yapısını muhafaza ederdi. Onun kendisine faydası yoktur; ama kem nazarlı bir adamın gözü ona takılabilir; adam “Bu ne ki?” deyip onunla uğraşırken oradaki insanlar sıyanet edilmiş olabilir. Kötü bakışlar o türlü vasıtalarla kırılabilir ve onlar dikkati dağıtmaya matuf kullanılabilir. Sözlerim yanlış anlaşılmasın, “Her köşeye bir nazarlık asalım, her kapıya bir nal takalım!” demiyorum; bunları isabetli kabul ettiğimi de söylemiyorum. Fakat, ulu orta her şeyin aleyhinde bulunmanın doğru olmadığını ifade etmeye çalışıyorum. Bugün her şeye ircâ edilen pozitivist düşüncenin yanlışlığına dikkat çekiyorum.

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:37 AM   #32
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (14)
Sevgili Arkadaşlar,
M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Sevr Dağı’nın ve Barla’nın izdüşümü bir tepenin üzerindeki şirin bir bahçe içerisine inşa edilmiş yedi-sekiz kardeş evden birinin sadece tek odasında kalıyor. Yatağı, çalışma masası, elbise dolabı, kütüphanesi, küçük buzdolabı, abdesthanesi, koşu bandı ve Türkiye’nin farklı illerinden gelen toprakları da mübarek bir hediye olarak içinde muhafaza ettiği müzeciği... evet, hepsi bu tek odaya sığdırılmış/sıkıştırılmış bir halde. Hocaefendi, ahirete açık, dünyaya bütün bütün kapalı o lahutî odada sürdürüyor hayatını. Orada yazıp çiziyor, orada oturup kalkıyor, yürüyüşünü orada yapıyor, orada istirahat ediyor ve orada geceler boyu Cenab-ı Hakk’a el açıp dua dua yalvarıyor. Önceleri derme çatma bir barınağı, evvelki gün bir cami penceresini ve dün tahta kulübeyi mesken edinen Aziz Hocamız, bugün de o talihli mekanı biricik misafirhanesi olarak görüyor. O mütevazı oda, hasret ve hicranını bağrında saklıyor Hocaefendi’nin; gözyaşlarına şahit oluyor kutlu sakininin.

Hocaefendi Yedi Tane Villada mı Kalıyor?
Garaz bataklığında çırpınıp duran bazı kimseler, herkesi kendi dünya tutkuları ve yaşama arzuları zaviyesinden değerlendirerek çiftliklerden, villalardan, lüks hayattan ve şatafattan bahsedip dursalar da, Hocaefendi tam dokuz senedir tek odacıkta sabahlıyor akşamlıyor. Dahası o oda, Türkiye’de olsa yirmi-otuz kişinin kalacağı bir öğrenci yurdu bile yapılamayacak kadar namüsait bir binada yer alıyor. Genel itibarıyla, bulunduğu yerin imar planına göre sadece sekiz-on insanı bağrında barındırabilecek şekilde inşa edilen bina, kaderin cilvesiyle gelip kanatları altına sığınan misafirlerini kaldırabilecek özelliklere sahip bulunmuyor. Öyle ki, onun uzun süreli bazı mihmanları ancak çatı katında, tavan arasında minik barınaklar kurmak zorunda kalıyor. Ne namaz kılınan salon ne de yemekhane konuklarına rahat nefes aldırıyor. Kimi zaman mahcup bir talebenin “Lütfen secdeye giderken dizlerinizi hızlı vurmayın; yoksa...” sözü duyuluyor; müttaki evimizin de haşyetle secdeye gitmesinden korkuluyor. Evet, bu binada ne ses ne de ısı yalıtımından bahsetmek mümkün oluyor... Odalar arasına çoğu sonradan çekilen duvarcıklar ne mahremiyeti mümkün kılıyor ne de sıcaklık ayarına imkan tanıyor.
Ey tahta kulübenin Batıdaki kardeşi Anadolu ocağı.. neden yüzünü astın ki şimdi?!.
Ey ışığı sönmeyen evlerin baştacı.. niçin boynunu büktün ki bir yetim gibi?!..

Ne olur darılma bana bu sözlerimden dolayı... Senin kusurlarını fâş etmek değildir gâyem; eksikliklerini dile getirirken ne kadar mahzunum bir bilsen!..
Sen bizim için saraylardan daha kıymetlisin.. Senin yanında villaların ne haddine ki bahse değsin!..
Biz köşkleri şatoları sana tercih eder miyiz hiç? Dokuz senemizi seninle geçirmişken, hatıralarımızı gönlüne nakşetmişken ve seni vefalı bir dost, samimi bir yoldaş, güvenilir bir sırdaş bilmişken, onca zaman sonra sana sırt döner miyiz hiç?!.
Anla beni cananım; bir hakikati ifade etmeye çalışırken belki Sana karşı edepsizlik yaptım!.. Bazı kusurlarını anlatmasaydım, Hocamızın zahidane hayatını ve burada hangi şartlarda kaldığını ketmetmiş olmaz mıydım?
Hem yetmez mi sana; Hocaefendi dokuz senedir senin çatının altı haricinde bir yerde gecelemedi. Yetmez mi sana, Kutlu Misafir’in şu etrafındaki evlerin hiçbirinde üç beş saat bile kalmadı. Aylar geçti de kapından dışarıya adımını atmadı. Hastanede kaldığı zaman dahi seni özledi, orada durmaya katlanamadı ve ilk fırsatta sana koştu.
Öyleyse, partal bir eşya gibi bir kenara atılmaktan hiç endişe etme; bir gün unutulacağın zehabına kapılarak üzülme!.. Sen bizim göz nurumuz oldun.. ve inşaallah ahirete kadar bütün güzel bakışlılara da göz aydınlığı ve sürur kaynağı olacaksın.
Aziz Dostlar,
Saadet hanemizi rencide ettiğimin farkına varınca, sizinle dertleştiğimi de unuttum ve onun gönlünü almaya koyuldum. Artık sevimli evimizi daha fazla üzmeyeyim. Muhterem Hocamızın onun sadece bir odasında kaldığını, orada adeta hiçbir mahremiyetinin bulunmadığını, daha salona çıkar çıkmaz beş on insanla karşılaştığını, yemeğini dahi rahatça yiyemediğini, kendine çevrilmiş nazarlardan bir an bile kurtulamadığını, merdiven gıcırtılarından uyuyamadığını... ama halinden asla şikayetçi olmadığını ve hatta bu kadar nimetin şükrünü eda edemediğini düşünerek mahcup yaşadığını fısıldayıp geçeyim.
Şimdi mevzuyla alakalı başka bir hususa değinecek, fakat akabinde bu mukaddimeyle ilgili çok önemli bir notu kaydedeceğim:
Hocaefendi’nin Muhterem Babasının Son Anları
İnsan, altından kalkılmaz hesaplarla ötelere gitmemek için hep temkinli davranmalı, sürekli temiz yaşamalı, ezkaza kirlenmişse hemen temizlenmeye çalışmalı; elinde fırsat varken günah ve kul hakkı gibi ağırlıklardan kurtulmanın yollarını araştırmalı ve ölüme her an hazırlıklı olmalıdır. Gıybetini yaptığı, hakkını yediği, bir kötülük ettiği... kim varsa, onlara ulaşmanın ve helallik almanın bir yolunu mutlaka bulmalıdır. Hatta gerekirse, hak sahiplerine ulaşmak için bir gazeteye, bir televizyona ya da bir radyoya ilan vermeli; ne yapıp edip ahirete görülmemiş hesaplarla gitmeme cehdi sergilemelidir. Çünkü, her şeyin hesabının inceden inceye görüleceği bir büyük mahkeme bizi beklemektedir.
Hayatını bu anlayış üzere örgüleyen Hocaefendi’nin mevzuyu şerh sadedinde anlattığı şu misaller ve vurguladığı hakikatler hepimiz için hayatî ehemmiyeti hâizdir:
Rahmetlik pederim, ömrünün ahirinde kansere yakalanmıştı. Hastalık aheste aheste metastaz olmuş ve her tarafını sarmıştı. Son dönemlerinde artık yerinden kalkamıyordu. Bu haberi alınca hemen memlekete gitmiş, bir müddet yanında kalmış ve gönlünü almaya çalışmıştım; fakat, birkaç gün sonra kendisinden izin alıp yeni vazifeme başlamak için oradan ayrılmıştım. Vefat ettiği an başında bulunamamıştım.
Babam son anlarında zaman zaman kendinden geçmiş, sonra yeniden ayılmış. Bayılıp oğunma ve akabinde kendime gelme fasılları birbirini takip edip durmuş. Fakat, ne zaman kıvrana kıvrana uyanır gibi olsa “O ceketi sahibine verin!” diyormuş. O sözü tekrarlarken yeniden bayılıyor, bir kez daha ayılınca yine ilk sözü “O ceketi sahibine verin!” oluyormuş.
Meğer, bir zaman yanımızda bazı işçiler çalışmış. İşi bitirip ayrılırlarken, onlardan birisi eski ceketini bizim samanlıkta unutmuş ve onu orada bırakarak çekip gitmiş. İşte, babama ölüm anında o ceketin hesabını soruyorlarmış. “Madem ev sahibi sendin, onlar da senin için çalışmışlardı; neden hemen bir arabaya atlayıp senin hanende kalan emaneti sahibine ulaştırmadın? Niçin arkasından koşup adama yetişmedin ve ceketini teslim etmedin?” tarzındaki ifadelerle eski bir ceketin hesabını istiyorlarmış. Demek, zahiren önemsiz bir hadisenin hesabı dahi ne kadar ağırmış ki, rahmetlik babamın son sözleri “O ceketi sahibine verin!” şeklinde olmuş.
Ondan bir sene sonra dayım Abdurrezzak Efendi de kanserden vefat etti. O, Kur’an ehli bir insandı, kıraatte üstad idi; Kur’an talim edecek kadar ağzı düzgündü ve Kur’an’a çok vakıftı. Öyle güzel Kur’an okurdu ki, namazda onun önüne geçmeye utanırdım. Fakat, rençberlikle meşgul olan bir ağaydı; kimseye Kur’an öğretmemişti. Kanser olduğu dönemde, bir gün bana “Hacı Efendi, bir şeye çok üzülüyorum: Cenab-ı Hak bana bu Kur’an ilmini nasip etti ama ben dünya işleriyle uğraştım ve onu kimseye öğretmedim” diyerek pişmanlığını ifade etmişti. Belki, kendisinde bir veli hassasiyeti yoktu ama namazı niyazı yerinde, dini hassasiyeti olan biriydi. Dayım kanser olduğunu sezince bütün köyü gezmiş, hemen her kapıyı çalmış ve karşısına çıkanlara “Ben gidiciyim, hakkınızı helal edin.” demişti. Bu vaziyette bütün komşuları gezip helalleştikten sonra da gelip yatağa düşmüş ve bir daha da kalkamamıştı.
Vefatı esnasında Dayım da aynı Babam gibi, sürekli bayılıp kendinden geçiyor, sonra kendine gelip heyecanla başucundaki insana “Bir hak kaldı ki altından bir türlü kalkamıyorum!” diyormuş. O an yanında, Alvar İmamı’nın oğlu Seyfettin Efendi bulunuyormuş. İkide bir konuşmaya azıcık takat bulunca, “Seyfettin Efendi, bir araba hesap getirdiler önüme!..” Falan caddede yürümene lüzum yoktu, niçin gezinip durdun orada? Filan yere giderken başını eğmen gerekirdi, neden kafanı kaldırdın da gözüne haram ilişti? Şurada niye kulağını korumadın da içine olumsuz bir ses girdi... O kadar çok hesap var ki... “Bunların hepsine cevap vermeye çalışıyorum; çok ince hesaplardan yüz akıyla kurtulmaya uğraşıyorum. Fakat Efendi, bir hesap var ki, bir türlü altından kalkamıyorum!..” diyor ve inliyor. Evet, benim cibilli yakınım, annemin abisi, dayım... Altından kalkamadığı hesabın ne olduğunu bilseydim, canımı ortaya koyarak onu öderdim; onu o yükten kurtarmak için her bedele katlanırdım. Fakat, bilemiyorum ki, o neydi?
En yakınlarımdan seçtiğim bu iki misal de gösteriyor ki bizi bekleyen hesap çok çetin...
Hassas hareket etmek, titiz davranmak, kılı kırk yararcasına yaşamak lazım!..


Evet, hakiki mü’minler görülmemiş hesaplarla öteye gitmemeye çalışırlar. Bu hususta laubali davranan kimseler ise, demek ki ahirete, mahşere ve mizana tam inanmıyorlar.. onlar şeklî ve surî müslümanlıkta kalmışlar; atalarının inanmışlığına bağlı zahirî bir inanca takılmışlar.. düşünerek, taşınarak, iç hesaplara girerek, engin derinliklere dalarak, her şeyin akını karasını, tayyibini habisini birbirinden tefrik ederek inanmamış ve o çizgide yaşamamışlar. Bu itibarla da, denebilir ki; böyle kimseler şayet bir zangocun çocuğu olsalardı, büyük ihtimalle kendileri de zangoç olurlardı.
Hocaefendi Ne Kadar Kira Veriyor?
Bir yönüyle, şahsî hakları takip edip onlarla alâkalı helallik almak kolaydır; nihayet muhatap bir ya da birkaç kişidir. Fakat, milletin malını veya herhangi bir vakfa ait olan eşyayı haksız yere harcamak ve böyle umumu ilgilendiren bir hakkı gasbetmek altından kalkılması çok zor bir vebaldir; çünkü o halde muhatap bir toplum ya da koca bir millettir.
Bu mülahazadan dolayı, çok hassas davranmaya çalışıyorum. Bu salonda namaz kılarken seccade sermiyorum; zira, halının parasını kendim verdim. Ne var ki, koridorda ya da diğer bir odada namaz kılacaksam mutlaka seccademi kullanıyorum. Bu bina da vakıf malı olduğu için, ücretini vermediğim ve kullanma hakkını satın almadığım bir mekana secde etmekten korkuyorum; bana ait olmayan bir şeyin üzerinde secde edemiyorum. Kendi odam ile namaz kıldığımız bu salonun kirasını veriyorum; aylık ücreti mutlaka ödüyorum. Ne var ki, yine de içim rahat değil.
Endişe ettiğim bir hususu daha söyleyeyim: Bazı arkadaşlara bu odanın ve salonun kirasının takriben ne kadar olduğunu sordum. “Bu ikisinin kirası buranın şartlarında beş-altı yüz dolar eder.” dediler. Bunun üzerine, her ay kira bedeli olarak -ziyadesiyle- bin dolar verdim ve veriyorum. Aslında buraları sadece kendim için kullanmıyorum, her zaman diğer arkadaşların istifadelerine de açık tutuyorum. Hele salonu hepimiz ortak kullanıyoruz. Fakat, hâlâ bir şey kafama takılıyor; o zaafımı da belirteyim: Buraya gelen insanlar ekseriyetle benden dolayı geliyorlar; hepsi benim misafirim. Öyleyse, bu binanın bütününün kirasını ben vermeliyim. Şu anda buna gücüm yetmeyebilir ama “Bunu Allah bana sorar mı?” diye tereddüt ediyorum. Bu benim hesabım; el alem de kendi hesaplarını düşünsünler. Ne ki, buraya gelenler madem benim misafirim; onlar düşünmüyorlarsa benim düşünmem lazım. Şimdilerde kafamda onu alıp veriyorum, “Acaba nasıl yapsam?” diyorum.
Böyle bir mevzuyu açmalı mıydım? Bu hissimi dile getirmem doğru mu? Bilemeyeceğim ama bir meseleyi tavzih etme lüzumunu duydum. Hazreti Üstad da hesap verme sadedinde, “Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim... Bu tavuğun yazın çıkardığı bir küçük yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.” diyor. Yediği yumurtaların nereden geldiğini dahi açıklıyor. Evet o, mahkeme-i kübrayı düşünerek, daha buradayken millete hesap veriyor; nasıl yaşadığını anlatıyor, iaşesinin kaynağını belirtiyor, iktisad düsturuna dikkat çekiyor.
Biz de kılı kırk yararcasına yaşama mecburiyetindeyiz. Ağzımıza koyduğumuz şu lokmalar hakkımız mı, değil mi? Acaba ne yiyor, ne içiyoruz? Şu abdest suyunu kullanmaya hakkımız var mı?.. İşte, bu türlü sorularla her an hayatımızın muhasebesini yapmalıyız.
Ben zengin bir insan değilim; kitaplarıma takdir edilen telif ücretini de kullanmaktan endişe duyuyorum. Onun çok azını alıyor ve kira gibi borçlarımı o şekilde ödüyorum. Allah’ın huzuruna borçlu gitmemek için, nerede biraz kalmışsam, oranın kirasını mutlaka ödemişimdir. Bozyaka, Yamanlar, Fatih, Kestanepazarı ve Altunizade’de ikamet ettiğim müesseselerin ücretlerini fazlasıyla vermişimdir. Şimdi de bu hususa itina gösteriyorum.

Bin Dolarlık Defter
Rahmetlik Hocam Alvar İmam’nın torunundan bana bir tane defter kalmıştı. Onda el yazmasıyla Efe Hazretleri, Seyid Nigari, Fuzuli gibi şahısların bazı na’atları, tevhidleri, ilahileri ve münacaatları yazılıydı. Onu Hoca’dan emanet almıştım, ara sıra bakıyordum. Neyse ki, evde bıraktığım bir gün çocuklar, onun bazı yapraklarını yırtmışlar, bazılarına kalem atmışlar. Buna çok üzüldüm; Erzurum’a götürüp tamir ettirdim. O yazıları ve çizgileri ne yaptım hatırlamıyorum; o zaman daksil de yoktu, artık o çirkin yazıları nasıl temizledim bilemiyorum. Sonra defteri ilk fırsatta postayla gönderdim. Hoca Erzurum’da merkez vaiziydi, meşhur bir insandı; adını ve soyadını yazmış, Erzurum Müftülüğü diye adresi belirtip postaya vermiştim. Ne zaman sonra Hoca’yla karşılaştığımda, defterin eline geçip geçmediğini sormayı unuttum, oysa ki sorabilirdim.
Aradan onca vakit geçmesine rağmen, defterin hesabı ötede karşıma çıkacak diye korkmaya başladım. Bu defa kardeşlerimden birine dedim ki, “Aslında o defter on dolar bile yapmaz; fakat, sen şu bin doları al, ailesine ver; Hoca’nın bütün mirasçılarına bir miktar dağıtsınlar ve bana haklarını helal etsinler.” Kardeşim gitmiş, “Acaba o defter size ulaştı mı, Hoca’nın kütüphanesinde var mı?” diye yengeye sormuş. O da, “Galiba o bize geldi, öyle bir defter hatırlıyorum.” deyince, birader o meseleyi artık umursamamış, “Nasıl olsa defter yerine varmış” diye düşünmüş. Heyhat ki, ben açık seçik bir cevap alamadığımdan ve hep ihtimallerle konuşulduğundan bir türlü tatmin olamadım; biraderin damadı buraya gelince bir kere de ona sordum. “İçim rahat değil, Allah bana mahşerde bir de defter hesabı sormasın!.. O deftere ne olduğunu bir de siz araştırın.” diyerek istirhamda bulundum. Hoca’nın evine yine gitmişler; defteri göstermemişler ama “Galiba kütüphanede var!” demişler. İki sene o meseleyi takip ettikten sonra, birader yeniden buraya gelince, “Şu parayı al, Hoca’nın yakınlarına ver ve artık beni bu ızdıraptan, bu vicdan azabından kurtar.” dedim.
Bunu mübalağa zannetmeyin; yaprak kadar bir emanet zimmetimde olarak Allah’ın huzuruna gitmeye razı olamam. Hem bu hassasiyeti fevkalade bir mü’minlik de saymayın. Bu sıradan bir mü’min olmanın gereğidir, öyle takva, zühd, incelik falan değil. Bunlar, doğrudan doğruya, haram-helal kategorisi içinde mütalaa edilecek mevzulardır; müslümanlığın kendisidir. Ya müslümansın, bunlara uyarsın veya uymuyorsan ötede başının çaresine bakarsın. “Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.” (Zilzâl, 99/7-8) demiyor mu Kur’an!.. Zerre kadar hayır yapmışsanız görürsünüz karşılığını, şer yapmışsanız da görürsünüz. Evet, ben, o defterin ötede yüzüme çarpılmasını ve sahibinin karşısında mahçup duruma düşmeyi asla istemem.
Dilersen Beni Çiğne Ama Hakkını Helal Et!..
Rehberimiz Hazreti Muhammed’in (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelü’t-tahiyyât) hayatı kılı kırk yararcasına hak-hukuk gözetmenin misalleriyle dolu değil midir? Biliyorsunuz; bir gün, Peygamber Efendimiz ashabına dönerek, “Sizden kime bir haksızlık yapmış isem, şimdi benden hakkını alsın, ahirete bırakmasın” diyor. Bu sözünü üç defa tekrar edince yaşlı bir sahabi olan Hazreti Ukkaşe ayağa kalkıyor. Bir savaşta, Allah Rasûlü’nün değneğinin onun sırtına değdiğini söylüyor. Rasûlü Ekrem, bir değnek getirtip hakkını alması için Hazreti Ukkaşe’ye sesleniyor. Bu manzarayı hayretle seyreden Hulefâ-yı Râşidîn Efendilerimiz, Peygamber Efendimiz’e bedel kendilerine kısas uygulanmasını istiyorlar, bu konuda ısrar ediyorlar; Allah Rasûlü’ne kıyamıyor ve ağlıyorlar. Fakat, Peygamber Efendimiz, öne çıkıyor, sırtını uzatıyor ve “Hakkını al!” diyor. Ukkaşe (radiyallahu anh) “Ya Rasûlallah! Bana vurduğunuz zaman üzerimde elbise yoktu!” deyince, Peygamberimiz hemen sırtını açıyor. Bu sahneyi gören Sahabe-i kiramdan bazıları yüksek sesle ağlamaya başlıyorlar. Hazreti Ukkaşe, Peygamberimizin mübarek sırtına yaklaşıyor, dudaklarını yapıştırıyor, bir güzel öpüyor ve sonra da “Anam babam Sana feda olsun ya Rasûlallah! Senden hak iddia etmek benim ne haddime!” diyor. Allah Rasûlü, hakkını helal etmesi için ona ısrar edince, Hazreti Ukkaşe, büyük bir mahcubiyet içinde, ahirette şefaatçı olması recasıyla bütün haklarından vazgeçtiğini söylüyor.
Bu hadis-i şerifi hatırladığım bir gün, bir çocukluk arkadaşım aklıma geldi. On-onbeş yaşımdayken, üzerine yürümüş ve onu tehdit etmiştim; çok korkmuştu benden. Daha sonra bu hatamdan dolayı özür dilemek ve kendisinden helallik almak için çok gayret ettim ama buna bir türlü muvaffak olamadım. Uzun süredir bunun üzüntüsünü çekiyordum. Bu sene bir yolunu bulup onun yerine birini hacca gönderdim. Hora geçer mi geçmez mi; bu konuda tereddüdüm var. “Acaba bu hac, helallik yerine kaydolur mu?” bilemeyeceğim. Ne var ki, daha iyi bir çözüm yolu aklıma gelmedi. Kim bilir, Allah alır hac sevabını onun yanına koyar; o adama da der ki, “Bizim kıtmiri bırak, vazgeç ondaki hakkından!”
İnanın, gönlümün ve vicdanımın sesini dile getiriyorum; Allah’ın huzuruna birinin hakkını yemiş olarak gitmemek için başıma basılmasına bile razıyım. Allah’tan korkan ve hak-hukuk tanıyan bir insan, “Hakkımı helal etmem için başına basmak istiyorum” dese, ödenmemiş haklar sırtımda olarak ötelere gitmektense, öyle bir muameleyle karşı karşıya kalmayı tercih ederim. Çünkü, Rasûl-ü Ekrem Efendimizin hayat-ı seniyyelerinden öyle öğrendim.
Evet, hak haktır; zerre kadar da olsa hak haktır. O hakkı ödeyinceye ya da Mevla-yı Müteâl, bir vesileyle o hak sahibini razı edinceye kadar uçsanız bile Cennet’e giremezsiniz. Üzerindeki kul haklarından kurtulmayanlara Cennet kapıları asla açılmaz.

Can Dostlar,
İşte şimdi başa dönüyorum: Bu duygu ve düşünceyle tir tir titreyen, böyle hassas bir çizgi takip eden ve nazarlarını sadece Rıza ufkuna kilitleyen Muhterem Hocaefendi Amerika’da gününü gün ediyor öyle mi?!. Koca bir çiftlik içindeki yedi tane villada hayatın tadını çıkardığını hiçbir vicdan sahibi düşünebilir mi?!.
Husumete kilitli huysuz ruhların bu meseledeki güft u gûlarını işiten ama onlara hiç itibar etmeyen ilahiyatçı bir hocamız, ziyaretimize gelip de Muhterem Hocaefendi’nin yaşayışını yakından görünce kağıt kalem istedi ve verdiğim kartın üzerine kendi yöresine ait şu cümleyi -telaffuz edildiği üzere- yazıp elime tutuşturdu:
“Öliler de sanir ki diriler helva yiyir.”

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:38 AM   #33
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (15)
Can Dostlar,
M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en çok rahatsız olduğu hususlardan biri, muhatabının söz, hal, tavır, hareket ve hatta mimikleriyle mübalağalara girmesi, olduğundan farklı görünmesi ve gönlünden vize almamış duygularını seslendirmesidir. Şayet, “Sizi canımdan çok seviyorum” cümlesi, kalbden kopup gelen ve vicdandan “doğrudur” mührünü alan bir hissin ifadesi değilse, Hocaefendi’ye göre o söz yalandır. Bir toplantıya rağbetin çokluğunu anlatmak için “Binlerce insan iştirak etti” denilmişse ama aslında katılımcıların sayısı ancak “yüzlerce” ile dile getirilebilecek kemmiyette ise, bu beyan da hilaf-ı vakidir. İlk bakışta, kabarık listelerin, göz alıcı brifinglerin ve hayret verici raporların aşk u şevki arttıracağı zannedilse bile, ehl-i firaset nazarında bunların hiçbir kıymeti olmayacaktır; bilakis, öyle mübalağalı anlatımlar, temiz bir vicdanda mutlaka aksülamel yapacaktır. Binaenaleyh, karşısındaki insan kim olursa olsun, Aziz Hocamızın ondan istediği tek şey mutlak doğruluktur.
Bir gün, Muhterem Hocaefendi rahatsız olduğu bazı beyan ve tavırlar üzerine ortaya konuşarak, kimseyi rencide etmemeye çalışarak ama herkesin kendisine pay çıkarmasını da arzulayarak şunları söylemişti:

Yalana Karşı Savaş
Yalan söyleyen de, farklı görünen de kendini mahvetmiş olur. Hilaf-ı vaki söz, tavır, davranış, ve hatta bakış, mimik ya da göz kırpış Allah’ın bildiğine muhalif olması açısından, O’na karşı korkunç bir yalandır.
Mü’min her şeyi doğru söylemeli ve her zaman doğru davranmalıdır. Çünkü, İslam doğruluğu tespit etmek için gelmiştir. Evet, ondan önce de doğruluk vardı ama ara sıra ve bazı kimselere has bir edayla ortaya çıkmaktaydı. Din-i Mübin, sıdk ve sadakati umum müslümanların vasfı haline getirmiş ve onu insanlık arşının direği olarak yerleştirmiştir.
Heyhat ki, ikbal düşüncesi, istikbal endişesi ve şahsî planı olan kimseler hem doğru konuşmuyorlar hem de olduklarından farklı görünüyorlar. İ’la-yı kelimetullah dışında hesapları bulunan ve başka gayeler arkasında koşturan aldanmışlar, süslü ve mübalağalı beyanlarla alkış devşirmeye çalışıyor; boylarını aşkın tavır ve davranışlarla takdir toplamaya kalkışıyorlar. Dolayısıyla da, onların ağızları sağı gösteriyor ama kalbleri sola bakıyor.. iç-dış bütünlüğünü bir türlü sağlayamıyorlar; çelişkilerden hiç kurtulamıyorlar... Belki melekler de şaşırıyorlardır onların hallerine; “Acaba hangisini yazsak?” der gibi bakıyorlardır birbirlerine... Fakat, bir bilen var, her şeyi aslıyla faslıyla bir gören var.. Allah var!..
Ve az ötede bütün sırların ortaya saçılacağı bir gün var. Kur’an haber veriyor; “Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür.” (Tarık, 86/9) diyor. Gönüllere hapsedilen niyetler, inançlar, sevgiler, kinler ve maksatlar büyük buluşmada belli olacak; o gün kalblerde meknî olan her şey açığa çıkacak...
Hangi davranış içten gelerekti? Hangi söz samimiydi? Hangi beyan vicdanın sesiydi? Hangi gözyaşı kalbin gayr-i iradî taşmasının ifadesiydi?.. O gün hepsi ortaya dökülecek!..
Bugün insanları aldatmak kolay, yarın aldanmayan Bir’inin huzurunda el pençe divan durma var. Burada her söz ve hal belli çiplere, Rabbanî disketlere kaydoluyor; onların hepsinin arz edileceği Büyük Mahkeme var.
Her beyan, hal ve hareketiyle en doğru olan Hazret-i Sadık u Masduk’a bile “Sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru ol!..” (Hûd, 11/112) buyurmuyor mu Cenâb-ı Allah?!. Doğrulukta elli bin defa endazeden geçmiş, sıddık olduğu ortaya konmuş, nezd-i ilahide sadakati tescillenmiş ve kendisine sıdkı hususunda teminat verilmiş bir Rehber-i Ekmel’e “dosdoğru ol” denmesi, bu konuda hiçbir teminatı olmayan insanlara ne ifade etmeli acaba?
Şayet, adanmış ruhlar hilaf-ı vaki beyana, mübalağaya, riyaya, süm’aya ve tasannuya karşı savaş ilan etmezlerse, koca bir geleceği yalan işgal edecektir. Yalanın vaadettiği istikbal ise bellidir; akıbet, doğruluğun yerle bir edilmesidir. Allah korusun, işte o zaman, devrilen doğruluk abidesini ne kartellerinizle, ne holdinglerinizle, ne gazetelerinizle, ne televizyonlarınızla, ne okullarınızla ve ne de muhteşem binalarınızla yeniden ikâme etmeniz mümkün olacaktır. Zira, insanlığı huzura kavuşturacak iksir, yalan üzere birleşmiş tâbîlerin kesreti ya da müesseseleri değil, az sayıda da olsa, doğruluğu esas edinmiş sadıkların keyfiyeti ve samimiyetidir.

Cürmüm İle Geldim!..
Öyleyse, ne olur tam kalbinizden gelmiyorsa söylemeyin.. diliniz gönlünüze tercüman değilse konuşmayın. Allah aşkına, işin içinde azıcık da olsa iradenizin dahli varsa, huşulu bir insan tavrıyla boynunuzu eğmeyin; hislenmişçesine burnunuzu çekmeyin, gözyaşlarınız söz dinlemiyormuş gibi bir edaya bürünmeyin...
Hele Allah’a karşı yalan söylemekten, Hazret-i Sadık u Masduk’u yalanınıza alet etmekten ürperin; çok korkun, titreyin. Şayet, O aklınıza geldiğinde gerçekten burnunuzun kemikleri sızlamıyorsa, gözleriniz dolmuyorsa, kelimeler boğazınızda düğümlenmiyorsa, ne zaman O’nu ansanız kararınızın kalmadığını söyleme gibi bir mübalağayı seslendirmeyin.. ne olur O’na karşı yalan söylemeyin. Dahası, hiç olmazsa size emanet edilen nesilleri yalana alıştırmayın.
Televizyonda “Yetim Kız” ilahisini seyrettim. Bir kızcağız,
“Yetim kızın başını okşayan mübarek el,
Ben de yetim bir kızım ne olur bana da gel!”
diyor ve yanaklarındaki yaşları siliyordu. Her vicdan sahibi misillü ben de çok duygulandım; kendimi o yetimlerden biri sayıp ağladım. Ne var ki, bir mülahaza bir buğu gibi gelip zihnimi sarınca irkildim. Ya bu ilahiyi söyleyen o şirin kız yetim değilse, daha bu yaşta ona yalan söylettirilmiş olmuyor mu? Yetim olmadığını bile bile ona o mısraları söylettirmek ve sonra da onu alkışlamak, bir yönüyle kızcağıza yalan söylemeyi telkin etmek sayılmaz mı? O çocuk daha o yaşta yalana alışmaz mı?

Hayır, meseleyi çok hassas bir teraziyle tarttığımı ve gereğinden fazla hassas davrandığımı zannetmeyin. En büyük yalanlar, çok küçük hilaf-ı vaki beyanlarla başlamıştır. Bir de, gerçek olmayan sözlerin içinde Allah ve Rasûlü’nün sevgisi gibi ulvî hakikatler varsa, o zaman minik sayılan inhirafların varıp nereye dayanacağını kestirmek çok zordur. Bu itibarla da, insan mutlaka “Ne zaman anarsam Seni / Kararım kalmaz Allah’ım / Senden gayrı gözüm yaşın / Kimseler silmez Allah’ım” diyecekse, önce “Bir ilahide geçtiği üzere...” ya da “Bir şairin dediği gibi...” kayıtlarını düşmeli ve “Bu sözler benim gönlümün sesi değil ama çok hoşuma gidiyor; inşaallah bugün sözlerini dile doladığım bu mana bir gün kalbimde de çiçek açar!” demelidir.

İlla bir çocuğa,

“Gül sevgin yeter bana ey sevgili Rasûlüm,
Öyle muhtacım sana ne verirsen kabulüm!”


dedirtilecekse, ona da bu sözün muhtevası güzelce anlatılmalı, onun içinde Rasûl-ü Ekrem’e karşı gerçekten bir sevgi meşalesi tutuşturulmalı ve çocuğun en azından mülahaza planında “Biri şöyle diyor.” veya “İnşaallah, ben de Peygamber Efendimiz’i bu ölçüde sevebilirim!” demesi sağlanmalıdır.

Artık, ayağımın birini iyice öbür tarafta hissediyorum. Onun için, bazı yamuk yumuk davranışlardan şimdilerde daha çok rahatsızlık duyuyorum; ağızlardan dökülen mübalağalar ve hilaf-ı vaki beyanlar içimde tiksinti uyarıyor. Bakışlardaki anlamsızlık vicdanımda ürperti hasıl ediyor. Kulak kabartılan ve değer verilen meseleler, beni “Bunlar adanmış bir insana yakışır mı?” mülahazalarına sevkediyor. Evet, şimdi öbür tarafa kendimi daha yakın hissediyorum, kirpiklerimin ucunda ahiret şafağının sökün ettiğini görüyorum.. ama en çok hâlâ yalandan kurtulamamış kimselere üzülüyorum.
Kendi hakkımdaki düşüncelerimi merak ediyorsanız; bugün odama girdiğimde, Kuddusî’nin meşhur şiirinden bir-iki mısra aklıma geldi: “Ey rahmeti bol Padişah / Cürmüm ile geldim Sana / Ben eyledim hadsiz günah / Cürmüm ile geldim Sana... Gerçi kesel fısk ü fücûr / Ayb u zelel çok hem kusûr / Lâkin Senin adın Gafûr / Cürmüm ile geldim Sana... Bin kerre bin ol pâdişâh / Etsem dahî böyle günâh / Lâ-taknetû yeter penâh / Cürmüm ile geldim Sana.” İçerde bunu mırıldanıp durdum. O’na cürmüm ile gidiyorum ama sonsuz rahmetine sığınıyorum.

En Büyük Musibet
Sevgili Arkadaşlar,
Geçenlerde Aziz Hocamız, ağır bir hipoglisemi (aşırı hâlsizliğe, terlemeye ve hafif baygınlığa yol açacak şekilde kandaki şeker oranının düşmesi hali) geçirmişti. Halsizlik ve baygınlıktan henüz kurtulamamış olmasına rağmen, İkindi Yağmurları’nda inkıtaya sebebiyet vermemek için her zamanki gibi sohbet-i Canan’a başlamıştı. Mukaddime faslındaki sözleri şöyleydi:
Bu defa hipoglisemi gerçekten çok ağır oldu. Ayakta duramadım, gözlerim de iyice karardı. Hiç takatim kalmadı. Böyle bir sarsıntıdan sonra kendime gelmem de epey vakit alıyor. O süre zarfında, muhakemem yeterince çalışmıyor, sağlam düşünemiyorum; çünkü, beyin şekersiz kalıyor, oraya hemen şeker zerketmek de mümkün olmuyor.
Aslında, bu türlü rahatsızlıklar ve dünyevî musibetler dert değil; esas, insanlığın beyni şekersiz, topyekün yığınlar hipoglisemi geçiriyorlar; daha da kötüsü hastalıklarının ne olduğunu da bilmiyorlar. Şayet, hadiseleri keyfiyetlerine göre tasnif edecekseniz, en başa insanlığın hal-i pürmelalini koymalısınız; zannediyorum, meseleleri selim vicdanla değerlendirseniz, bundan daha büyük bir hadise bulamazsınız.
Hazret-i Pir diyor ki, “Eğer günahlarını düşünmüyorsan yahut ahireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryat et!”
Evet, en büyük dert imansızlıktır. Onunla kıyaslanınca, çocuğunuzdan yediğiniz zoka ya da eşinizden gelen zıpkın gibi ailevî problemleriniz çok basit sayılır; sürgünler, zindanlar, işkenceler... çok hafif kalır.
Baksanıza Muzdarip İnsan ne diyor: “Bana ızdırap veren yalnız İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Bugün iman kalesi tehlikededir; benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!”
İşte, bunlar, hangi derdin daha büyük olduğunu çok iyi keşfetmiş ve vicdanında onun ızdırabını derinden duymuş bir insanın solukları. Evet, en büyük dert imansızlıktır, ondan daha büyük dert yoktur. Günümüzde, yığınlar sürü halinde birbirlerini Cehennem’e sürüklemektedir. Bu hal karşısında sancıdan çatlamak, en azından bir kenara oturup ağlamak gerekmektedir. Heyhat ki, müslümanların ekserisinde böyle bir mukaddes hafakandan bahsetmek de mümkün değildir.
Maalesef, insanlar kendi küçük hesaplarına ağladıkları halde, cayır cayır yanmaya koşan kimselere karşı azıcık olsun acıma hisleriyle heyecana gelmiyorlar. Bu kadar bir duyarlılık olsa, zannediyorum, o zaman bazıları “Öyleyse, şimdi ne yapmalı?” diyeceklerdir. Bu mesuliyet duygusu olmayınca, “Bana ne düşüyor?” diyen insan adedi ancak iki elin parmakları sayısıncadır. Evvela, dert ve ızdıraptan delirecek hale gelmeleri lazım insanların; herkesin “Söyleyin Allah aşkına, bu derdin dermanı adına ben ne yapayım; insanları ateşten kurtarmak için kendimi alevlerin içine mi atayım, yoksa şu kabaran inançsızlık dalgalarının kucağına mı salayım!” demesi lazım. Bir insanda bu kadar ciddi bir metafizik gerilim varsa, ona “Şunu yapmalısın” denebilir. Aksi halde, bugün müslümanları dahi insanlığın huzuru hesabına harekete geçirmek pek zordur.
Görüyorsunuz; bazıları kendi küçük işleri için bir sürü günaha giriyorlar; hoşlarına gitmeyen bir meseleden dolayı dünya kadar gıybet ediyor, hatta halisane hizmet edenleri bile çekiştiriyorlar. Ufacık bir hesapları altüst olunca yeme-içmeden kesiliyor ve adeta dünyaya küsüyorlar. Fakat, ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalatü vesselam) dertlerine sıra gelince, onlara hiç dönüp bakmıyorlar, adeta üzüntü dahi duymuyorlar ve normal gidişatlarında hiçbir değişikliğe maruz kalmıyorlar.
Kimseyi hesaba çekme niyetinde değilim; fakat, acaba ümmet-i Muhammed’in alev alev haline bakarak, ömründe bir gece uykusunu terketmiş, yüzünü secdeye koymuş ve sabaha kadar “Allah’ım inananlara merhamet et!” diye ağlamış kaç tane insan gösterebilirsiniz? Şayet, herkes başını öne eğecekse ve bu soru cevapsız kalacaksa, çok ciddi bir yokluk yaşadığımızı kabul etmemiz gerekmez mi? Evet, maalesef, ciddi bir yoklukla karşı karşıyayız.
Hiç kimseyi rencide etmek için söylemedim bunları; sadece içime saplanan zıpkınları dillendirmek istedim. Ne ki, “Talebim gerçekleştirilmedi.. sözüm dinlenmedi” deyip gıybet eden; ferdî bir meselesini büyütüp halkanın dışına çıkan ve şahsına ait bir bardak suda kıyamet koparan ama ümmet-i Muhammed’in problemlerine hiç eğilmeyen insanların varlığı da bir gerçek.

Devlet Kuşu
Muhterem Hocamız, dünden bugüne iman hizmetine ait koordinatları doğru değerlendirebilenlerin kendi dönemlerindeki ilklerden olduklarını anlatırken şu hadiseyi misal getirmişti:
Ecdadı Rumeli’ye yerleşmiş evlad-ı Fatihandan olduğu için “Muhacir” unvanıyla anılan Hafız Ahmet Efendi, Barla’nın Yokuşbaşı Mescidi’nde imamlık yapmaktaydı. Hazreti Üstad, bir sürgün olarak bu beldeye gelince, Muhacir Ahmet bu Hak dostunu bir hafta kadar kendi evinde misafir etmişti.
İlk gece, ev halkı, kılık kıyafetiyle Doğu’yu aksettiren, modern çağın telakkilerine göre acayip görülen ve tarihin bilmem hangi döneminden gelmiş bir garip gibi duran Hazreti Bediüzzaman’ı merak, heyecan ve hayranlıkla seyretmişler, mahcup mahcup hep onu izlemişler ve kendi köşelerine çekilmişlerdi. O mübarek hanedeki herkes uykuya dalmıştı ama Kutlu Misafir geceleri hiç yatmıyordu; sabaha kadar evrad ü ezkarıyla meşgul oluyordu.
Hazreti Üstad, gecenin sessizliğini kollayıp yine namaza ve duaya durmuştu. Derken “Estağfirullah el-Azîm.. Estağfirullah el-Azîm” diyerek istiğfara başlamıştı ki, birden evin duvarları lerzeye gelmiş; taş, toprak, sütun, direk... hepsi tir tir titrer olmuş ve etrafı bir inilti kaplamıştı. Adeta bütün ev inliyor ve Hazreti Pir’in tesbihine iştirak ediyordu.
Hane fertleri arasında, bu sarsıntıyı ve tuhaf sesi ilk duyan evin hanımı olmuştu. Hemen Muhacir Ahmet Efendi’yi uyandırmış ve “Efendi kalk, evimize devlet geldi!..” demişti. Muhacir Ahmed de, hanımına iştirak etmiş; “Evet evet, başımıza devlet kuşu kondu!” diye karşılık vermişti.
Bu işareti alan ve hadiseyi iyi okuyan Muhacir Ahmet Efendi, vefat ettiği âna kadar, tam sekiz sene çoluk çocuğuyla beraber sadakatla Hazreti Üstad’a hizmet etmiş ve o günden sonraki vaazlarında hep Nurları esas almıştı. O ahirete irtihal edince, Üstad hazretleri onun dünyadan göçmesinin, kendisini aynen yeğeni Abdurrahman’ınki gibi çok sarstığını ve ağlattığını söylemişti.
Bazıları duvarların inlemesini inanılmaz bulabilir. Oysa, hayat şu üç buudlu âlemden ibaret değildir. Bu türlü hadiselerin benzerlerine çok rastlanmıştır ve böyle şeyler her zaman da görülebilir. İnanmayan inanmasın; size kendi başımdan geçen bir vakıayı da anlatayım:
Kestanepazarı’nda idareci olduğum dönemde, Tepecik’te bir ev tutmuştuk. Orası çok kötü bir mahalleydi; fakat, o evde hikmetini bilemediğim bir ruhanilik vardı. Bazı geceler geç vakitlere kadar orada kalır ve arkadaşların arasında zamanı ihya etmeye çalışırdım.
Yine mübarek gecelerin birinde, İşârâtü’l-İ’câz’dan okumaya başlamıştık. Birkaç saat sonra bazı arkadaşlar istirahat için odalarına çekilmişlerdi. Biz iki kişi müzakereye devam etmiştik. Tam, “Ey Habib-i Şefik! Ey Şefik-i Habib” ifadesini okurken, evin duvarlarından bir inilti gelmeye başladı. Ben dört-beş defa aynı iniltiliyi ve hicran dolu sesi duydum. Duvardan etrafa yayılan ses “Off.. off!” şeklindeydi.. size kasemle teminat veririm; duvar adeta bir insan gibi vuslat hasretiyle inliyordu.

Siz Nasılsınız?!.
Kıymetli Dostlar,
Bu yazıda size aktarmayı planladığım notlarımı, biri düşündüren diğeri de tebessüm ettiren iki nükte ile bitireceğim:
Muhterem Hocaefendi’yi rahatsız eden hususlardan bir diğeri de, “Sizi çok iyi gördük?” türünden kalıp ve klişe cümlelere muhatap olmasıdır. Ona göre; “Sizi iyi gördük” sözü hem mübalağa hem de hilaf-ı vaki beyandır. Şayet, cismani açıdan ve sağlık zaviyesinden bakılarak böyle söyleniyorsa, bu tesbit yanlıştır; çünkü, Aziz Hocamız en iyi olduğu gün bile on-on beş ünite ilaç kullanmaktadır. İç içe rahatsızlıkları olan ve onca ilaç alan bir insan nasıl iyi olabilir ki!.. Yok, eğer manevî hayat itibarıyla bir değerlendirme yapılıyor da “iyi” teşhisi konuyorsa, bu da çok büyük bir iddiadır ve birincisinden daha büyük bir hatadır. Tabii ki, o türlü beyanlar bir yönüyle, bir dileği, ümidi ve recayı da ifade eden mecazi sözlerdir. Ne var ki, başkaları için bir mahzur taşımasa da, büyükler nezdinde sözün ibresi mutlak doğruyu göstermelidir.
Keza, ecdadımız, kendi emsallerine ve büyüklerine asla “Nasılsınız?” sorusunu sormamışlar ve muhataplarını doğruyu söylemek ile karşıdakini üzmek arasında bırakmamışlardır. Çünkü, ehlullah kendilerini hiçbir zaman iyi görmemiş, soranlara “iyiyim” dememiş; ama kalblerine bir kıymık gibi batan ve “iyiyim” demelerine mani olan kusurlarını başkalarına açmayı da istememişlerdir.
Binaenaleyh, bir gün bir misafirimiz Muhterem Hocamıza “Nasılsınız?” diye sorunca, onun cevabı şöyle olmuştur:
Ne diyeyim ki, bari ben de seleflerim gibi cevap vereyim: Bir ayağı çukurda olmasına rağmen, öbür tarafa nasıl gideceğini, devrilerek mi yoksa meleklerin kanatlarında uçarak mı öteye geçeceğini, kabirde münkir-nekirin suallerine karşılık ne diyeceğini, mizanda sevap kefesinin mi yoksa seyyiatının mı ağır geleceğini, “Hadi yürü!” hitabını duyduğu zaman Cennet’e mi sevkedileceğini, Allah korusun Cehennem’e mi sürükleneceğini... bilemeyen bir insanın nasıl olması beklenirse, işte ben de öyleyim!..
***
Aziz Hocamız, bir sohbette Hazreti Üstad gibi büyüklerin söz ve yazılarının ilham ürünü olduğundan; İhtiyarlar Risalesi, Hastalar Risalesi ve Haşir Risalesi misillü eserlerin bugün özellikle Batı ülkelerinde çok alâka gördüğünden ve büyük bir ihtiyacı karşıladığından bahsederken söz dönüp dolaşmış ve “İntâk-ı bilhak” mevzuuna gelmişti.
İntâk-ı bilhak; insanın inayet-i Hak ile hakikatı bütün açıklığıyla dile getirmesi, hatta bazen kendisi arzu etmediği halde doğruyu olduğu gibi seslendirmesi, farkında olmadan Hakk’ın sevkiyle doğruyu kendi aleyhine olacak şekilde söylemesi ve bazen de gizlenmek istenen bir meseleyi dil sürçmesiyle ele vermesi demektir.
Tekye ve zaviyelerin kapatılmasının kararlaştırıldığı ve o türlü müesseselerin basıldığı bir dönemde, şeyh efendilerden birisi biraz ürkmüş, derdest edilmekten endişe duymuş ve kendini emniyet altına almanın çarelerini aramış. Nihayet, talebelerini kendi başlarının çaresine bakmaları için serbest bırakmış ve yanında kalan üç-beş müridine şöyle tembihte bulunmuş: Şayet, askerler bizim dergahı da basarlarsa, onlara deyin ki: “Şeyh efendi itiyad etmiş, evrad okuyor.”
Güya, bu sözle, orayı kapalı tuttuğu ve kimseyle meşgul olmadığı intibaını uyarmak, böylece cezalandırılmaktan kurtulmak istemiş. Hakikaten çok geçmeden askerler onun mekanına da gelmişler; herkesi tutuklamışlar ve onu sormuşlar. Müridlerin birisi, intâk-ı bilhak ile cevap vermiş:
“Şeyh efendi irtidat etmiş, Tevrat okuyor!..”

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:39 AM   #34
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (16)

Sevgili Arkadaşlar,
Zamanımızın en büyük hastalıklarından biri kıskançlıktır. Maalesef, bugün, “Kur’an talebesi” olduğunu söyleyen kimseler arasında dahi gönlü haset ateşiyle yanmakta olan bir sürü insan vardır. Öyle ki, şimdilerde -çoğu kez- kardeş kardeşi, arkadaş arkadaşı, bir belletmen diğerini, öğretmen başka bir öğretmeni ya da imam sair imamları kıskanmaktadır. Niceleri “Aman benim çıraklarım kimseyle görüşmesin; talebelerim başkasına teveccüh etmesin, halkamdakiler benden gayrısına gitmesin!” düşüncesinde olduklarını hal ve tavırlarıyla dışa vurmaktadırlar. Pek çokları, bir hakikatın anlatılmasına matuf bile olsa, kendilerinin haricindekilere müracaat edilmesinden rahatsızlık duymaktadırlar.
Oysa, hepimiz ümmet-i Muhammedi (aleyhissalâtü vesselâm) sahil-i selâmete çıkaracağına inandığımız bir geminin hizmetçileriyiz. Gerçi, başkasında görülen bir olgunluğa imrenme, o güzel sıfatı yakalama azmiyle gayret gösterme ve hayırlı bir neticeyi elde etmek için müsabaka yaparcasına çalışma diye tarif edebileceğimiz “tenâfüs”e izinliyiz. Ne var ki, bu rekabetsiz yarışta da kendi rekorumuzu kırmakla vazifeli ve kendimiz için takdir edilen olgunluk eşiğine ulaşmaktan sorumluyuz.
Bu itibarla, şayet gerçek bir Kur’an talebesi isek, biz asla haset edemeyiz, hatta hasete sınır komşusu olan gıpta alanında da dolaşamayız; belki sadece tenâfüste bulunur ve hayırda yarışırız. Evet, biz kendi payımıza düşen bir hizmeti ve elimizden gelen bir işi tamamlamaya bakarken, aynı zamanda her arkadaşımızı, dostumuzu ve kardeşimizi rakip değil, mübarek bir yardımcı olarak görmeye mecburuz.
Ezcümle, bu seferki hasbihalimizde M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu mevzuyu anlatırken vurguladığı bir hususu aktaracağım:

Sen Ona Git!..
Talebeliğim sırasında, klasik usule göre dersler aldığım gibi, aynı zamanda o dönemde mevcut tekye ve zaviyelere de devam ediyor, oralardan da istifade etmeye çalışıyordum. Meslek ve meşrep açısından hiçbir ayırım gözetmeden, hem Nakşî hem de Kadirî tekyelerine gidiyor; istidadım ölçüsünde bütün büyüklerin insibağıyla boyanmaya gayret ediyordum. O meclislerde pek müessir nasihatlere kulak verdim, âdâb ve erkân adına çok güzel düsturlar dinledim. Duyup dinlediklerim arasında bu yolun bir esası olarak dile getirilen bir edep vardı ki, ona gerçekten hayran kaldım. Bir mürşidin, kendi çırağını belli bir süre yetiştirdikten sonra, ona “Artık senin bizden alacağın kalmadı; falan beldede şöyle bir Hak dostu var, Sen ona git; gayrı ancak o sana rehberlik yapabilir!” demesine ve kendisini sıfırlayarak müridini daha engin bulduğu bir mürşide yönlendirmesine adeta bayıldım.
Bu hakperestlik anlayışına göre; düz bir insan, gelip yetişmek ister, ilim tahsil etmek arzu eder, daha çok ilim, marifet ve hakikat.. gibi hususların mebâdîlerini öğrenmek için gayret içinde bulunduğunu söyler. Böyle mübtedî bir Hak yolcusu “tâlib” adıyla dergaha alınır. O, hemen mürîd olarak kabul edilmez, önce bir müddet denenir. Bu insan maneviyata inanıyor mu? Seyr u süluk-i ruhaniye tabi tutulsa terakki eder mi? Bu mesleğin sabit disiplinlerine uyabilir mi? Bu kabiliyette bir insan mı? Şayet, bu suallerin cevabı müsbet şekilde ortaya çıkar ve tâlib ilk imtihanları geçerse, artık o, el tutan, birine intisap eden, manevî hayatı adına bir kâmil insanın rehberliğine giren; dahası, şahsî istek ve dileklerinden vazgeçerek dinin emirleri çerçevesinde bir üstada teslim olup inkıyad eden manasına “mürîd” unvanını alır. Sonra, Allah’ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O’na yürüyen; kendi uzaklığını aşmaya çalışan bu hak yolcusu zamanla seyahat erkânını iyice öğrenerek bir “sâlik” mertebesine yükselir. Eğer, yol âdâbına riayet ederek ilerlerse, gün gelir beden ve cismâniyetle alâkalı hicaplardan bir bir sıyrılıp kendine ait uzaklıkları aşar, Cenâb-ı Hakk’ın maiyyetine ulaşır, zevken ve keşfen O’na “vâsıl” olur.
Ne var ki, bütün bu mertebelerde gözetilen bir incelik vardır. O dergahın mürşidi huzuruna gelen herkesi özel hallerine göre ayrı ayrı değerlendirir; onları birer birer tâliblikten mürîdliğe, sâlik iken vâsıllığa yürütür. Fakat, çırağı fevkalade istidadlı çıkar da, mürşid herhangi bir noktada kendisinin yetmediğini görürse, hemen ona başka ulvî bir kapı gösterir. Hazret bakar ki, talebesinin yüksek bir kabiliyeti var; “Oğlum, sen gerçek inkişafını falanca yerde bulacaksın!” der ve ona bir mürşid-i kamili işaret eder. İşte bu, hakperestliğin göstergesidir.
Bu cümleden olarak, Ebü’l-Hasan Şâzilî hazretleri, onlarca velînin meclisinde bulunup kendilerinden istifade etmeye çalışmış, bu gayeyle pek çok seyahat yapmış, nihayet Irak’a giderek Ebü’l-Feth Vâsıtî’nin sohbetlerine katılmıştır. Bir gün, Ebü’l-Feth Vâsıtî hazretleri ona, “Sen hakiki mürşidini Irak’ta arıyorsun. Halbuki o senin memleketindedir; oraya dön!” buyurmuştur. O zamana kadar zahirî ilimlerde çok büyük mesafeler katetmiş bulunan Ebü’l-Hasan Şâzilî hazretleri hemen memleketine dönmüş; aradığı zâtın, hayatını bir mağarada sürdüren İbn-i Meşîş-i Hasenî hazretleri olduğunu anlamış; dünyevî her şeyi arkaya attığının remzi olarak bir güzel gusül almış ve o güne kadar elde ettiği bütün meziyetlerini unutmuşçasına Pîrinin huzuruna koşmuştur. Ne var ki, gün gelmiş, o Hazret de “Benden alacağın bu kadar” deyip Ebü’l-Hasan Şâzilî’nin nazarlarını bir başka ufka ve yola tevcih etmiştir.
Haddizatında, bizim mesleğimizde böyle bir silsile, şeyhlik, mürîdlik ve el verip el alma gibi unsurlar yoktur. Fakat, asla hasede düşmeden, hiç kıskançlığa girmeden ve hatta bir yönüyle hasede hem-hudud olan gıptaya bile tenezzül etmeden vazifelerimizi yerine getirebilmemiz için söz konusu hakperestliğin bizim için de çok manalar ifade ettiği âşikârdır. Allah Teâlâ’nın hakkımızda takdir buyurduğu konuma razı olarak hayırda yarışmamız ve sadece kendi nefsimizi rakip kabul ettiğimiz bu müsabakada kardeşlerimizi samimi birer yardımcı olarak görmemiz ancak böyle bir hakperestlik şuuruyla mümkün olacaktır.
Evet, kardeşlerimizi kıskanmamız ve çıraklarımızı onlardan uzak tutmamız bir yana, onları şerefte, makamda, teveccühte, hattâ maddî menfaatlerde kendimize tercih etmemiz gerekmektedir; zira, bu şekilde hareket etmek ihlasın bir buududur ve iman hizmetinin temel düsturlarından biridir. Dahası, bir iman hakikatini muhtaç bir mü’mine bildirme hususunda bile, başka bir arkadaşımızı öne sürmemiz, kürsünün başına onu geçirmemiz ve onun tercümanlığına fırsat vermemiz hakkın hatırını âlî tuttuğumuzun remzidir.
Öyleyse, hakikat konuşulsun da, konuşan kim olursa olsun; yeter ki, insanlar Allah’ı bulsun, rehberlik tacı kimin başına konulursa konulsun.. tek, iman hakikatleri sayesinde gönüller inşiraha kavuşsun, takdir nazarları ne yana doğrultulursa doğrultulsun.. değil mi ki, sen bütün semeratını efradına pay edecek bir şahs-ı manevînin bir uzvusun, gayrı ne diye görünme, bilinme, takdir edilme, parmakla gösterilme sevdasına tutulursun.

Bu Sıfır’ın Alnından Öpülür!..

Can Dostlar,
Şayet, Aziz Hocamızın en çok üzerinde durduğu mevzular sıralansa, ilk sayılacak konulardan biri insanın kendini sıfırlaması ve hiçliğini kabul etmesi olurdu. İşte, bu meselenin ele alındığı sohbetlerin birinde Hocaefendi şunları söyledi:
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Allahümmec’al’nî fî aynî sağîran ve fî a’yüninnâsi kebîran” diye dua ediyor; “Allah’ım beni kendi gözümde çok hakir kıl; halkın nazarında ise büyük yap!” diyor. Bu ifadesiyle bize bir kere daha hem şahsımız hem de vazifemiz açısından nasıl bir ruh haletine sahip olmamız gerektiğini talim buyuruyor.
Rehber-i Ekmel Efendimiz’in “fî a’yüninnâsi kebîran” sözü, nübüvveti, peygamberlik vazifesi, evrensel mesajı ve çağrısının kabulü zaviyesindendir; yani, “İnsanlar beni sözü dinlenebilecek biri olarak görsünler, kabullensinler ve saygı duysunlar ki, mesajıma karşı müstağni kalmasınlar; çağrıma hemen koşsunlar!” demektir. Ayrıca, Allah Rasûlü’nün bu duasının meali “Allah’ım beni insanların nazarında mahiyet-i nefsu’l-emriyeme denk kıl!” şeklinde verilse daha doğru olacaktır. Çünkü, O zatında büyüktür; O’nun yüceliğini kabul etmek, emirlerine gönül hoşnutluğuyla boyun eğmek ve O’nu bir yâd-ı cemil olarak her zaman hayırla anmak da dinin esaslarındandır.
Nebevî beyandaki, “Allah’ım beni kendi gözümde çok hakir kıl” ifadesine gelince; Şefkat Peygamberi bu sözüyle de ümmetine bir ufuk göstermekte ve mahviyete işaret etmektedir.
Haddizatında, insanın kendisini bir şey zannetmesi bir akıl hastalığıdır. Güzel konuşmasından, eli kalem tutmasından, bir kitap yazmasından ya da kendi alanındaki herhangi bir başarısından dolayı insanın kendisini gözünde büyütmesi bir ruh bozukluğunun alâmetidir. Bir kimse, makalesi, şiiri, estetik enginliği veya bir muvaffakiyeti sebebiyle ne ölçüde kendini beğeniyorsa, Allah nezdinde o kadar hakîrdir. Ne kadar “ben” diyor, “yaptım, ettim” hırıltılarını çıkarıyorsa, o kadar zavallı ve derbederdir. Ne kadar kendini küçük ve üzerindeki cübbeyi de emanet olarak görüyorsa, işte o kadar da büyüktür ve Hak katında değerlidir.
Kendisini küçük gören bir insan, başarıları üzerine almaz ve onlar sahiplenmez; muvaffakiyetleri Allah’ın inayetine bağlar. Kendi hakkındaki düşüncesi böyle olunca, alkış beklentilerine kapılmadığı gibi, başkalarının meseleleri farklı şekillerde ortaya koymalarından ve adeta onu unutmalarından ya da değerini tam takdir edememelerinden de çok fazla rahatsızlık duymaz. Çünkü, zaten o kendisini bir yere oturtmuştur. Hem öyle bir yere oturtmuştur ki, onun altında başka bir yer yoktur. İnsanlar ne derlerse desinler alınmaz, kırılmaz, gönül koymaz; zira o, başkalarının takdir ettiği mevkinin altında bir yere çoktan oturmuştur. Belki dese dese, “Allah’a hamdolsun, bu insanlar hâlâ benim hakkımda hüsn-ü zan ediyorlar.” der ve işte o zaman asıl büyüklük tahtına yerleşir. Nitekim, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyet; küçüklerde küçüklüğün alâmeti tekebbür, taâzum ve nahvedir.
Bazen çok mütekebbir kimseler de “sıfır merkezli” olmaktan bahsederler; fakat, iddia ve görünme başkadır, olma ve tabiat haline getirme daha başkadır. Esasen sadece iddiada takılıp kalan kimseler, “Ben sıfırım” derken ya da sıfır merkezlilikten bahsederken bile, Batılıların sıfırı gibi koskocaman bir daireyi, “zero”yu kullanırlar. Böylelerinin kendilerini nefyetmelerinde bile korkunç bir isbat, müthiş bir enaniyet vardır. “Âcizâne, fakirâne, bendeniz...” sözleri dahi çirkin bir taâzumun ve iğrenç bir nahvenin ifadesidir ki, bu şekilde “Ben sıfırım” deme, sarih benlikten daha tehlikelidir; çünkü, bunda bir de münafıkça kamufle gayreti vardır.
Öyle değil; bizim çok güzel, şirin mi şirin bir sıfırımız vardı. O, çizginin bölünmez parçasıydı, noktaydı. Bölüneceği kadar bölünmüş, küçüleceği kadar küçülmüş ve artık mahviyetin remzi olmuş bir rakamdı. Sıfır dediğin (.) böyle olur. Gözünden öperim ben böyle mahcup ve mütevazı sıfırın.

Osmanlı’nın Yetimleri
Kıymetli Arkadaşlar,
Bir misafirimiz, adanmış ruhlardan birinin sadece iki insana bazı hakikatleri anlatabilmek için tam üç buçuk sene epey uzun bir mesafeyi kat’ederek evi ile muhataplarının mekanı arasında mekik dokuduğunu anlattı. O iki insan mazlum bir toplumun fertleriydi. Mallarına mülklerine el konulan, yurtlarından yuvalarından zorla uzaklaştırılan, senelerce sürgünlere ve mazlumiyetlere maruz bırakılan, seksen binden fazla insanı dört bin iki yüz ayrı bölgeye dağıtan hasımları tarafından adeta gittikleri yerlerde kaybolmaları için çaba harcanan; nihayet, değişik organizasyonların bir nevi oyunlarıyla Batının batısına kadar sürüklenen ve dinlerini, dillerini, kültürlerini unutmaları için gayret gösterilen bir milletin mümessilleriydi. Sadâkat erenlerinden biri, işte tarifi imkansız zulümlere uğratılmış bu kardeşlerine özlerini kaybetmemeleri için yardımcı olma maksadıyla tam üç buçuk sene gidip gelmişti hem de yolun uzaklığına ve kendisini yalnızca iki kişinin dinleyecek olmasına aldırmadan.
Bu civanmertlik Aziz Hocamıza anlatılınca, Muzdarip İnsan hem sevindi “O kardeşimiz burada olsaydı, alnından öper ve ödül verirdim” dedi hem de bir ucundan dile getirilen mazlumiyetten dolayı ağladı ağladı. Sonra da hissiyatını şöyle dile getirdi:
Ahıskalılar, Boşnaklar, Makedonlar, Arnavutlar.. evet, Kafkaslar’ın, Ortadoğu’nun ve Balkanlar’ın mazlumları ve mağdurları olan milletler... Bunların hepsi Osmanlı’nın yetimleridir. Devlet-i Âliye’nin yıkılışıyla sadece Anadolu halkı değil, bu bölgelerin insanları da yetim kalmışlardır. Dolayısıyla, zannetmeyin ki sadece biz yetimiz. Malik bin Nebî’nin yaklaşımıyla, Osmanlı o koca coğrafyada bütün müslümanların hâmîsiydi, o gidince herkes yetim kaldı.
Evet, o yetimlerin her biri bir yetimhanede vesâyete verildi. Balkanlar’dan Ortadoğu’ya kadar her belde topyekün bir öksüzler yurdu haline getirildi.
Bu acı gerçeği nazar-ı itibara alarak, sahip çıkmak lazım o mazlumlara; çünkü, onlar bizim yetim kardeşlerimiz. Yetim... Bizim gibi yetim... Yetimin halinden yetimler anlar...
“Yetimlik ne demektir?”; sen onu bana sor...
Yetim olduğu halde yetimliğini hissetmeyenlerin ne büyük hüsran içinde olduklarını anlatmak ne kadar da zor!..
Diğer taraftan, büyük büyük derslerin yapıldığını gördüğümüzden ve kalabalık meclislere alıştığımızdan dolayı, iki insanla sohbet etmek küçük bir iş gibi görünebilir. Fakat, Allah’ın rızasının nerede olduğu belli değildir. Allah insanları neden dolayı bağışlar, ne ile Cennet’e koyar, hangi vesileyle Rıdvan’a mazhar kılar... Bunları sadece Cenâb-ı Hak bilir. Bazen bir tek insanın hidayetine vesile olma, onu güçlendirme, yüreklendirme ve şahlandırma, binlerce insanın hidayetine vesilelik etme kadar semere verir. Nitekim, “Bir mağaraya çekilip uzlette yaşayan İbn-i Meşîş-i Hasenî hazretleri başka hiçbir iş yapmamış olsaydı, Ebü’l-Hasan Şâzilî’yi yetiştirmesi ona yeterdi” denilir.
Bir Ahıskalı, iki Boşnak, üç Arnavut... Yarın onlar da cemm-i gafir haline gelir ve duruşlarıyla bile inşirah verici bir mahiyete bürünürler. Belki siz hiç farkına varmazsınız, merkezde öyle bir hayra vesilelik ettiğinizi hiç düşünmezsiniz. Düğmeye siz basmışsınızdır, startı siz vermişsinizdir. Muhit hattında o meseleye terettüp eden teveccüh ne ise, siz de manen ondan istifade edersiniz; fakat, sizin hiç haberiniz olmaz. Aslında, haberinizin olmaması da yararlıdır; çünkü, meselenin geniş şeklinden haberdar olma ucba kapı aralayabilir, insanın kendisini içten içe beğenmesine sebebiyet verebilir. Bu da çok tehlikeli ve neticesi itibarıyla helak edicidir.
En iyisi mi, uygun zemini kolla ve dört bir yana tohum saç; onun bittiğini ve başağa yürüdüğünü görmeden, sen de tıpkı bir tohum gibi git, toprağın bağrına gömül.
Hakiki dava erleri, hizmet-i imaniye ve Kur’aniyenin şu ya da bu fasılda, şöyle veya böyle neticelenmesini kat’iyen görmek istemezler. Çünkü, bir yönüyle Efendimiz’in de görmediğini ve görmemenin yanında olduğunu düşünürler.
Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) kendisine cinlerin biat etmesi üzerine “Artık gidiciyim; zira, ben insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderildim. Mekke’de iman eden insanlar var; şimdi cinler de biat etti; demek ki benim vazifem bitti” demiştir. Bu Nebevî beyanda iki mühim ders vardır: Birincisi: Mü’minler yaptıkları hizmetlerde neticeyi görmeye talip olmamalı; hareketlerini, tavır ve davranışlarını sonuca bağlamamalı, hak bildikleri yolda yürürken istikbal düşüncesine takılmadan, sadece kendi sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmalıdırlar. İkincisi: Onlar, hizmeti, hayatlarının gayesi bilmeli ve “Şayet dinime hizmet edemeyeceksem yaşamamın manası yok; gayrı ötelere yolculuk zamanıdır” demelidirler.
Bu davaya intisap edenler, peygamberâne bir mülahaza içinde bulunmalıdırlar. “Ben de encamı göreyim!” düşüncesi peygamberâne değildir! Allah’ın elçileri dahi neticeyi görmeyi dilememişken, sen kim oluyorsun ki encama şahitliği talep ediyorsun? Şayet, yüreğin varsa ve dava şuurun tamsa, “Allah’ım bana hizmet ettir ama başarıları göstermeden beni buradan al; işin içinde benim payımın da bulunduğunu düşünmeme fırsat verme!” dersin.. içine öyle bir mülahaza doğmadan sen gaybubet edersin.. alkış yağmuruna tutulabileceğin endişesiyle bir gün önce çekip gidersin. Bu duyguyla burada gurub edersin, lakin öbür alemde yeniden tulu yaşarsın. Hem orada korkmana da gerek kalmaz; çünkü ahirette riya yok, süm’a yok, ameli ibtal etme yok.. orada güzel niyetlerin ve halis amellerin semerelerini görme var.
Rica ederim; “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, o gün zemininizde çiçek açacak!” sözü sadece vakanın raporundan mı ibarettir?!. Hayır, bu hasbî beyan, aynı zamanda adanmış ruhların değişmeyen kaderlerinin ifadesidir. Onlar tohum ekmişler, arkalarına bakmadan da çekip gitmişlerdir. Tohumlar bire bin başağa yürümüş, başaklar filizlerini çıkarmış, sonra daha da kuvvetlenmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş ve arkadan gelenlerin kuvve-i maneviyesini takviye eden bir inşirah kaynağı olmuştur. Ne var ki, o hasbîler, inananları sevindiren, münkirleri de gayzlandıran bu manzaraya dünyadayken şahit olmayı hiç istememiş, ötelerin pencerelerinden bakıp ahiretin hatarsız sevinciyle şenlenmeyi tercih etmişlerdir.

[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 14.06.08, 09:41 AM   #35
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (17)
Kıymetli Arkadaşlar,

M. Fethullah Gülen Hocamız, gönül diliyle ve hâl şivesiyle konuşan insanları dinlemeyi çok sever; hele bir de hitap eden şahıs sahasının uzmanı bir İlahiyatçı ise, onun sözlerini kevser gibi yudumlar. Kendi müktesebatını muvakkaten nisyana terkeder ve dile getirilen hususlardan azamî istifade etmek ister. Gönülden, mahviyetle, selefe saygı içinde ve Ehl-i Sünnet akîdesine muvafık şekilde konuşan birine tevafuk edince heyecanlanır, onun hemen her sözüyle duygulanır ve ağlar. Hakikatlere tercüman olan o insana karşı minnet hisleriyle dolar, gıyabında pek çok hayır duasında bulunur, sonra da takdir ve teşekkürlerini ifade etme fırsatı kollar. Bu ruh haletinden dolayıdır ki, Hocaefendi, Samanyolu Televizyonu’nun ilk kez bu diyar-ı gurbette de seyredilebildiği sene iftar ve sahur programlarına katılıp gönlünün lisanıyla sohbet eden kıymetli hocalarımızın herbirine teşekkür mektubu göndermeyi bir vefa borcu bilmiştir.

Hoca mı Teolog mu?

Muhterem Hocamız, bazen özellikle televizyonda seyrettiği ilim ve fikir adamlarının sözlerine atıflarda bulunur; kimi zaman da, hoşuna gitmeyen bir husus olmuşsa, şahısların isimlerini zikretmeden ve haklarında menfi kanaatlerin oluşmasına fırsat vermeden sadece dile getirdikleri konulardan bahisler açar. Şayet, bu bahisleri esnasında “bir hocamız” ya da “bir ilahiyatçı arkadaşımız” diyerek söze başlarsa, anlarız ki, o şahsın ele aldığı mevzudan, konuşma üslubundan, tevazu ve mahviyetinden çok memnun kalmıştır. Fakat, dinlediği bir insana atıf yaparken “bir teolog” derse, biliriz ki, o şahıs en başta üslubuna dikkat etmemiş, mahviyet elbisesi giymemiş ve selef-i salihinin müstakim çizgisini izlememiştir.

Halis bir mübelliğ üslubunu tutturamayan kimselerin ekranlarda arz-ı endam ettikleri andan itibaren, Hocaefendi’nin meclisinde bulunan İlahiyatçılar için sonraki birkaç gün çok zor geçer; çünkü, dostlarının hep hayrını dileyen Dertli İnsan’ın onlar hakkındaki bir kısım endişeleri yeniden tetiklenir. “Ben de bilirim” duygusunun bazı kimseleri küstahlaştırdığına şahit olunca, Hocamızın, kardeşlerinin akıbetleriyle alâkalı korkuları ziyadeleşir. Dolayısıyla da, o haftaki sohbetlerde bu konu etrafındaki tahşidat peşi peşine gelir. Nihayet, havf kefesi recaya göre yere daha yakın olanlar, bir balans ayarı mahiyetindeki tembihler karşısında, muhasebe duygusuyla kıvrım kıvrım bir hal alırlar; fakat, aynı zamanda kendilerine doğruları gösteren bir mürşid-i kâmilin mevcudiyetini düşünerek Mevlâ-yı Müteâl’e hamd ü sena hisleriyle dolarlar.

Aziz Hocamız, geçen hafta yine üslup ve edep açısından kendisini rahatsız eden bir “teolog” dinlemiş olacak ki, son günlerdeki hasbihallerin hemen hepsinde söz dönüp dolaşıp selefe saygıya, samimi olmaya ve hakikatleri anlatırken kendini silmeye geliyor. İşte, bu mevzudaki bazı notlarımı sizinle paylaşmak istiyorum. Fakat, mezkur konuyla ilgili çok önemli ikazları aktarmaya geçmeden önce bir hususu daha hatırlatmada fayda mülahaza ediyorum.

Sahabe Ruhu

Muhterem Hocamıza göre; şayet âbide şahsiyetler ve altın nesiller yetiştirmek istiyorsanız, mutlaka insanlara Ashab-ı Kiram’ı anlatmalı ve onları sahabe ruhuyla tanıştırmalısınız. Ne var ki, def-i bela kabilinden vaaz etme edasıyla, kürsüde bağırıp çağırma şeklindeki bir iki vaazda ya da hutbede bunu yapabileceğiniz zehabına kapılmamalısınız. Muhataplarınızı belli bir seviyeye getirmek için, icabında bir sene boyunca tek konuyu değişik yanlarıyla işlemeli ve iyi hazırlanmak suretiyle uzun zaman sürdüreceğiniz o sohbet silsilesinde, mevzuyla ilgili hiçbir meseleyi ihmal etmemelisiniz. Ashab-ı Kiram’ı da böyle bir program dahilinde anlatmalı ve onları “Sahabî” yapan sıfatları birer birer ele almalısınız. Genel manada sahabeyi tanıtırken, iman, sadakat, emanet, civanmertlik ve îsar duygusu gibi güzel vasıflara hususi paragraflar açmalı ve bunları bir bütün halinde insanlara sunmalısınız. Böylece, nesilleri Ashab-ı Kiram ve Asr-ı Saadet ile beraber, sahabe ruhuna ve o ulvî duygulara da imrendirmeye çalışmalısınız.

Bildiğiniz gibi, Aziz Hocamız, bu metodu bizzat uyguladı. Başta Sonsuz Nur Peygamber Efendimiz’in siyeri olmak üzere, Kur’an, namaz, oruç, hac... gibi mevzularda haftalarca vaazlar verdi; bu önemli hakikatleri bir iki haftayla geçiştirmedi. Aynı konu etrafında on, onbeş, yirmi, hatta elli hafta konuştu. Tabii, bütün bu esasların üzerinde etraflıca dururken, sözü her defasında Ashab-ı Kiram’a da getirdi ve onları birer “nümune-i imtisal” olarak yeni yetişen nesillerin önüne koydu.

Hocamızın vaazlarını canlı ya da kasetten dinleyenler/seyredenler hemen hatırlayacaklardır; o ellerimizden tutup bizi bir gün Bedir’e, bazen Uhud’a, bir diğer gün de Yermük’e götürürdü. Her vaazda bizi bir başka sahabiyle tanıştırır ve ona dost yapardı; bugün Seyyidina Mus’ab, yarın Hazreti Ammar, ertesi gün de Hanzala Efendimiz ile sarmaş dolaş olurduk onun vesilesiyle. Hatta, Sahabe Efendilerimizi (Allah hepsinden razı olsun) kendimize o kadar yakın hissederdik ki, etrafımızdakileri dikkatle süzer ve “Acaba Hazreti Ebu Bekir de burada mı, Hazreti Ömer de anıldığı yere geldi mi?” diye düşünmeye başlardık.

Bu vaazların, sohbetlerin, aynı çizgideki yazıların ne büyük manalar ifade ettiğini sonradan anladık. Onların vesilesiyle, “Örnekleri Kendinden Bir Hareket” şekillendi. Onlar sayesinde, sahabe ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılan insanlar yetişti; Ashab-ı Kiram’ın sıdk, emanet, iffet, fetanet, tebliğ aşkı ve temsil cehdi gibi yüksek vasıfları günümüzün bahtiyarlarına can üfledi.

Evet, Muhterem Hocamız, hayatı boyunca Ashab-ı Kiram’ı anlattı, gönüllerde onlara karşı hayranlık uyarmaya çalıştı; sahabe ruhuyla kanatlanmış iyi mü’minler yetiştirmek için uğraştı.. ve bu mesleğin mümessileri için şu tembihleri sıraladı:

Siyer Felsefesi

Bugüne kadar pek çokları tarafından, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerini anlatan ve Ashab-ı Kiram’ın vasıflarını ele alan eserler yazılmıştır. Fakat, hadiseleri nakletmek ayrıdır, o gün meydana gelen vakıalarda işin felsefesini bulup çıkarmak daha başka bir meseledir. Madem ki, kıyamete kadar cereyan edecek bütün hadiselerin bir çekirdek halinde Asr-ı Saadete sıkıştırıldığına inanıyoruz; öyleyse, siyeri oluşturan vakıaları çağlara göre yeniden yorumlamamız ve zamanın tefsirini arkamıza alarak onları bir kere daha değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu zaviyeden bakınca, bugün için bir siyer felsefesinin henüz yazılamadığını ve buna çok ihtiyacımız olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Siz Hudeybiye’yi çok güzel anlatabilirsiniz, Bedir’i bütün detaylarıyla yazabilirsiniz ya da Huneyn’i eksiksiz nakledebilirsiniz. Ne var ki, eğer Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerini alıp günümüze adapte edemiyorsanız, nakilcilikten öteye geçmiş sayılmazsınız.

Artık bir daha Huneyn yaşamak mümkün değildir ve yeni bir Hendek olmayacaktır. Bu itibarla da, her hadiseyi ele alırken üzerinde durulması gereken husus ondan günümüze dair nelerin çıkarılabileceğidir. Bi’r-i Maune’den bu zamana dair neler çıkarılabilir? Uhud hangi ibretlik olayları ihtiva etmektedir? Yermük bugün için neler söylemektedir? Şayet, meselelere bu mülahazayla yaklaşılmazsa, siyer adına da taklitçilikten ve basma kalıp kitaplar ortaya koymaktan kurtulmak mümkün olmayacaktır.

Maalesef, müslümanlıkta şablonculuğa takıldığımız gibi, Peygamber Efendimiz’in ve Ashab-ı Kiram’ın hayatlarını anlatırken de işin ruhuna inmekten daha ziyade nakilcilik yapıyoruz. “Falan şöyle demiş.. filan böyle etmiş!.” deyip tıkanıyoruz, alışılmışın dışına bir türlü çıkamıyor ve alelâde yorumlara mahkum yaşıyoruz.

Bu açıdan, günümüzde “siyer felsefesi”ne bağlı eserlere ve değerlendirmelere çok muhtacız. Asr-ı Saadet’i bir mercek gibi kullanıp zamanımıza onunla bakmak zorundayız. Bir başka deyişle, Gül Devri’ni bu çağın farklılıklarına, şartlarına ve gerçeklerine göre yeniden okumaya ve o dönemde bir nüve halinde vuku bulan hadiseleri bugüne ışık tutacak şekilde intikal ettirmeye mecburuz.

Hazreti Hamza’yı mı Anlatıyorsun, Kendini mi?

Bu konuyla alakalı bir husus var ki, gönlümü sahiden dağidar ediyor: Habib-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam) ve Ashab-ı Kiram efendilerimiz iç heyecanıyla ve gözyaşlarıyla anlatılmalıdır. Bir de, o esnada onları anlatan insanın kendisi silinip gitmelidir.

Belki size çok ağır gelecek ama hakikatin hatırı için söylemeliyim: Hazreti Hamza’yı anlattığın sırada, sen hâlâ orada kendin olarak varsan, dilin lâl kesilse de konuşmasan daha iyidir. Çünkü, senin olduğun yerde Hazreti Hamza’yı gereğince anlatman mümkün değildir. Arslan Avcısı’nın kılıç salladığı anda, onu tarif eden el artık senin elin olmamalı; o anda ortada sadece Hamza kalmalı. Sen silinmelisin orada, senin payına düşen silinmektir o anda. Yoksa, duygusuz, heyecansız, gözyaşsız.. yalnızca kendini isbat edersin; soğuk bir kalb ve katı bir lisanla “revahu an fulanin, an fulanin” demek suretiyle Sahabeyi tanıttığını zannedersin ama aslında kendi nefsin hesabına boşa nefes tüketmiş sayılırsın.

Evet, bu mevzuda çok samimi olmamız lazım. Kendimizi silerek, o bahtiyar insanları yerimize koymamız lazım.

Herkes bunu yapabilir mi? Yapamayabilir; fakat, bir insan böyle yapamıyorsa, yapmasın. Yapamıyorsa, yaptığı iddiasında hiç bulunmasın. Rasûl-ü Ekrem’i sevdirecek ve Ashab’a özendirecek şekilde konuşamayacaksa, Peygamberden utansın.. ve bir cihad esnasında yere düşmek üzere olan sancağı eline alıp, ehil bir insan arayan, Hazreti Halid’i görür görmez de “Bunun eri sensin!” deyip emaneti ona teslim eden kutlu zat gibi, yerini işin ehline bırakmanın yolunu arasın. Şayet, henüz vazifeyi teslim edecek birini bulamazsa, o zaman da bir yandan emin bir emanetçi beklerken, diğer taraftan da “Ben bu işin eri değilim ama, bayrağı da yerde bırakamam ki!..” deyip vazifesine devam etsin. Fakat, bu arada himmetini âli tutarak, hizmetin hakkını verebilecek kıvama ermek için kavlî ve fiilî duada da ısrarcı olsun.

Hele bir de, saygısızca ve gülerek anlatmalar var ki, onları dinleyince adeta kahroluyorum. Bazı kimselerin, affedersiniz, terbiyesizce “Peygamber, Aişe’ye şöyle dedi” ya da “Ebu Bekir’e böyle söyledi” deyip ardından dudak bükmelerine, farklı manalar çıkarmış gibi bıyık altından gülmelerine, küstahça “Ebu Bekir, devenin konuştuğuna inandı, eh ben de inandım!” şeklindeki imalarına ve “heh heh hee” türünden kabaca sırıtmalarına şahit oluyorum ki, şayet gözlerimle görmesem ve kulaklarımla duymasam ilahiyat adına konuşan insanların bu kadar edepsizleşecebileceğine ihtimal vermem. Böyle haddini bilmez kimselere, “Allah’ın huzurundasın, Rasûlullah’ın ruhunu rencide edebilecek bir konumdasın; Hak aşkına, bu kadar terbiyesiz olmamalısın!” demek geliyor içimden.

Açık konuşuyorum; dile getirdiğiniz meseleler ruhunuzun sesi değilse, asla başkalarına tesir edemezsiniz. Belki kitaplarınız satılır, onlardan bol para kazanırsınız; fakat, kalıcı bir eser ortaya koyamaz ve daimi bir tesir bırakamazsınız. Çünkü, siz kendinizi ifade etmişsinizdir; şahsi hesabınıza bağlayarak hakikatleri kötüye kullanmışsınızdır; bu sebeple de sözlerinizde Allah hesabı yoktur, Peygamber hatırı yoktur. Dolayısıyla, yazdıklarınız ve söyledikleriniz basmakalıp ifadeler ve unutulmaya mahkum sıradan sözler olur.
Hiç unutmayın; gönülden inandıklarınızı yine kalbinize söyleteceğiniz ana kadar vicdanlara hiçbir şey ifade edemezsiniz.

Öyleyse, şekilden geçmeli, sureti bırakmalı; öze ve manaya bakmalısınız.

Hadis rivayet ederken ya da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e ait bir hususu anlatırken, çocuklar arasında cereyan eden hadiseleri naklediyormuş gibi bir üslup(suzluk) kullananlara, espri yaparcasına konuşanlara, karşıdakilere hoş vakit geçirtmek istermişçesine gülenlere ve o ulvî hakikatleri muhataplarını eğlendirme vasıtasıymışçasına kullananlara çok gönül koyuyorum. Nasıl bu kadar saygısız olabildiklerini anlayamıyorum. Bazen bir kısım teologların edep harici sözlerinden dolayı hasta olacak kadar rahatsızlık duyuyorum.

Allah aşkına, babanın oğlu değil ki O senin! Kaldı ki, bugünün insanı babasının oğluyla konuşurken dahi o denli saygısız olmamalıdır!..

Saygı Anlayışımızı Yıktılar!..

Bildiğiniz gibi; Abdullah İbn Mesud Hazretleri, kendisinden bir hadis rivayet etmesini istediklerinde, “Rasûlullah buyurdu ki:” diye söze başlar ama hemen gözleri dolarmış. Sonra başını eğer, tekrar yukarı kaldırır, derin bir soluk alır, -varsa- elbisesinin düğmelerini çözer ve kelimeleri zor güç telaffuz edermiş. Nihayet hadisin naklini bitirince, “Hafızamdan bir şey söyledim ama bilin ki, Rasûlullah bunun üç aşağı-beş yukarısını söyledi veya buna yakın ya da buna benzer bir şey buyurdu.” şeklinde ikazda bulunmayı da ihmal etmezmiş. Bizzat Efendimiz’den duyduğu hakikatleri zikrederken bile kıvrım kıvrım kıvranırmış.

İmam-ı Malik Hazretleri, hadis dersi vereceği zaman belki her defasında boy abdesti alır, kürsüde diz üstü oturur ve adeta titreyerek o nebevî beyanı aktarırmış. Etrafını sarıp kendisini dinleyen müctehid seviyesindeki yüzlerce talebesinin önünde hayadan iki büklüm olurmuş; Allah Rasûlü’nün sözlerini kelime kelime takrir ederken Efendimiz’in huzurundaymış gibi edeple dururmuş. Denilir ki; bir gün talebeleri Hazreti İmam’ın çehresinde ciddi bir acı ve elem ifadesi görmüşler; yüz hatlarının gerildiğini farketmişler. Sebebini sorunca şu cevabı almışlar: “Az önce iki defa akrep soktu; canım çok yandı. Fakat, o esnada rivayet ettiğim hadis-i şerife, dolayısıyla Söz Sultanı’na karşı edepsizlik etmiş olmamak için tavrımı değiştirmedim.”

Ahh büyük İmam; senin şu saygı anlayışını düşününce, bilmem ki babasının oğlunu anlatıyormuş gibi O’ndan bahsedenlere ne demeli?!.

Yetiştiğimiz dönemde, o tekye ve zaviyelerde, “Canım, Cananım, Devletli Sultânım, Efendim, Nûr-ı aynim, Şem-i Tabanım, Çeşm-i ümidim, Sebeb-i hayâtım, Celîs-i halvetim, Habîbim, Pir-i Muganım… Sultan-ı Enbiya (aleyhi ekmelüttehaya)” denmeden O’nun adı ağza alınmazdı. Ashab-ı Kiram için de tazim adına ne varsa söylenirdi.

Heyhat!.. Teologlarımız belki bazı güzel şeyler de yaptılar; fakat, yetiştirdikleri talebelerin ruhlarına öyle bir saygısızlık aşıladılar ki!.. Bugün şimdiye kadar açılan İmam Hatipler ve İlahiyatlar sayısınca mektep inşa etseniz yine de o saygısızlığı gidermekte çok zorlanırsınız. Ne ki, o sayıda mektep açmaz ve o kıvamda insanları oraya koymazsanız, mevcut saygısızlığı asla ortadan kaldıramaz ve mü’min edebini yeniden ikâme edemezsiniz.

Sahabe Din Demektir!..

Suat Hocamızın da sınıf arkadaşı olan Müftü Ali bey, o ilk dönemdeki kır kamplarımızın birinde, Buca’da kitap okurken ziyaretimize gelmişti. Kendisiyle yakından tanış değildik; dostlarının arasına katılmış, o da Fakir’in kaldığı çadırı teşrif etmişti. Birkaç kişi oturmuş sohbet ediyorken, söz dönüp dolaşmış ve Hazreti Ömer efendimizden bahis açılmıştı.

Hazreti Ömer’i (radiyallahu anh) kâmetine yaraşır ölçüde sevdiğimi söyleyemem; hakikaten seviyor olsaydım, kabr-i şerifinin başına gittiğimde kalbim dururdu ve ölürdüm orada.

Bu duygumu da size ifade edeyim: Habib-i Ekrem Efendimiz’i çok sevdiğime inanıyordum. Ravza-yı Tahire’ye giden herkesin eline bir nağme tutuşturuyor, “Bunu Mescid-i Nebevî’de, muvacehenin parmaklıkları arasından atın; bari gönlümün ateşiyle yanmış mektubum O’na ulaşsın!” diyordum. Cenâb-ı Allah, fırsat verip de Efendim’in köyüne gitmemi nasip edince, orada düşüp kalacağımı zannetmiştim. Fakat, M. Akif’in Seylanlısı gibi ruhumu orada teslim edemeyip, diri olarak döndüğümde çok üzülmüş ve kendi kendime “Fetih, sende sevda olsaydı, Maşuk’unun huzurunda ateş-i aşkla kavrulur ve ölürdün!” deyip ağlamıştım.

Evet, huzurunda can vermedim, bunun bir ölçü olup olmadığını da bilemem. Fakat, Hazreti Ömer’i hep sevmiş, çok erken dönemde Mevlana Şibli’nin eseri gibi onunla alâkalı epey kitap okumuş ve Rasûlullah’ın güzide halifesi, mü’minlerin emiri, adalet timsali Ömer Efendimiz’e karşı hayranlığımı iyice derinleştirmişimdir.

İşte, o çadırda sohbet ederken, çok heyecanlı, yerinde duramayan, afacan mı afacan, kabına sığmayan insanlarla ilgili bir mevzuyu anlatmak için Seyyidina Ömer’i bir prototip olarak seçmiş; “Hazreti Ömer böyle birisiydi, Cahiliye döneminde deli-doluydu!..” demiştim. Belki, “Cahiliye döneminde” kaydı düşülünce ve İkinci Halife’nin o dönemde kızkardeşine, eniştesine ve diğer bazı mü’minlere yaptıklarına bakılınca, bu söz mazur görülebilirdi. Fakat, daha ben “deli-dolu” ifadesini telaffuz eder etmez, Ali bey “Hocam, o nasıl söz öyle? Alem-i İslam’ın medar-ı iftiharı bir insan için o kullanılacak bir tabir midir Allah aşkına?” deyiverdi. Hiç unutmam, adeta yokuş aşağı giderken fren yemiş bir araba misillü zangırdadım. O anda hiçbir şey söylemedim, ama içimden “Allah senden ebeden razı olsun, bana önemli bir ikazda bulundun; tevbeler tevbesi, bir daha hiç öyle saygısızlık eder miyim?” dedim.

Evet, Ashab-ı Kiram din demektir ve söz konusu Cahiliye dönemi bile olsa, onlarla alakalı konuşurken çok dikkat edilmelidir. Ebu Bekir dindir, Ömer dindir, Osman dindir, Ali dindir ve kendi aralarındaki mertebeleri ölçüsünde Ashab’ın her biri İslam demektir; Sahabe dinimizi kendilerinden öğrendiğimiz muallimlerimizdir.

Müsaadenizle, öyle kuru saygı, sözde takdir ve lafta kalan hürmet... bunlar boş şeylerdir. Edep hissi insanın gönlüne yer etmelidir.. ve mü’min Habib-i Ekrem’in ya da Ashab-ı Kiram’dan birinin ismini işittiği zaman, neredeyse esmâ-yı ilahiyeden birini duymuş gibi ürpermelidir. Zira, onlar her halleriyle Allah’ı hatırlatan ve dinimizin hakkaniyetini gösteren birer hüccettir.



Osman Şimşek

Kaynak:[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 23.06.08, 01:57 AM   #36
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (18)
Hakkınızı Helal Edin!..
Muhabbet ve şefkat mesleğine gönül vermiş sevgili dostlar,
Sıla ile gurbet, hatta “tatlı su kaynağı” ile bütün dünya arasında nurdan bir köprü kurma, hiç olmazsa teknolojinin imkanlarını kullanarak Allah için sevenleri birbiriyle buluşturma niyetiyle açtığımız ve [Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...] adresinde insanlığın istifadesine sunduğumuz İnternet dergimiz yayına başladığından bu yana her hafta yüzlerce elektronik ya da normal mektup alıyoruz. “İrtibat” kısmındaki, “Sayfamızla alâkalı çalışmaları sadece iki-üç kişilik bir heyetle yetiştirmeye gayret gösterdiğimiz için şahsî selâm, şahsî problem ve herhangi bir konudaki yardım taleplerini ihtiva eden mesajları dikkate alamayacağımızı belirtir, bu hususta anlayış gösterilmesini ve affınızı dileniriz.” ikazına rağmen, bebeğine isim istirham edeninden iş isteyenine, bir probleminin çözülmesi için dua ve yardım dileyeninden herhangi bir konuda master tezi seviyesinde malumat bekleyenine kadar pek çok okuyucumuzun onlarca talebine muhatap oluyoruz. Aslında, bu rağbetten şikayetçi değiliz; ne var ki, içinde bulunduğumuz şartların zorluğundan dolayı birbirinden değerli insanların arzularını gerçekleştirememenin üzüntüsünü ve çoğu zaman hem sâili kırmama hem de onca meşguliyeti bulunan, muzdarip Mesul’e eziyet etmeme arasında kalmanın elemini yaşıyoruz.

Özellikle son aylarda, bazı medya organlarında dergimizin çokça zikredilmesinin de tesiriyle, hemen her kesimden insanın Kırık Testi’den ve Bamteli’nden haberdar olmasının akabinde, Muhterem Hocamıza ulaştırılmak üzere “helallik alma” kasdıyla yazılmış mesajlarda büyük bir artış meydana geldi.
Geçen haftaki bu türden e-maillerin birinde, ismini vermek istemediğim bir okuyucumuz, şöyle diyordu:

“Saygıdeğer M. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye,
Vaktiyle, gaflete dalıp zatınıza ağır bir kelime kullanmış ve gıybetinizi etmiştim. Maalesef, ruh hastası olduğunuzu söyleyen bir adama katılmış ve onun iftiralarını tasdik mahiyetinde aynı çirkin sözleri tekrarlamıştım. Bu hadisenin üzerinden dört ay geçmişti ki, kendim ruh hastası oldum. Halen psikolojik tedavim sürüyor. Ancak, bir süredir Risaleleri okuyorum ve artık Cenâb-ı Hakk’ın affetmediği kul hakkına dair hiçbir şeyin üzerimde kalmasını istemiyorum. Hem Allah Teâlâ’dan bağışlanma talep ediyor hem de sizden hakkınızı helal etmenizi diliyorum.”

Evet, yüzlerce mesajı Aziz Hocamıza ulaştırmamız mümkün değil; fakat, bu samimi istek bir sohbet esnasında aklımıza gelince ve bir münasebet zuhur edince Hak Sahibi’ne meseleyi arz ettik. Şefkat İnsanı şu sözlerle mukabelede bulundu:

“Şayet bundan sonra namazlarını kılarsa, bütün hakkım helal olsun. Hem belki onun şifası namazdadır. Dilerim, adanmış ruhların şahs-ı manevîsine zulüm ve haksızlık yapmamıştır. Söz konusu olan sadece bir ferdin hakkıysa, o insan hakkından vaz geçer, “helal ettim” der ve olur biter. Madem ki, bir insan hatasını anlamış ve helallik alma civanmertliğini göstermiş, onun muhatabına düşen de artık hak arayışında olmamak, onu büyük bir vebal altında bırakmamak ve affetme âlicenaplığını ortaya koymaktır.”

Evet, bir mü’min için tevbe kapısı her an açıktır; ne var ki, insan, altından kalkılmaz hesaplarla ötelere gitmemek için hep temkinli davranmalı, sürekli nezih yaşamalı, ezkaza kirlenmişse hemen temizlenmeye çalışmalı; elinde fırsat varken günah ve kul hakkı gibi ağırlıklardan kurtulmanın yollarını araştırmalıdır. Gıybetini yaptığı, hakkını yediği, kötülük ettiği herkese ulaşmanın ve onlardan helallik almanın bir yolunu mutlaka bulmalıdır. Aksi takdirde, insan, hem dünyada gayretullaha dokunmuş olma hem de görülmemiş hesaplarla ahirete yuvarlanma tehlikesiyle burun buruna sayılır.

Gayretullaha Dokundu!..

Kıymetli Arkadaşlar,
Helallik dileyen o samimi insan, hastalığının sebebinin Hocaefendi hakkındaki kötü sözleri olduğunu, çirkin isnatlara iştirak ettiğinden dolayı gayretullaha dokunduğunu; dile doladığı aynı maraza -bir şefkat tokadı olarak- kendisinin tutulduğunu ve devayı da ancak çamur attığı masumun bağışlaması sayesinde bulacağını ima ediyordu. Bu mülahazalara cevap sadedinde, Aziz Hocamız şunları söyledi:
“Hastalığın sebebi budur!” diyerek kestirip atmak doğru değil; işin hakikatini Allah bilir. Şahsen, bana karşı yapılan bir haksızlıktan dolayı gayretullaha dokunulmuş olacağını hiç düşünmem; şahsımın maruz kaldığı haksızlıkların azab-ı ilahiyi celbedeceğine ihtimal vermem. Fakat, zulüm gören kim olursa olsun, mazlumiyetin kerametine her zaman inanmışımdır. Bir de, hayatım boyunca hiç kimseye bilerek kötülük yapmadım. Bu itibarla da, eğer bazı kimseler dinime bağlılığım, Rasûl-ü Ekrem’e intisabım ve Kur’an-ı Kerim’e hizmet cehdimden dolayı fakire karşı düşmanca duygular besliyor ve hasımca davranıyorlarsa, Cenâb-ı Hak bu yüzden onları cezalandırabilir. Bazen zâhiren küçük görülen bir şer, bardağı taşıran son damla olabilir.

Şu menkıbeyi bilirsiniz: Bir deve kervanı yola koyulmuş giderken fakir bir derviş önlerine çıkar ve kervancıbaşına kendisini de aralarına almaları ricasında bulunur. Kervancıbaşı adamcağızın isteğini kabul eder ve beraberce yola revan olurlar. Bir zaman sonra haramiler kervana saldırır ve gariplerin bütün eşyalarını alırlar. Bir aralık, eşkıyânın reisi, dervişe de malı olup olmadığını sorar. Hak dostu, “Benim hiç param yok, ama kervancıbaşının bürümcek bir gömleği vardı, onu almayı unutmuşsunuz.” der. Haramîler hemen koşar, kervancıbaşının heybesini yeniden arar ve pek değerli gömleğine de el koyarlar. Uzun süre hiçbir şey söylemese de dervişe karşı kervancıbaşının gönlü çok kırılır. Öyle ya; onca iyiliğine mukabil maruz kaldığı tavır kolay kolay kabul edilebilecek cinsten değildir. Bütün sermayelerini kaybeden mazlumlar, çaresiz bir halde bekleşirlerken devletin askerleri çıkagelir ve haramilerin hepsi derdest edilir. Nihayet, gasbedilen mallar sahiplerine geri verilir. İşte o zaman kervancıbaşı dervişe yaklaşır ve der ki, “Baba aşkolsun! Ben sana o kadar iyilik yaptım, sen de tuttun, benim biricik gömleğimi de şakîlere haber verdin.” Hak dostunun cevabı düşündürücüdür: “Oğul, niyetim sana kötülük yapmak değildi; bu haramiler halka o kadar gadretmişlerdi ki, baktım zulümlerinin gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmış.. senin gömleğinin işte o dört parmak yerine geçmesiydi muradım.”
Evet, bu bir menkıbedir; fakat, çok önemli bir hakikati nazara vermektedir: Her kötülüğün gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bir zâlim belki başlangıçtaki onca cevrine rağmen tecziye edilmeyebilir; ama bir, iki, üç... derken, öyle bir sınıra varır ki, o noktada zulüm arz u semanın tahammül edemeyeceği bir keyfiyete ulaşır ve ilahi gazaba davetiye çıkarır.

Merhum Yaşar Hoca’dan dinlemiştim; kendi başından mı geçmiş, yoksa bir arkadaşından naklen mi anlattı bilemeyeceğim. Bir çeşmenin başında kovasını doldururken, bağışlayın, orada beygirini sulayan birisi haksız yere buna bir tokat aşketmiş. Hoca, belki gözyaşları içinde kovasını doldurmuş ve hüzünle Pirinin yanına gelmiş. Onun halini görüp hadiseyi öğrenen Hazret, heyecanla “Aman” demiş, “Derhal oraya git ve o zata hakkını helal ettiğini söyle!” Hoca, koştura koştura çeşmenin başına varmış. Fakat, bir de ne görsün; beygir bir tekmeyle sahibini yere sermiş, adam kıvranıp duruyor.

Mazlumiyetin Kerameti
Muhterem Hocamız, aynı sohbetin devamında kendi başından geçen şu vakıayı da anlattı:
Askerliğim sırasında, Salih Özcan Abi hacca gidecekti. Bir pazar günü çarşı iznine çıkıp onu ziyaret etmeyi, mukaddes topraklara uğurlamayı ve duasını almayı çok arzu etmiştim. Gidip başımızdaki nöbetçi âmirden izin istedim. Daha ne dediğimi bile anlama zahmetine katlanmadan adam bana öyle bir tokat attı ki, şayet zayıf ve güçsüz birisine o şekilde vursaydı, hastanelik ederdi. O tarihte yirmi iki yaşındaydım; güç ve takatim yerindeydi; ama daha o zamandan tabiatım itibarıyla kaba kuvvetten hoşlanmazdım. Çok üzüldüm, biraz sarsıldım; fakat, “Lâ havle velâ kuvvete illa billah” deyip, o gaddar adamı Allah’a havale ettim. O gün dışarı çıkamadım, Salih Abi’ye de gidemedim; “Ne yapsam ki?” diye düşünürken, her zamanki inşirah mekanım olan mescide gitmeye karar verdim. Bir müddet Kur’an okudum, namaz kıldım; sonra da oradaki iki arkadaşa bazı hakikatleri anlatmaya çalıştım.
Meğer, biz mescidde sohbet ederken bazıları da bir yerde toplanmışlar; masa kurmuş, içki içmiş, sarhoş olmuş, bağırıp çağırmış ve sonra da kavgaya tutuşmuşlar. Bana vuran o adam öfkesine hakim olamayıp birini bıçaklamış ve cürm-ü meşhud halinde (suçüstü) yakalanmamak için kaçıp bir yere saklanmış.
Beni çağırıp demezler mi; “Falan, şöyle bir cürüm işledi; sizi onu bulmak üzere vazifelendiriyoruz!” Tabii, bir ekip kurup mücrimi yakalamam için beni tavzif edenler, sabahki hadiseyi bilmiyorlardı. Silahlarımızı aldık, adamı aramaya başladık. Ben bir aralık yine bir vesileyle mescide uğradım. Bu defa da imam efendi, “Aradığınız adam bizim koğuşta saklanıyor.” demez mi?!. Bir an, maruz kaldığım zulmün hesabını sormak geçti aklımdan; “Değil mi ki, zaten onu yakalamakla vazifeliyim; gidip başucuna dikileyim, önce tüfeğin dipçiğiyle bir dürteyim ve akabinde sabahki tokadın cezasını bir güzel ödeteyim!” dedim kendi kendime. Fakat, hemen toparlandım; içimden “Cenâb-ı Hakk’a havale et, Allah’tan bulsun!” diyerek vazifemin icabını eda etmekle yetindim. Ben karakterimin gereğini yerine getirdim; o ise, haksız yere attığı bir tokadın bedelini belki yüz katıyla ödedi.
Daha evvel de ifade ettiğim gibi, bu benim değil, mazlumiyet ve mağduriyetin kerametidir. Belki herkes kendi hayatını gözden geçirse, benzer hadiselere şahitlik etmiş olduğunu görecektir. Zira, Cenab-ı Hak bazen mehil verse de, zalimleri asla ihmal ve iflah etmez. Şu kadar var ki, çoğu zaman mazlum için Allah’ın gayretine dokunduracak liyakati kesbetmesi şartı aranır. Eğer o, bu seviyenin eri değilse ve yöneleceği kapıya tam yönelememişse ceza geciktirilebilir. Bugün müslümanlara revâ görülen zulmü ve bu zulmün gayretullahı galeyana getirip getirmeyeceğini de bu zaviyeden değerlendirmek gerekir. Evet, Mevlâ-yı Müteâl, âdil-i mutlaktır. Bir hikmete binaen bazı zalimlerin cezalarını bir süre geciktirse bile, mazlumların öcünü bir gün mutlaka alır. Bir kısım haksızlıkların hesabını burada bitirir; küfür gibi daha büyük zulümleri ise Mahkeme-i kübraya bırakır.
“Hocaefendi’ye Dokunan Yanıyor!..”

Can Dostlar,
Muhterem Hocamızın bu sözlerini dinlerken son günlerde moda olan başlık aklıma geldi: “Hocaefendi’ye Dokunan Yanıyor!..” Bazı gazete ve televizyonlar bu başlıkla, Ümraniye’de ele geçirilen el bombaları soruşturması kapsamında tutuklanıp cezaevine konulan bir yazarın (!), çok çirkin bir haldeyken çekilmiş gizli görüntüleri ortaya çıkan eski bir savcının ve Başbakan’a küfür de dahil pek çok hakaret ve tehdit dolu konuşması Youtube’a düşen bir savcının başlarına gelenleri büyük bir komplonun parçaları olarak göstermeye çalışıyor; bu komployu da Hocaefendi’ye yakınlığıyla bilinen (!) kimselerin yaptığını ima ediyorlar.

Muhterem Hocaefendi’yi bilen biliyor; bilmeyenler de şu sözlerinde onun karakterinin ana hatlarını bulabilirler: “Kimseye karşı nefretim yok. Otuz seneden beri aleyhimde yazı yazan bir insan bile öbür âlemde karşıma çıksa, zannediyorum, orada kendi mutluluğumu unutur, elinden tutup onun için bir iyilik yapmak isterim. Otuz sene boyunca hilaf-ı vakî beyanlarını köşesine taşımaktan hiç sıkılmayan ve belki bin defa tekzip edilmesine, tashih ve tazminat davalarında suçlu bulunmasına rağmen yine de karalama kampanyasını sürdüren, hatta iftiralarıyla başkalarını da idlâl eden bir insan hakkındaki mülahazam bile bu istikamettedir ve bu benim ruh haletimin gereğidir. Sun’î Mevlânâlık yapmıyorum; içime Allah’ın koyduğu şefkati seslendiriyorum. Ben insanım; bu düşüncemi de insanlığımın icabı sayıyor ve öbür türlüsünü karakter bozukluğu, cinnet ve hezeyan olarak kabul ediyorum.”
Evet, dünyadaki en büyük isteklerinden birisi, kendisine kötülük edenlere iyilik yapmak olan Muhterem Hocamızı bu hissiyatıyla tanımayanlar ya da koca koca cürümlerini örtmek için perdeler arayanlar, onu ve sevenlerini zan altına atmaya çalışıyorlar. Hocaefendi’nin en yararlı beyanlarını sağa-sola çekip bölen, parçalayan ve montajlarla farklı kalıplara ifrağ ederek tahribin en utandırıcı örneklerini malzeme olarak sunan bir figüranın, eline tutuşturulan iftiralara hakikat süsü vererek yazdığı iddianamesiyle dava açan eski bir savcının ve beraat kararını hazmedemeyerek “illa mahkumiyet” deyip işi yokuşa sürmek için her yola başvuran bir müddeiumuminin kabahatlerini örtbas etmek için uğraşıyorlar. Gerici (!) saydıkları insanlarla alâkalı en küçük bir isnadı kaynağına hiç bakmadan değerlendirip yargısız infaz yapanlar, bu adamların foyalarını ortaya çıkaranların peşine düşüyor ama kirli çamaşırları ortaya dökülenlerin rezaletlerini görmezlikten geliyorlar.
Sahi, “çete” suçlamalarına montajlı kasetleri delil sayanlar, bugün kendi iç yüzlerini bütün çıplaklığıyla ortaya çıkaran kayıtların çehresinde kaderin cilvesini ve gayretullahın tecellisini niçin hiç göremiyorlar? Hocaefendi’nin üzerine attıkları çamurun -hem de o Mazlum’un beraat ettiği günlerde- kendi eteklerinden akmasını manasız mı sanıyorlar?!. Belki ıstılahlarında yeterli tabirler mevcut olmadığından işin hakikatini tam kavrayamıyorlar.
Hadi, kendilerinin ya da yandaşlarının kabahatlerinin fâş edilmesini inananlara yamamayı becerdiler sayalım; acaba “Düğmeye ben bastım!” diyen adamın asansör boşluğuna yuvarlanıp düğmeye dokunan elinin ve parmaklarının kırılmasını nasıl izah edecekler? Onu da o çukura Hocaefendi tâ suyun ötesinden uzattığı kollarıyla itmedi ya!.. Acaba, “Fethullah Hoca’ya ve taraftarlarına kan kusturacağım” diyerek tehditler savuran bir zavallının, hazırladığı komplo planlarının hemen akabinde yakalandığı kanser sebebiyle kan kusa kusa ölmesini ne ile açıklayacaklar?!. Ne diyelim; keşke hiç olmazsa “gayretullah”a dokunacak ölçüde zulüm işlemeselerdi.

Yanında Kanber Olmalı

Kıymetli Arkadaşlar,
Eşrârın bahsi rahmeti inkıtaya uğratır. Bu haftaki beraberliğimizin rahmetten mahrum bir halde sona ermesine gönlüm razı olmuyor. Bu yüzden, yine lafı uzattığımı bile bile geçen günlerde kaydettiğim ve yukarıdaki ifadelerden maksadımın bir insanı göklere çıkarmak değil, hakikati nazara vermek olduğunu izah edeceğine inandığım notlarımdan birkaç paragrafa daha yer vermek istiyorum.
Aziz Hocamız kendisi hakkındaki hüsn-ü zanların ve medh ü senaların söz konusu edildiği bir sırada, gönlünün arzuladığı ve aradığı yârânlarla alâkalı şu cümleleri terennüm etti:
Bizim mesleğimizde haddinden fazla medh ü sena etmek, müfritane âlî makam ve mansıplar vermek değil, fevkalâde sadâkat, sebat, irtibat ve ihlas esastır.

Ben de dostlarımda vefa, sadâkat, teslimiyet ve bağlılık arıyorum; bunlara çok önem veriyorum. Bana üstün pâyeler biçilmesini değil, mefkuremize vefa ve sadâkat ortaya konulmasını arzuluyorum.
Şayet, hakkımda “cami imamı” denilmesi bir pâye ise, onu da istemiyorum. Gerçi, o kadarını bile kendime fazla görüyorum. İmamlık yaptığım zaman da bu sıfatı kendim için fazla buluyordum. İmamlığın kalıbı da uymuyor bana, numarası da... Evet, o kadar bir pâye verilmesini dahi beklemiyorum.
Ne denli sâdıksınız, ne ölçüde vefalısınız ve size ne kadar güvenebilirim?!. Allah nezdinde de, kendi ruh dünyamda da kıymet ifade eden hususlar bunlardır.
Bu yolda hep beraber yürüme azminde misiniz? Allah için her türlü fedakarlığa katlanmaya âmâde misiniz? Hizmetlerinizi maddî-manevî çıkarlarınıza vesile kılmayacak kadar beklentisiz misiniz?
Lâfügüzâfa doydum ben; hiç hoşlanmam “Biz, sizinle ölmeye geldik!..” gibi sözlerden. O kararlılığınızı ve samimiyetinizi davranışlarınızda ve sarsıntısız duruşunuzda görmek isterim... Hatta, rüyalarıma dahi vefa ve sadakatinizle girmenizi beklerim; misal âleminde bile, bir çukura yuvarlanacağım anda, benden evvel kendisini oraya atıp benim düşmemi engelleyecek kâmet-i bâlâlar isterim.

Alvar İmamı,
“Dilber-i gülber isterem,
Ruhleri ahmer olmalı,
Fatih-i Hayber isterem,
Yanında Kanber olmalı.” der.

Evet, ben de meddah değil, Kanber isterim...

Kaynak:[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
Osman Şimşek
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 23.06.08, 02:00 AM   #37
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (19)
Hocaefendi’den Karamsarlığa Neşter

Sevgili Dostlar,
Dünyamız adeta bir baştan bir başa kasvetli bulutlarla sarılı. Göz gözü görmeyecek kadar karanlık her taraf.. her gün yeni bir buhran beliriyor ufkumuzda.. anbean tâze bir mesaj alıyoruz kıyâmetten.. hele ümit ve beklentilerimizin üstüne çöreklenen kâbuslar, can vatanımızı gulyâbâniler ülkesine dönüştürecek kadar korkunç.
Yeryüzünün umumî bunalımlarına inzimam eden içteki krizler, akl-ı selim sahibi ve soğukkanlı insanları bile Sultan 3. Mustafa gibi ızdırapla inlemeye mecbur ediyor:

“Yıkılıpdur bu cihan sanma ki bizde düzele,
Devleti çarh-ı denî verdi kamu müptezele,
Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hezele,
İşimiz kaldı heman merhamet-i lemyezele!..”

En âkil kimseler dahi, o Muzdarip Sultan misillü, “Bütün cihan yıkılırken, bizim ülkemizin düzeleceğini mi zannediyorsun? Ne yazık ki, talihsizlikler çarkı, ülkenin kaderini haysiyetsizlerin ellerine düşürdü. Baksana, milletin bel bağladığı ve hak aradığı dairelerin kapılarında bile şaklabanlar gezmekte. Hal böyle olunca, kalmış kurtuluş ümidimiz sadece Rahmeti Sonsuz’un merhametine!..” demekten kendilerini alamıyorlar. Moderninden post-modernine, İnternet yoluyla vurup gönülleri yaralayanından adalet terazisinden düşüp vicdanlara çarpanına kadar çeşit çeşit darbeler karşısında inkisardan inkisara sürükleniyorlar.
Bugün, bilhassa genç kuşaklar, geleceği çok daha karanlık görüyorlar. İstikbal endişesiyle kıvrım kıvrım yaşıyorlar. Dolayısıyla, her köşe başında bir yığın bedbîn ve bir yığın da karamsar var.
İşte, bedbin ve karamsar ruhların bir yeis anaforu etrafında dönüp durdukları şu iç karartıcı günlerden yola çıkarak, Fethullah Gülen Hocaefendi’ye mevcut hâli ve istikbali nasıl gördüğünü sorduk.
Her zaman ümit ve recânın sesi-soluğu olduğuna şahitlik ettiğimiz Muhterem Hocamız, hayatının hiçbir döneminde ye’se düşmediği gibi, bütün dünya bomba olup patlasa yine de kendisinin ruh dünyasına karamsarlık sisi-dumanı salamayacağını bir kere daha ifade etti. Önce mukaddime sadedinde şu minval üzere bazı şeyler söyledi:
Bazen dünyevî hâdiseler ve dünyalılar yol vermezler insana; bazen de başa gelenler, altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder; eder de yıllar hep Muharrem gibi gelir geçer ve yollar gider Kerbelâ’ya takılır.
Ne var ki, Hak’tan fermanlı gönüller, görüp duydukları bu şeyler karşısında ne sarsılır ne sendeler ne de tereddüde düşerler. Ezkaza, bir sarsılma söz konusu olursa, hemen doğrulur ve Allah’a sığınıp yollarına devam ederler.
Onlar, ne dünyevî nimetler hesabına kazandıklarıyla aşırı sevinip çılgınlığa girer, ne de kaçırdıkları imkânlardan ötürü kedere gömülürler. Her hâdiseyi müteâl iradenin bir muamelesi kabul ederek, başa gelenleri imtihan sayar, imtihanları tevekkül ve teslimiyetle karşılar, yollarını kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir ve himmetlerini dağıtmadan yücelerden yüce hedeflerine (Hakk’ın rızasını tahsile) yürürler...
Aziz Hocamız, bu hakikatleri hatırlattıktan sonra, en çetin dönemlerde dahi ye’se kapılmayan dava erlerinden misaller verdi. Söz dönüp dolaştı, Bekir Berk Ağabey’e ve Hazreti Üstad’ın ümidine geldi; Hocaefendi ibretlik hatıralar ışığında şu gerçekleri dile getirdi:

Gayret ile Mahviyetin Cem’i
Bekir Ağabey, kendisine Üstad’ın talebelerinin davası teklif edilince, vekâletname hazırlamak üzere, hapiste tutulan Nur talebelerini ziyarete gitmiş. Gerekli işlemleri yaptıktan sonra onlara sormuş; “Siz hemen tahliyenizi mi istiyorsunuz, yoksa biraz geç de olsa beraatinizi mi? Önce onu söyleyin!..” Kur’an hizmetinin o fedakâr hâdimleri, sanki söz birliği etmişçesine, “Bizim tahliyemiz ya da beraatimiz de ne demek; biz Risaleler’in serbest olmasını ve davamızın beraatini istiyoruz!.. Biz burada on sene yatsak da razıyız; siz ulvî davamızın müdafaasına çalışınız!..” deyince, Bekir Abi adeta donakalmış, duyduğu bu sözlerden çok etkilenmiş ve o andan itibaren hizmet-i Kur’aniye’nin samimi hizmetkârı olmaktan başka bir gaye gütmeden yaşamış; ömrünü iman davasının müdafaasına adamış.
Merhum Bekir Abi, şecaat izhar etmesi gerektiği zamanlara ait kendisiyle alâkalı bazı hadiseleri anlatmaktan çekinmezdi; “Şu müdafaada böyle seslendim, bu mahkemede şöyle söyledim; savcının iddialarını şu şekilde boşa çıkardım!” dediği çok olurdu. Hatta, hapishanede beraber kaldığımız günlerde bazen gece yarısı beni uyandırdığını, “Hoca, kalk; ne yatıyorsun?!.” deyip kendisine yönelmemi heyecanla beklediğini ve “Öyle bir delil buldum ki, işte şimdi adamların canına okudum!” dediğini hatırlarım. Onun bu türlü sözleri zâhiren iddia gibi de anlaşılabilirdi; fakat, aslında o beyanlar, ehl-i imanı idama mahkum etmek isteyen zalimlere karşı cesurca duruşunun ifadesiydi. Yoksa, o temelde çok mütevazı bir insandı.
Bekir Ağabey, yüz kere istiğfar etmeden kendisine ait bir mevzuyu anlatamazdı; şahsî fazilet ifade eden sözleri söylemekten çok utanırdı. Ezcümle; -makamı Cennet olsun- Merhum, kansere yakalandığı dönemde gırtlağına kadar yaralıydı. Metastaz olmuş, hastalık her yanını sarmıştı; son zamanlarda sesi de çıkmıyordu. Namaz kılarken zor nefes alıp veriyor, hele secdeye kapandığı zaman kalbi duracakmış gibi oluyordu. İşte, o haldeki bir hatırasını şöyle anlatmıştı:
Geçenlerde tam secdeye gidecektim ki kalbim sıkıştırdı; seccadeye kapansam, kalbim duracak ve bir daha doğrulamayacakmışım gibi hissettim. İçimden, “Ölürsem ölürüm, hiç olmazsa ruhumu secdede teslim etmiş olurum!..” dedim. Tevbe estağfirullah.. tevbe estağfirullah.. tevbe estağfirullah!.. -Bu istiğfarlar az sonra söyleyeceği sözler içindi; bu şekilde kendisine bir paye çıkarma bahis mevzuu olduğu zaman otuz defa estağfirullah çekmeden konuşmasına devam edemezdi; Allah’la irtibatı çok kavî idi..- Sonra adeta kendimi seccadeye attım. Tevbe estağfirullah.. tevbe estağfirullah... Başımı secdeye koyduğumda bir de ne göreyim, Beytullah’ın içindeyim; baktım ki başım Kabe’nin zemininde.. tevbe estağfirullah.. tevbe estağfirullah!..

Ümit Bestesi ve Öpülen Alın
Bekir Ağabey, her fırsatta Hazreti Üstad’ın hiçbir zaman ye’se düşmediğini, en kötü şartlarda bile hep ümitvâr olduğunu ve karamsarlığı en tehlikeli hastalıklardan biri saydığını vurgulardı.
1952 senesinde, “Hür Adam” gazetesinde merhum Eşref Edip Bey’in Bediüzzaman Hazretleri ile yaptığı bir mülakat neşredilmişti. Hazreti Üstad’ın “Büsbütün ümitsiz değilim!” sözü ve ümmet-i Muhammed’in haliyle alâkalı ızdırabı o röportaja bir nevî ümitsizlik şeklinde yansımıştı. Oysa, Işık İnsan, “Bana ızdırap veren, yalnız İslam’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezemez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur.” derken, müslümanların çoğunlukta bulunduğu ülkelerdeki en büyük tehlike olan “nifak şebekeleri”ne dikkat çekiyordu. Fakat, her nasılsa bu ifadeler ümitsizlik emaresi olarak değerlendirilmişti.
Hazreti Bediüzzaman’a ye’s isnad edilmesinden dolayı çok rahatsız olan Bekir Bey Ağabey, hemen kalemine sarılıyor; “Üstadımız hiçbir zaman ümitsizliğe düşmedi, düşmez de!..” ana fikrini işlediği ve Nur Müellefi’nin müstesna hayatından tablolarla süslediği bir makale yazıyor. Bu yazı, Hür Adam’da yayınlanınca, talebeleri Hazreti Üstad’a haber veriyorlar. Bediüzzaman Hazretleri, Sungur Abi’ye “Bekir kardeşin yazısını bana da okuyun!” diyor ve o makaleyi baştan sona dinliyor. Sonra da, “Bekir kardeşime telefon edin, onun alnından öptüğümü söyleyin!” tembihinde bulunuyor.
Aynı esnada, Bekir Berk, evinde istirahat ediyor; rüyasında Hazreti Üstad’ın bir faytonla kendisine doğru geldiğini görüyor. Hemen koşup yolun kenarında Üstad’ı karşılamak üzere hazırlanıyor. Bediüzzaman Hazretleri, onun beklediği yerin hizasına gelince faytonu durduruyor, arabadan iniyor; Bekir Abi’nin yanına varıp onun omuzlarından tutuyor. Sonra kendisine doğru çekiyor ve mübarek dudaklarını Nur Müdafii’nin alnına konduruyor. Hazreti Üstad, tam o pâk alnı öperken, Bekir Abi’nin telefonu “zırr” diye çalıyor. Merhum, uykusunu delen ve tatlı rüyasını bitiren o zil sesiyle uyanıyor; fakat, çok üzülüyor, belki biraz da kızıyor; “Tam da Üstad’ımın iltifatına mazhar olacakken, şimdi zamanı mıydı telefon etmenin?” diyor. O tahassürle telefonu açıyor.. bir de ne duysun; hattın öbür ucundaki Sungur Abi, “Bekir kardeş, Üstad Hazretleri’nin selamı var, seni alnından öpüyor!” demez mi!.. Sevincinden ne cevap vereceğini şaşırıyor. Şu kadar var ki, o anda hâlâ Hazreti Üstad’ın dudaklarının sıcaklığını alnında hissediyor.
Rahmetli Bekir Abi, bu hadiseyi naklederken de kim bilir kaç defa istiğfar etmiş, belki otuz kere “Estağfirullah.. estağfirullah.. estağfirullah!..” demişti. O mahviyet insanı, kendisine avukat denmesinden hoşlanmazdı; Kur’an davasının müdafii olduğunu söylerdi. İman hizmetiyle ve hâdimleriyle alâkalı mahkemelere yetişebilmek için çoğu zaman kalas yüklü bir kamyonun ya da ibtidaî bir arabanın üzerinde seyahat ederdi; çünkü, otobüs bileti almaya bile para bulamazdı. Cüzdanında iki tane 25 kuruş bulunduğunu hiç hatırlamıyorum desem mübalağa etmiş sayılmam. Oysa, çok meşhur bir avukattı; girdiği davaları mutlaka kazanırdı; fakat, 25 kuruşu dahi olmadığı için kamyonların sırtında mahkemelere yetişmeye çalışırdı.
Birkaç defa kendisine refakat etmiştim; bir keresinde beraberce Erzincan’a gitmiştik. O, yolculuk esnasında bile boş durmaz; evrakı karıştırır, kafasında kurgular yapar, muhtemel iddiaları hesaplar ve oturur kalkar savunma için yeni argümanlar arardı. O gün, çantasını ben almıştım; zaten yaşı benden büyüktü; dahası azim ve gayretinden dolayı ona karşı tarifsiz bir saygım vardı. Bir aralık, -Erzurumluların tabiriyle- mürgülemişim; yol yorgunluğunun da tesiriyle uyuyakalmışım. Merhum, hemen çantasını çekip aldı elimden; “Kardeşim, bu çantada iman davasının dosyaları var, mühim evrak var; sen böyle uyuklarsan, birisi onu kapar götürür.” dedi. O bitip tükenmez yolları göz kırpmadan aşardı. Aslında, akciğerlerinde problemleri vardı; kulağınızı göğsüne verseydiniz, “hırr” diye bir ses duyardınız. Fakat, rahatsızlıklarına aldırmadan dava için koşar dururdu. Zaten, her zaman ölümü muntazırdı. Zemzem suyu ile yıkayıp hazırladığı bir kefeni vardı; üzerine “Nerede vefat edersem bunu en yakın din görevlisine teslim ediniz!” şeklinde bir not tutuşturduğu kefenini yanından hiç ayırmaz, onu daima evrak çantasında taşırdı.
Merhum Bekir Ağabey’in ve Nur’un ilk kahramanlarından diğer bazı büyüklerin çok çetin imtihanlara maruz kaldıklarını gördüm; fakat, onlardan hiçbirinin ye’se düştüğüne şahit olmadım. Onları, en zor şartlar karşısında dahi yumruğunu sıkan, koluyla havada bir kavis çizen ve “Allah’ın izniyle bunu da aşarız!” deyip yoluna devam eden birer adanmış ruh olarak tanıdım. Evet, asıl önden giden atlılar onlardı; hepsi ümitle yaşadı, arkada ümit besteleri bıraktı ve gelecek nesillere ümit aşıladı.

Endişe Edilecek Tek Husus
Kıymetli Arkadaşlar,
Bu hatıraları aktardıktan sonra, şimdi de, Aziz Hocamız’ın o günkü sohbetinde tuttuğum notlar arasındaki kulaklarımıza küpe nasihatleri sizinle paylaşmak istiyorum. Dilerseniz, bu sözleri siz de bizzat kendinize söylenmiş gibi kabul edebilirsiniz:
Şayet, bir şeyden endişe edecekseniz, huysuz ruhların entrikalarından değil, mefkure insanına yakışan kıvamı yakalayıp yakalayamadığınızdan ve o kıvamı koruyup koruyamadığınızdan endişe etmelisiniz.
Allah Teâlâ bir ölçü koyuyor ortaya; “İnkisara kapılmayın, gevşeklik göstermeyin ve tasalanmayın; hiç endişeniz olmasın, inanıyorsanız üstünsünüz!” buyuruyor. Gerçekten inanıyorsanız, zalimlerin komploları karşısında asla ye’se düşmezsiniz; tedbirlerinizi alır, sa’ye sarılır, Allah ile münasebetinizi gözden geçirir ve neticede muzaffer olacağınıza kat’i kanaat getirirsiniz.
Unutmamalısınız ki, mü’minler hiçbir zaman hasımlarının kuvvetinden dolayı yenilgiye uğramamışlardır; eğer bazı dönemlerde bozgun yaşamışlarsa, onun altında mutlaka Cenâb-ı Hak ile irtibatlarının zayıflığı yatmaktadır.
Mevlâ-yı Müteâl, “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınız haline getirdikten sonra dalâlete düşmüş kimseler size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) beyanı da bize her olumsuz hadisede önce kendimizi sorgulamamız gerektiği dersini vermektedir.
Bediüzzaman Hazretleri’ne isnad edilen şu söz ne kadar ibretâmizdir: “Deseler ki, ‘Kızıl Ordu mekanize birlikleriyle üzerinize geliyor!’ hiç umurumda olmaz; ayağımı ayağımın üzerine atarım, ‘Zübeyr kahvemi yap!..’ derim. Fakat, duysam ki, iman hizmetindeki iki kardeş birbirine düşmüş, odama çekilir hıçkıra hıçkıra ağlarım!..”
Evet, ben de hiçbir zaman ümitsiz olmadım, hayatım boyunca hep ümit solukladım. Ne var ki, bütün dünyayı alâkadâr eden koca koca meseleler kendilerini beklerken, bir kısım hizmet erlerinin çok küçük işlerle oyalandıklarını görmüşsem, işte o zaman inkisarla kıvrandım.
Zannediyorum babamdan dinlemiştim: Bir adamcağız oğlunu karşısına almış, ona nasihat ediyor. “Oğlum, şöyle hareket etmelisin.. bunu yapmalısın.. şu şekilde davranmalısın” deyip çok ciddi meselelere dair bazı hakikatleri dile getiriyor. Hiç eskimeyen o eskilerin bilgelikleri içinde hikmet incileri döktürüyor. Çocuk eline bir iğne almış ve dikkat kesilmiş bir vaziyette uzun süre babasına bakıyor. Baba bir aralık soruyor; “Oğlum, ben sana bir şey anlatmaya çalışıyorum ama senin o iğne ile ne yapmak istediğini bir türlü anlayamadım?” diyor. Çocuğun cevabı dertli babayı çıldırtacak şekilde oluyor: “Babacığım, iğnenin deliğinden bakıyorum ki seni görebilecek miyim!..”
İşte, cereyan eden hiçbir hadise karşısında karamsarlığa kapılmıyorum ama böyle bir gaflet içinde ömür tüketen kimseleri düşününce çok derin bir burukluk yaşıyorum.
Aslında, ümitbahş gelişmeleri görmezlikten gelmek nankörlük sayılır; fakat, derbederliklerimizi görmemek de körlük olur. Bir yönüyle, nankörlük ile körlük ikizdir; biri doğrudan doğruya görmemek, öbürü de görüp hakkını vermemektir. Dünyanın dört bir yanına açılan adanmış ruhların muvaffakiyetleriyle seviniyorum; lakin, mü’minlerin dağınık ve perişan halleri sebebiyle hicran yudumluyorum.
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hakk’a adanmış bir kahramanı anlatırken diyor ki: Mücahede meydanında herkes kasapta doğranan et gibi doğranmıştı. O sağına baktı, sağlam kalmış kimseyi göremedi; soluna göz attı, ayakta durabilen hiçbir Hak erine rastlayamadı. Doğruldu, “Ben varım ya!..” dedi ve gitti.. bir daha da geri dönmedi.
Gerçek mü’min ruhu budur. “Yalnız kaldım, kimsesizim; tek başıma ne yapabilirim ki?!.” bahaneleri şeytanî mırıltılardır; mü’mince düşünce “Sen varsın ya!” şeklinde olmalıdır.
Bu mülahazalardan dolayıdır ki, sadece üç beş kişiyle ders yaptığımız ve altı ay boyunca altıncı bir insanı bulamadığımız dönemde bile ümidim hiç sarsılmadı. Zira, bizim vazifemiz i’lâ-yı kelimetullah ve gayemiz de Allah’ın rızasıydı. Özüne, asıl kimliğine, dinine, millî kültür mirasına ve evrensel insanî değerlere bağlı bir nesil yetiştirme yolundaki gayretlerimiz, bizi asıl hedefimiz olan rıza-yı ilahiye ulaştırabilecek vesilelerden ibaretti. Dünyevî hiçbir musibetin Rabbimizin hoşnutluğunu kazanmamızı engelleyemeyeceği mahfuz olunca, ye’se düşmemiz ve ümitsizliğe yenilmemiz zaten düşünülemezdi.
Güzel Türkiyemizin ve necip milletimizin devletler muvazenesinde hak ettiği yeri almasına gelince, şimdiye kadar hep Süleyman Nazif gibi dedim, yine öyle diyeceğim:
“Bu ümit benimle olduğu müddetçe üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene beklerim!..”

Kaynak:[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
Osman Şimşek
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 01.07.08, 04:20 PM   #38
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar (20)



En Büyük Entelektüel ve Gözlerinin Altındaki Halkalar

Sevgili Arkadaşlar,
Hepimizi sürura garkeden beraat kararıyla alâkalı, M. Fethullah Gülen Hocamızla yaptığımız röportaj neşredildikten hemen sonra, elektronik posta kutumuza pek çok gönül erinden bamteline dokunan mesajlar yağdı. Sevinç ifadelerinin ve iyi dileklerin yanı sıra, dile getirilen bir husus can alıcıydı. Sevenleri, “Hocamızın gözlerinin altında oluşan o halkalar da ne?!.” diyorlardı.

O halkalar gözyaşlarının akış yatağıydı.. onlar dertti, sancıydı ve onlar ızdıraptı. Tabiî, meselenin tıbbî sebeplerinden de bahsedilebilir ama inanın onlar, Şa’b-i Ebi Talip’te kuşatma altına alınan ve üç yıl boyunca kendilerine ambargo uygulanan Asr-ı Saadet müslümanlarının çile günleri gibi geçmiş tam dokuz senenin elemli yazılarıydı.

Her günü bin bir kederle gelip giden dokuz koca yıl Hocamızın geride kalan saçlarını da ağartmış ve dökmüş, belini iyice bükmüş ve yüzündeki hüzün çizgilerini koyulaştırmıştı.
Ahh dostlar,
Nasıl olmasın ki?!.
Herkes yaşarken şahsî dünyasında, o sürekli insanlık için ağladı vatandan ırakta.
Hatta geçen hafta, seneler sonra ilk kez hepimiz büyük bir coşkuyla sevinirken ve gülerken, o yine mahzundu ve bu defa da bir hakkın teslim edilişine sevinenlerin dokunaklı hallerine ağlıyordu.
“Kardeşlerimiz bayram ediyordur herhalde!..” diyor ve hizmet gönüllülerinin sevincine o buruk bir tebessümle katılıyordu.
Önce, uluslararası ilişkiler alanında dünyanın en seçkin yayın organları arasında yer alan Amerikan Foreign Policy dergisinin düzenlediği ve adayları İngiliz Prospect dergisi ile ortaklaşa belirlediği “Yaşayan En Büyük 100 Entelektüel” anketinde Fethullah Gülen Hocaefendi dünya birincisi seçildi. Bu netice, çoğumuz için inşirah vesilesi oldu. Hepimiz biliyorduk ki, Aziz Hocamız kaçıncı ilan edilirse edilsin onun gönüllerimizdeki yeri değişmeyecek; ilk sıralarda olunca nezdimizdeki kıymeti artmayacağı gibi, listenin sonlarına da konsa ona karşı muhabbetimiz azalmayacaktı. Fakat, onca zamandır kendisine yapılan bir sürü haksızlık vardı ve bu birincilik, bir yönüyle, değerbilir insanların onun maruz kaldığı zulümlere karşı “artık yeter” demeleri manasına geliyordu.
Zaten Hocaefendi de anketin sonucunu bu minval üzere değerlendirmiş ve şöyle demişti: “İnsan başkalarının birinci, ikinci, üçüncü... demeleriyle birinci, ikinci, üçüncü olmaz; fakat, eğer bazı çevreler, bir insanı yerden yere vuruyor ve onu sürekli sıfırlıyorlarsa, işte o zaman onu belli numaralara yerleştirmeye kadirşinaslık nazarıyla bakılabilir. Ben, yaşayan en büyük entelektüel seçilmemi, arkadaşların âsâr-ı bergüzîdelerine terettüp eden semeratın tek bir şahsa verilmesinin ve hakperest insanların mazlumdan yana tavır almalarının neticesi olarak kabul ediyorum.”

Haziran Fırtınası ve Tutuklama Kararı
Mezkur anket sonucunun açıklanmasından bir gün sonra da, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, M. Fethullah Gülen ile ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı beraat kararını doğru buldu; Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya’nın itirazını oy çokluğu ile reddetti. Böylece, 9. Ceza Dairesi’nin onama kararı kesinleşmiş ve zâhiren Aziz Hocamızla, aslında diyalog ve eğitim hizmetlerine dilbeste bulunan herkesle alâkalı dava beraat ile neticelenmiş oldu.

18 Haziran 1999’da, zafer sarhoşu havasına bürünmüş bir zavallının, bir televizyonun ana haber bülteninde düğmeye basmasıyla başlamıştı “Haziran Fırtınası”. O günden sonra, uzun bir süre montaj kaset görüntüleri sarmıştı bütün ekranları; iddia, isnat ve iftiralar kaplamıştı gazete sayfalarını.
Necip milletimizin kendi ayakları üzerinde doğrulmasından hoşlanmayan dış mihraklar ve onların içimizdeki piyonları, eğitim ve hoşgörü temsilcileri hakkında akla–hayale gelmedik iftira ve tezvirlere başvurmuşlar; onların en samimî davranışlarını dahi evirip–çevirip hiç olmayacak bir kısım gayelere bağlayarak bütün hayırlı işleri âdeta kundaklamışlardı. En olumlu gayretler etrafında şüpheler uyarmış; diyalog adına ortaya konan tekliflerde başka maksatlar aramış; en yararlı beyanları sağa–sola çekmiş, bölmüş, parçalamış ve montajlarla farklı kalıplara dökerek tahribin en utandırıcı örneklerini sergilemişlerdi.
Aslında böyle bir fırtınanın işaret rüzgarları “28 Şubat” ile kendisini iyice hissettirmişti; dondurucu soğukların geleceği belliydi. O günlerde, sağlık problemlerinden dolayı Amerika’ya gitmek üzere uçağa binen Hocaefendi, hostesin uzattığı gazeteyi açar açmaz kendi fotoğrafının yüz kızartıcı bir resmin yanına kasden konulmuş olduğunu görünce bir zıpkın yemiş gibi sendelemişti. Yazılıp çizilenler ve dile dolananlar Aziz Hocamız gibi hassas bir insanın asla kaldıramayacağı kadar çirkindi.

O dönemde ekranları ve sayfaları karartan dedikodulardan ve atılan iftiralardan muhterem Hocamızın haberdar olmaması için çok gayret sarfetmiş; zaten kötü durumda olan sağlığının daha fazla bozulmaması için hep müsbet haberleri vermeye çalışmıştık. Ne var ki, aylar sonra Ferhat Barış beyin, “Maskeli Balon” adlı kitabını okumak dahi Hocamızın tansiyonunun günlerce 18-20’nin altına inmemesine yetmişti. Halbuki, Ferhat bey, isnat ve iftiralara oldukça az yer vererek işin hakikatini ve Hocaefendi’nin masumiyetini anlatmıştı tarihe ışık tutacak olan o kitabında. Fakat, kendisini sevgiye adamış insan, maruz kaldığı ifna hareketine ve kendi vatandaşlarından gördüğü düşmanca muameleye bir anlam verememiş; müdafaa ifadelerinin çehresinde iddiaları müşahede ederek ürpermişti.

Bu maksatlı yayınlar üzerine soruşturma başlatılmış ve 3 Ağustos 2000 tarihinde Ankara DGM Savcısı muhterem Hocamız hakkında tutuklama talep etmişti. Bu talep üzerine alınan gıyabî tutuklama kararı, dört gün sonra kaldırılmıştı ama bazı şer şebekelerinin meselenin peşini bırakmaya hiç niyetleri yoktu. Ayın 11’inde yeniden tutuklama kararı verilmişti. Ondan sonraki on yedi günü gurbet hayatımızın en ızdıraplı dönemlerinden biri olarak kaydetmiştik defterimize.

Cenaze evinde gibiydik o günlerde. Hemen hepimiz melul mahzunduk. Hocaefendi mefkure kahramanlarının zan altında bırakılmalarına ağlıyordu; biz ise hem gönül dostlarımıza hem de Hocamızın mazlumiyet, mağduriyet ve hüznüne gözyaşı döküyorduk.
Biliyorduk onun davası uğruna idam sehpasına bile güle güle gideceğini. Anlıyorduk eleminin ve kaygılarının nefsiyle ilgili olmadığını. O, şahsından dolayı eğitim gönüllülerinin maznun duruma düşürülmesine kederleniyordu. Kendilerine hizmet madalyası verilmesi gerekirken bir cânî muamelesi reva görülen adanmış ruhlar ve vatandan uzakta milletinin kültür elçiliğini yapan fedakar muhacirler adına üzülüyordu. Kendisini sadece bir müşevvik kabul etmesine rağmen, şahsına nisbet edilen o insanların ve hayırlı hizmetlerinin ademe mahkum edilmesinden dolayı ızdırap duyuyordu.
O, başta milleti olmak üzere bütün insanlık için yaşıyordu ama kendi ülkesinde onun kollarına geçirilmek maksadıyla kelepçeler hazırlanıyordu. Hayır, aslında onun şahsında iman hizmetine ve eğitim faaliyetlerine gönül veren bütün fedakarlara kelepçe vurulmak isteniyordu.

Bir ay kadar uzun süren muzlim bir gecenin sabahında almıştık tutuklama kararının kaldırıldığı haberini ve bileklerimizi sıvazlamıştık ellerimizle. Hayır bileklerimiz hep serbestti ama ne de çok acımıştı yüreklerimiz. Nice zamandır ilk kez o gün bayram etmiştik; o sabah çok sevinmiştik.

O kadar üzülecek ve sonrasında sevinecek ne vardı ki demeyin ne olur? Montajlama haberlerle başlayan ve 31.08.2000’de DGM Savcısının dava açmasıyla devam eden fırtınalarda köksüz ağaçlar gibi savrulup giden bazı kimselerin tuhaf tutumları yeterdi kederlenmeye. Huzur bozucular, toplumu teşkil eden fertlerin birbirlerine karşı güvenlerini sarsmış; milletin değişik kesimleri arasına sûizan ve kuşku tohumları saçmış ve yüreklerdeki dostluk ümitlerini yıkmışlardı. Hayatı boyunca “sevgi” diyen bir insanın, bir zamanlar dostça ellerini tuttuğu kimselerden düşmanca sözler duyması tarife gelmeyecek ölçüde kırıcı, incitici ve acı verici değil midir?

Bir psikolojik harp cereyan etmekteydi o günlerde. Kurtlar kuzu, barış güvercinleri ise akbaba gibi takdim ediliyordu her yerde. Mü’minler düzenbaz kimseler olarak gösteriliyor ve muhatapların kalblerine kandırıldıkları endişesi enjekte ediliyordu. Montajlara aldananların bir anda dostlarına sırt çevirmeleri bütün muhabbet erlerini insanlık adına çok utandırıyordu. Bir gün, Muhterem Hocamız, Şubat soğuğunda kırağı çalmış birisine mektup yazmış; “Uzun süre devam eden duygu ve düşünce alışverişiyle kurulmuş dostluklar bir sarsıntıyla yıkılmamalıydı; arkadaşlıklar pamuk ipliğine bağlı olmamalıydı!.. Dost dosta kulak vermeli; işin hakikatini öğrenmeye ve anlamaya çalışmalıydı!” demiş ve onu yeniden düşünmeye çağırmıştı. Heyhat ki, şeytan bir kere daha rolünü iyi oynamış ve her yana husumet havası yaymıştı.

Kâbus Yılları
16 Ekim 2000 tarihi geçmeyen günlerin, bitmeyen gecelerin ve uzun bekleyişlerin başlangıç tarihiydi bizim için. O gün mahkemenin ilk duruşması yapılmıştı. “Laik devlet yapısını değiştirerek yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup, bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunduğu” gerekçesiyle M. Fethullah Gülen Hocamız hakkında 10 yıla kadar ağır hapis cezası talep ediliyordu. O güne değin mahkemenin nasıl olduğunu, duruşmada neler yapıldığını, kararın verilmesinin ne kadar zaman aldığını çoğumuz bilmiyorduk. Her duruşma öncesinde ümitleniyor, bilhassa o geceyi dualarla ve gözyaşlarıyla geçiriyor; Türkiye’den gelecek sevindirici bir haberin hayaliyle dakikaları ay gibi idrak ederek bekliyorduk.

Onca niyazın, içli ağlamaların ve yakıcı intizarın sonunda “Mahkeme, falan tarihe tehir edildi” sözüyle irkiliyor ve her defasında bu habere hazırlıklı olmamıza rağmen, bir kere daha inkisar yaşıyorduk. Sonra, yeni bir heyecan ve yenilenmiş kaygılarla 45-50 gün sonraki duruşmayı beklemeye koyuluyorduk.
Aman Allahım!.. Ne acı, ne ızdırap verici ve ne bunaltıcı zaman dilimleriydi o günler.

Demokles’in kılıcı hep başımızdaydı. En masum sözlerin başta Hocaefendi olmak üzere koca bir hizmete zarar verme ihtimali çok yüksekti; zira, bazı medya organları bile amansız birer hafiye kesilmişler ve delil avcılığına soyunmuşlardı; çarpıtılmış ifadeleri boy boy neşretmek için fırsat kolluyorlardı.
Düşünebiliyor musunuz, senelerce “hizmet” kelimesi netameli bir ifade telakki edildi, mevhum örgütün şifre sözcüğü gibi algılandı; önüne ya da arkasına başka bir kelime getirerek tamlama yapmadan onu kullanmak “çete” suçlamasına malzeme vermek demekti. “Arkadaşlarımız” ifadesi zımnen yasaktı; çünkü, bu sözün, cemiyet teşkilinin işareti sayılması kuvvetle muhtemeldi. Daha da garibi, bazı televizyonların “küheylan” göstermeleri bile memnu idi; zira, kimilerine göre at, cihadı çağrıştırıyordu. Her görüntü, söz, tavır ve hareket bir yönüyle irticaî faaliyet olarak yorumlanabilir ve dava dosyasına dahil edilebilirdi. Zinhar, mübalağa yaptığım zannedilmesin; Savcı’nın iddianamesini okuyanlar bu misallerden çok daha komik ve uçuk örnekler bulacaklardır, eminim.
Bunların hepsinden daha çok yürek dağlayıcı olan husus ise, muhterem Hocaefendi’ye bir cüzzamlı muamelesi yapılmasıydı. Yanına varanların, elini tutanların ve hatta adını ananların tarikat (!) mensubu ilan edilmeleriydi.

Maalesef, pek çokları bu kara propagandaya boyun eğdi; kendi adının da tarikatçıya çıkmasından korkanlar aziz Hocamızın maruz kaldığı zulme ve yaşadığı gurbete sessiz kalmayı yeğledi.
Allah aşkına; sözü kitlelere müessir kaç tane yiğit “Artık bu gurbet bitsin!” diyebildi.. hele son dönemde kaç yürekli insan “Gel, hasretiyle yandığın yurduna dön!.. diye seslendi.
Evet, belki Hocaefendi böyle bir çağrı beklemezdi; hele adının anılmasından hiç hazzetmezdi. Fakat, şu en son Türkçe Olimpiyatları’nda iyice zâhir olan “fikir mimarının adını anmama cimriliği” vefa ile telif edilebilir miydi?

İşte, bu boğucu atmosfer içinde tam on sekiz duruşma günü geçti. On sekiz kere 40-50 gün, sonu gelmeyecek seneler gibi idrak edildi. Nihayet, 10 Mart 2003 tarihinde, yaklaşık iki buçuk yıl devam eden dava tamamen ertelendi; mahkeme heyeti aynı suçun beş yıl içinde tekrar işlenmemesi durumunda davanın ortadan kalkmasına karar verdi.

Fakat, Hocaefendi, davanın zaman aşımından dolayı düşmesini istemiyordu; atılı suçlar, iddia ve iftiralar vardı; yargılamanın devam etmesini ve nihaî bir karar verilmesini diliyordu. Bunun üzerine, Hocamızın avukatları erteleme kararına itirazda bulunarak mahkemenin devamını talep etmişlerdi. Fakat, bu başvuru neticesinde adaletin tecelli etmesi için de yaklaşık üç sene daha intizarın kavuruculuğuna dayanmak gerekmişti.

5 Mayıs 2006’da Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi yeniden yargılama sonucu beraat kararı vermiş, ama Cumhuriyet Savcısı verilen kararı temyize götürmüştü. Yine uzun bir bekleyişin ardından, 5 Mart 2008 tarihinde Yargıtay 9. Ceza Dairesi, beraat kararını onamıştı. Fakat, hâlâ her şey bitmemiş, bu defa da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı genel teamüllere aykırı olacak şekilde temyize başvurmuş; beraat kararının iptalini ve davanın zaman aşımından dolayı düşürülmesini istemişti.

Şayet, Başsavcı’nın talep ettiği gibi, dava zaman aşımı yüzünden düşseydi, her zaman “çete” suçlamasıyla yeni bir yargı süreci başlatılabilirdi. Hem sadece muhterem Hocamızın kendisi değil, teşvikleriyle kurulan okulların, kursların, yurtların ve diğer müesseselerin mütevelli heyetleri, idarecileri ve çalışanları başta olmak üzere onu seven ve fikirlerinden istifade eden herkes, bir çırpıda örgüt üyesi ithamıyla karşı karşıya kalabilirdi. Çünkü, Başsavcı, gerekçesinde, “Gülen, terör örgütü kurmadı; suç işlemek (şeriat düzeni getirmek) amacıyla çete oluşturdu!” iddiasında bulunuyor; Türkiye’deki ve yurtdışındaki bütün eğitim kurumlarını mevcut anayasal düzeni yıkıp, yerine şeriat esaslarına dayalı devlet kurma amacını taşıyan bir örgüt yapısı içinde mütalâa ediyordu.
Neyse ki, nihayet, 24 Haziran 2008’de, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Başsavcı’nın itirazını oy çokluğu ile reddetti. Böylece, 9. Ceza Dairesi’nin onama kararı kesinleşmiş ve üçüncü defa beraat kararı çıkmış oldu. 28 Şubat sürecinde bu davanın iddianamesini hazırlayanlar, atf-ı cürüm hesabına ne biliyorlarsa ve çoğu montajlanmış bantlardan ne bulmuşlarsa hepsini sıralamış; mahkum etmeyi düşündükleri bir insan hakkında denebilecek her şeyi söylemiş ve böylece bütün sermayelerini birden kullanmışlardı. İki defa temyize başvurmak suretiyle bu sermayeyi hiç olmazsa kısmen kurtarmaya çalışmışlardı ama nafile. Türkiye’de hâlâ hakkaniyetin ve adaletin gereğini yapabilecek, hak terazisinin dümdüz durabileceğini ve doğru tartabileceğini herkese gösterebilecek yürekli hâkimler de vardı. Nitekim, o kadar tahribata ve bilhassa medya yollu onca baskıya rağmen, hak ve adalet hesabına hüküm verebilen bahtiyar hâkimlerin üçüncü ve nihaî beraat kararıyla komplo teorisyenleri bütün bütün iflas ettiler.

Nasipsizliğinize Ağlıyorum!..
Sabah namazını kılmış, her günkü gibi ders müzakeremizi yapıp bitirmiştik ki müjde telefonu geldi. İşin doğrusu; bu beklenen, ümit edilen ve arzulanan bir haberdi ama hukuk sisteminin son dönemde aldığı yaralar, endişelerin diri kalmasına sebebiyet vermişti. Allah’a sonsuz şükürler olsun ki, bir kere daha adalet tecelli etmiş ve hak yerini bulmuştu. Hocaefendi’nin masumiyetini herkese anlatmaya çalışarak fiilî dua ettiği gibi, o ana kadar kavlî tazarru ve niyazdan da geri durmayan muzdarip insanlar, ikişer üçer telefona sarılmışlardı. Aziz Hocamız, “Efendim...” sözüyle mukabele edince, hattın öbür ucundakiler söyleyecek söz bulamıyor, sadece sevinç gözyaşları döküp ağlıyorlardı. Belki bir iki tanesi, “Şükür namazı kılıyoruz!” diyebilmişlerdi.

Hocaefendi mütebessim ama temkinliydi. Biz sevinçten bağıracak ve belki Pennsylvania ormanlarında mutluluk naraları atacak his yoğunluğundaydık; fakat, o yine bizi tadil ediyor ve “Ötede sevineceğiz!..” diyordu. Tebrik için arayanlara da, “Çok sevinmeyin; bu basit ve dünyaya ait bir hadise; ölçüsüzce sevinilecek ve şımarıkça hoplanıp zıplanacak bir mesele değil. Cenâb-ı Hak bizi Cennet’ine koyarsa, Cemal’iyle gönlümüzü ferahlatırsa ve Rıdvan’ıyla ruhlarımızı kanatlandırırsa, işte o zaman gerçekten seviniriz.” tenbihinde bulunuyordu.

Ne var ki, gönüllere ferman dinletmek zordu; kalbler inşirahla dolmuştu. Nasıl sevinmezdik ki?!. O dava hoşgörünün, sevginin, diyaloğun ve dostluğun davasıydı; muhabbet husumete galebe çalmıştı. Bu beraat kararıyla, binler, yüz binler aklanmıştı.
Evet, Hocaefendi, kendi adıyla anılan eğitim kurumlarının sahibi değildi, hatta oralarda vazife yapanların büyük ekseriyetini hiç görmemişti, çoklarını tanımazdı. Fakat, kimileri diyalog gayretlerine matuf olarak kurulan müesseselerin ve sevgi okullarının tamamını muhterem Hocamıza nisbet ediyor; dolayısıyla, ona attıkları cürümlere bütün gönül erlerini de ortak koşuyorlardı. Dahası, kendi vatandaşlarına öz yurtlarını dar ettikleri yetmiyormuş gibi, bir de onların hizmet verdikleri ülkelere iftira dosyaları gönderiyor ve eğitim gönüllülerini o ülke insanlarının nezdinde bitirmeye çalışıyorlardı. Her yolu deneyerek yaymaya gayret gösterdikleri iftiralar arasına, “Mahkumiyet yemiş ve sürgüne gönderilmiş bir şeyhin müritleri” (!) yakıştırmasını da katıyorlardı. İşte, bu beraat kararıyla, bir bakıma karasevdalıların hepsi aklanmış oluyordu; estağfirullah, onların ak oldukları mahkeme diliyle de tasdik ediliyordu. Artık, onlar topyekün yeryüzünde başları daha dik ve alınları daha açık bir halde kendi hizmetlerine bakabileceklerdi.
Muhterem Hocamız, bütün gün boyunca çok duyguluydu. Bilhassa ikindi namazında arka saflardan fark edilecek şekilde ağlıyordu. Namazdan sonra kendisine mahkeme ile alâkalı bazı sorular soracaktık ama aklımızda Hocaefendi’nin secdedeki hisli hali vardı. Sebebini merak eden gözlerle kendisine baktığımızdan olsa gerek, şunları söyledi:

28 Şubat sürecinde ve mahkeme süresince aleyhimde yazıp çizenler ve yargısız infaz yapanlar aklıma geldi. Bir insan olarak, onların yaptıklarından ben utandım ve onların duymaları gereken mahcubiyeti kendi içimde hissedip ağladım. Tesbihat sırasında, bir siluet gibi beliriverdi bazıları önümde. “Yine neden ağlıyorsun?!.” diye sorar gibiydiler. “Size ağlıyorum” dedim; “Sizin nasipsizliğinize ağlıyorum!.. Keşke anlayabilseydiniz, keşke siz de imandan nasiplenseydiniz!”

Sonra, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Mekke’nin fethi esnasında, heyecan ve endişeyle intizar eden Mekkelilere, “Şimdi size ne yapmamı bekliyorsunuz?” diye sorduğunu; O’nun nasıl soylu, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı kimselerin, “Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin” şeklinde karşılık verdiklerini ve Şefkat Peygamberi’nin, “Size, bir zaman Hazreti Yusuf’un, kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz.” beyanıyla merhametini dillendirdiğini anlattı. Hocamız da bütün müfterilere ve yalan yanlış ifşâatta bulunanlara “Lâ tesrîbe aleykümü’l-yevm” diye seslendi.

Bu sözlerine şunları da ilave etti: “Bir de Hazreti Pir’in dediği gibi diyorum: Beni memleket memleket sürgüne gönderenlere, bana zindanlarda yer hazırlayanlara ve hakkımda idam sehpası hayal edenlere hakkımı helal ediyorum. Allah’ın, Rasûl-ü Ekrem’in ve Din-i Mübin’in hukuku beni aşar, o konuda bana söz düşmez; fakat şahsıma bakan yanı itibarıyla, kırk seneden beri aleyhimde yazıp çizen kimseler mahkeme-yi kübrada karşıma çıksalar, onlardan bile hak istemeyeceğim. İçimde hiç kimseye karşı hınç taşımıyorum.”
Evet, M. Fethullah Gülen’in, Türkiye’yi kendisine dar edenler hakkındaki duygu ve düşünceleri böyleydi. Suçlarını onların yüzlerine vurmadı; “Yazıklar olsun size, şimdi ne diyeceksiniz o tezvirlerinize!..” diyerek huysuz ruhları kınamadı.

Heyhat ki, Hocaefendi kendi karakterinin gereğini ortaya koydu ama diğerleri de kendi tabiatlarının dürtülerini icraya koyulmaktan dûr olmadılar. 28 Şubat soğuğunda ve iddianame esnasında kıyametler koparanlar, mahkemenin sonucunu görmezlikten geldiler, beraat kararını perdeleyip üzerini örtmeye çalıştılar. Hiç utanmadılar; hemen Hocaefendi’nin vize meselesini çarpıtarak gündeme soktular.
Hem yanlış yönlere çekilen bir iki referans mektubunu bahane ederek “CIA destekliyor” iftirasında bulundular hem de Hocaefendi’nin Amerika’dan sınırdışı edildiği yalanını yaydılar. Haberlerinde yer alan bu iki argüman arasında yaman bir çelişki vardı: Bir yandan CIA’den destek göreceksin, diğer taraftan dokuz senedir o ülkede bulunmana rağmen daha oturum meseleni bile halledemeyeceksin.. ama kimin umrunda. Onlar için önemli olan, aziz Hocamızın en büyük entelektüel seçilişini ve hakkındaki beraat kararını gölgelemek ve oluşan müsbet havanın büyümesine meydan vermemekti. Dahası, asıl niyetleri; birincilik, mahkeme ve (uydurdukları) vize iptali sıralamasına dikkat çekip bunların hepsini bir kumpasmış gibi göstermek, böylece kamuoyunu Hocaefendi’nin bazı mihraklar tarafından yönlendirildiğine ve nihayet Türkiye’ye gönderilmek üzere kendisine zemin hazırlandığına inandırmaktı.
Oysa, kendileri de bilirler ki, “Gönüllüler Hareketi” olarak zikredilen diyalog ve eğitim faaliyetlerinin en mühim özelliği bağımsız olmasıdır. Bu hareketle alâkalı akademik çalışma yapan sosyologlar ve siyasal bilimciler de her fırsatta bu hususa değinmekte ve “Bu teşebbüs, hiçbir dış güce dayanmayan bağımsız bir sivil toplum faaliyetidir” demektedirler.

Buna rağmen, maalesef bir kısım çevreler, hasımca tavırlarından vazgeçmediler, karalama kampanyasını daha da hızlandırdılar. Bazı kadirşinâs insanlar, bu müfterilere ağızlarının payını verecek yazılar yazmak isteyince, Muhterem Hocamız yine kendisine yakışanı yaptı: “Lütfen, üslubunuzu koruyun. Biz kavga taraftarı değiliz; herkese karşı diyalog ve dostluk yolları arıyoruz. İnşaallah, hasmane tavır sergileyenler de anlayacaklardır bir gün bu duygularımızı. Siz iddia ve iftiraları güzelce cevaplayın ama bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hep karakterinize saygılı olmaya çalışın. Üç beş günlük bir dünya için baş yarmayın, göz çıkarmayın, kem söz söylemeyin ve gönül kırmayın. Herkesi sevginin sıcak iklimine çağırın!..”

Şimdi, Hocaefendi’nin sevenleri, üzerlerinden geçen uçaklara daha bir dikkatle bakıyor ve vuslat gününü hayal ediyorlar; bazı kesimler de, onun dönüşünü nasıl kendi çirkin emellerine alet edebileceklerinin hesabını yapıyorlar. Aziz Hocamız ise, “Ne zaman döneceksiniz?” sorusuna şimdilik şu cevabı vermekle yetiniyor:
“Ülkemin elli yüz yerinden gelmiş toprak parçaları var odamda, onları koklayıp teselli buluyorum. Ben kendi ülkemin çocuğuyum; dıştan ithal edilmiş ve milletin başına musallat olmuş tufeylilerden değilim. O ülkenin çocuğuyum ben. Onun bir avuç toprağını dünyalara değiştirmem. Bütün Amerika’yı verseler, Korucuk Köyü, fakir bir köydür, ben o köyü vermem. Ruh haletim budur. Fakat, benim inandığım bir dava var, Din-i Mübin-i İslam’a hizmet var. Ben her adımımı, ülkemde huzursuzluğun çıkmaması, milletimin zarar görmemesi ve hele dinime karşı bir tavır alınmaması yönünde atmalıyım. Dönüş keyfiyetini, vaktini ve konjonktürü Allah’la münasebetim açısından da değerlendirip çok dengeli hareket etmeliyim.”

Evet, muhterem Hocamız sıla hasretiyle yanıp tutuşuyor. Fakat, giderken davasını düşündüğü ve diyar-ı gurbete mefkuresinden dolayı tahammül ettiği gibi, şu anda da gaye-i hayali sebebiyle firkati tercih ediyor. Hocaefendi’nin sadece nostaljilere yürümesini beklemek beyhûdedir; inşaallah, o yine bu ulvî değerlerin lehine olduğuna inandığı zaman kendisine yaraşır şekilde dönecek ve Türkiye’de barışın, dostluğun, huzurun, sağduyunun temsilcisi olacaktır.

Osman Şimşek
Herkul.org
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 28.07.08, 11:05 PM   #39
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

İbretlik Hatıralar Bir Şikâyetin Hatırlattıkları


Fethullah Gülen Hocaefendi, ârif ve âbid bir Müslüman olarak yetişmesi için gerekli manevî malzemeyi bulabileceği ve İslam ruhunu derinden derine duyabileceği bir baba ocağında neş’et etmişti. Tam bir ciddiyet, vakar ve dinî salâbet timsali büyükbaba Şâmil Ağa; Türkiye’nin maddî-manevî kıtlık dönemlerinde, küçük bir köyde yetişmiş olmasına rağmen, “Enderun terbiyesi almışçasına” asil, ilim âşığı, Ashâb-ı Kirâm sevdalısı ve dinine gönülden bağlı baba Ramiz Efendi; sessiz, durgun deryalar gibi derin ve engin, ahirete inanmayı ve Allah ile irtibatı her haliyle ortaya koyan, Cenâb-ı Hakk’ın adı anılınca gözyaşlarını tutamayan babaanne Mûnise Hanım ve köyün bütün kadınlarına Kur’an öğrettiği gibi kendi ciğerparesine de daha dört yaşında İlahi Kelam’ı hatmettiren şefkat âbidesi anne Refia Hanım bu mübarek ocağın en müessir fertleriydi.
Ayrıca, bu kutlu yuva, civardaki bütün tanınmış ilim ve mana insanlarının gelip konduğu, konup göçtüğü bir misafirhane gibiydi. O evde âlimler çok sevildiği ve hemen her gün hiç olmazsa bir Hak dostunu ağırlamak adet edinildiği için, Hocaefendi, neredeyse doğumundan itibaren kendisini bir ilim ve maneviyat halkası içinde bulmuştu. Alvarlı Muhammed Lütfî hazretleri, onun kardeşi Vehbi Efendi, Taği şeyhlerinden Sırrı Efendi, Şehâbeddin Efendi, herkesin hürmet ettiği Halil Hoca ve Harun Efendi gibi gönül erleri o saadet hanesine huzur ve bereket katarlardı. Dört beş yaşlarından itibaren etrafındaki büyüklerinin bu aziz misafirlere ne kadar saygılı davrandıklarını farkeden Hocaefendi, onlar tarafından başının okşanmasını, kulaklarının tatlı tatlı çekilip yumuşatılmasını, sırtının sıvazlanmasını ve kakülünün öpülmesini büyük iltifatlar olarak algılar ve hep onların hazır bulundukları meclisleri kollardı. Bu müstesna çevre, onun şuuraltını oluşturacak ilk tesirleri bırakmış ve ruhunun tekevvününde ilk mayalanmayı sağlamıştı.

Allah Karşısında Titrenir!..
Bir gün aziz Hocamız, çocukların ibadete alıştırılması mevzuunu anlatırken şöyle demişti: “Çocuk namazda titreyen bir baba, secdede ağlayan bir anne görmeli. ‘Babacığım niye titriyordun; anneciğim sen niçin ağlıyordun?’ deyince, ‘Oğlum, Allah karşısında titrenir; yavrum, Rahmeti Sonsuz’un nimetlerine şükür duygusuyla alın yere konurken gayr-ı ihtiyarî ağlanır. Çok defa sevgi, kimi zaman da korku gözleri yaşartır.’ cevabını almalı. Anne ve babasının halleri onun kalbine Allah’a karşı sevgi ağırlıklı bir saygı duygusunu aşılamalı!..”
Aslında, Hocamızın bu ifadeleri kendi çocukluk döneminin özetinden ibaretti. O, muhterem dedesinin hemen her gece yüz rek’at namaz kıldığına şahit olur; bazen onun yanında namaza durur; kıyamların, rükuların ve secdelerin bir türlü bitmediğini görür; nihayet yorgun düşüp bir kenara çekilerek uykuya dalardı. Fakat, ne zaman gözlerini açsa Şâmil Ağa’yı yine Hak karşısında elpençe divan durmuş halde bulurdu.

Muhterem Hocamız, özene bezene ve uzun uzun ibadet eden büyüklerinin de tesiriyle daha dört-beş yaşındayken namaza başlamış ve bu vazifesini ondan sonra da hiç aksatmamıştı. Daha o dönemde, Erzurum’un soğuğuna ve dışarıdaki boyunu aşkın kara rağmen, sabah namazı için imamdan evvel camiye gittiği çok olurdu.
İbadetlerini mektepte dahi aksatmaz, okul saatlerine denk gelen öğle vaktini kazaya bırakmaya razı olmaz; teneffüsü heyecanla bekler ve hemen bir sıranın üzerine sıçrayıp namazını eda ederdi. Gerçi, “başöğretmen” denen birisi Hocaefendi’nin bu halinden çok rahatsızlık duyardı; onu kasden “molla” diye çağırarak tahkir ederdi; hatta bir keresinde hıncını alamamış, ibadetten vazgeçiremediği bu talebesini bodruma kapatmıştı. Fakat, hiçbir ceza o masumun kalbindeki ubudiyet iştiyakını söndüremezdi.

Bir gün, az dinlendikten sonra kalkma niyetiyle, yatsı namazını kılmadan yatmıştı. Merhume validesi, “Namazını kıl, sonra yat!” diye onu ikaz etmişti. “Ana, çok yorgunum; gece kalkıp kılarım!” cevabını verince, şefkatli anne yine, “Oğlum, ben de çok yorgunum, seni kaldıramam; ne olur şimdi vazifeni yap, öyle yat!” diyerek adeta yalvarmıştı. Göznurunun hiç oralı olmadığını gören ve onun ahiret hayatı için tir tir titreyen mualla kadın, “Eğer namaz kılmadan yatarsan, sabaha senin cenazeni göreyim!..” deyiverince, Hocaefendi, hemen doğrulmuş ve abdesthanenin yolunu tutmuştu. Aziz Hocamız, o gün henüz on iki yaşındaydı. Kendisine karşı her zaman çok merhametli davranan sevgili validesinin namaz konusundaki ciddiyeti onun ubudiyet hassasiyetine kırılmaz bir halka daha katmıştı.
Aradan iki üç ay geçmemişti ki, bir gece annesi, oldukça geç bir vakitte eve dönen Fethullah’ına, “Oğlum neredeydin, bak seni çok merak ettim?” deyince, şu cevabı almıştı: “Anacığım mescitteydim; yetmiş rek’at kaza namazı kıldım.”

Vakit Girdi mi?!.
Evet, artık o tam bir namaz aşığı olmuştu. Camiden çıkmasını bilmez, gece yarılarına kadar ibadet ederdi. Muhtereme validesi, “Baban imam olduğu halde çoktan gelip yattı, sen niye geç kaldın?” diye çıkışınca, mahcup bir eda ile namazını bitiremediğini söylerdi. Özellikle mübarek gecelerde seccadesinin başından ayrılmazdı. Büyüklerinden aldığı bir müjdeye binaen, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i rüyada görme iştiyakıyla gece boyunca yüz rek’at namaz kılardı.

Hocaefendi, on dört yaşına ulaşınca, o döneme kadar kendi evinde gördüğü ya da bir mecliste rastgeldiği meşâyıh ve ulemayı artık bizzat ziyaret etmeye ve onların insibağına ermeye başlamıştı. Bilhassa, eşiğine baş koyan herkesi manevî güç ve cazibesiyle büyüleyen, kendine çeken ve irfanıyla mesteden Alvarlı Efe Hazretleri’nin huzurunda ilk şuur ve ilk ihsaslarını iyice beslemişti. Onun “Allah bizi insan eyleye!” sözünü tekrar edişi ve hele “Alllaaaah!..” deyişi karşısında her zaman içi ürperirdi; Hazret’in dudaklarının arasından yayılan ses dalgaları adeta bütün benliğini sarardı. O devredeki marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i rûhâni yörüngeli sohbetlerde Hocaefendi’nin sofrasına bol bol ilahî vâridat yağar ve ruhunu ötelerin üns esintileri kuşatırdı.

Bir de, Erzurum’un kışında, her yanı donmuş şadırvanın başında, buz tutmuş kurnalardan akan sopsoğuk suyla abdest alan insanların hali vardı ki, işte o manzara Hocaefendi’nin ruhuna adeta nakış nakış işlenmiş ve onu her zaman ubudiyete çağıran bir müezzin oluvermişti. O ruhânîler, bambaşka uhrevî bir edayla kollarını sıvayıp paçalarını katlar ve muslukların başına geçerlerdi. Hava o kadar soğuk olurdu ki, parmaklarına değen su dirseklerine gelene kadar neredeyse buz bağlardı. Dışarının soğuğu suyun sertliğiyle birleşince, daha ellerini yıkarken bütün hücreleriyle tir tir titrerlerdi. Hele bir de o titremeye iç titreme de inzimam edince ötelerle irtibatın sesi soluğu olduğuna şeksiz şüphesiz inanacağınız bir ses yükselirdi semaya: “Allâââhümmme, a’tınîîi kitâabîîi biyemîiinîiii ve hâasibnîii hisâaben yesîirâaa – Allah’ım, hayatımın hesabını soracağın gün muhasebemi kolaylaştır ve amel defterimi sağ tarafımdan ver!” diye inlerlerdi. Her tavır ve davranışlarından Cenâb-ı Hakk’a tam inanmışlık dökülen ve O’na ait gizli bir kısım fısıltılar duyulan o samimi kulların iç çekişleri Aziz Hocamızın hatıralarında canlılığını ve tesirini hep muhafaza etmişti.
Muhterem Hocaefendi, senelerce süren eğitim hayatında pek çok kitap okumuş, İmam Gazalî’den İmam Rabbânî’ye kadar yüzlerce âlim, âbid ve zâhid insandan istifade etmiş; ibadetten ubûdiyete, ondan da ubûdete uzanan kulluk çizgisinde hep zirvelere göz dikmiş ve Cenâb-ı Hakk’a kurbet yollarında ilerledikçe ilerlemişti. Bu arada, Hazreti Üstad’ı (cismen ve maddeten) hiç görememişti; fakat, Nur’un ilk kahramanlarıyla tanışıp Külliyât’ı mütalaa edince, Nur Müellifi’nin iman enginliğine, ubûdiyet derinliğine, namaz konusundaki hassasiyetine, Allah karşısındaki ciddiyetine ve ibadetlerindeki huşû arayışına hayran kalmıştı. Bu orijinal kaynağın gölgesinde, o güne kadarki müktesebâtının üzerine bir o kadar daha ilim ve irfan cevheri eklemişti.

Aziz Hocamız, Üstad hazretlerinin talebelerini mümkün oldukça ziyaret eder, hepsine çok büyük hürmet gösterir, şartlar elverdiği ölçüde onlarla beraber olur ve fikir teâtisinde bulunurdu. Bu beraberliklerinde, söz mutlaka dönüp dolaşır ve Hazreti Bediüzzaman’ın namazına da gelirdi. Onun namazı vaktinde kılma hususunda çok hassas olduğuna ve ezan okununca yaz-kış, soğuk-sıcak, yağmur-çamur dinlemeden hemen “dinin direği”ni ikâmeye koyulduğuna değinilirdi.
Ezcümle, Hazret Üstad ve birkaç talebesi, buldukları bir araba ile Isparta’dan Barla’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Eve ulaşmalarına yaklaşık yirmi dakika kalmıştır ki, namaz vakti girer. O esnada Nur Adam, arka koltukta istirahat etmektedir. Ağabeylerden biri yanındakine, “İnşaallah, Üstadımız uyanmaz da kar üzerine secde etmek zorunda kalmayız!” der. Daha o, sözünü bitirir bitirmez, Hazreti Bediüzzaman doğrulur; bir taraftan (kendisinin ya da yanındakinin) köstekli saatine bakmaya çalışır, bir yandan da “Vakit girdi mi?” diye talebelerine sorar. İçlerinden biri, “Üstadım, vakit girdi ama dışarıda çok kar var. Hem bizim yolumuz da bitmek üzere!..” derse de, aslında alacağı cevap bellidir ve beklediği sözü işitir: “Karın üstünde de olsa, namazımızı hemen eda edelim ki, şu anda saf bağlayan cemaat-ı kübrânın mânevî semeresinden hissemizi alabilelim!..”

Üstad’ımın Sesine Benziyor!..
Evet, Hazreti Üstad’ın talebeleri, onun namaza duruşunu ve Hak karşısındaki tavrını aktarır; bazen taklidini yaparlardı. Tam huzura vardığında ve o mehip sadasıyla “Allahu Ekber” dediğinde adeta ahşap binanın sarsıldığını ve hemen herkesin haşyetle ürperdiğini anlatırlardı. Telaffuz ettiği kelimeleri gönülden duyabilmek için, müthiş bir ses tonuyla ve muhrik bir edayla “Ettahıyyâtu.. ettahıyyâtu.. ettahıyyâtu...” diye inlediğini, aradığı ritmi tutturana kadar her lafzı defalarca söylediğini, bir manada her kelimeye şuurundan vize aldırdığını ve bu haliyle arkasındakileri de, yürekleri dağlanacak kadar etkilediğini naklederlerdi. Bütün bu anlatılanlar ve taklidle dahi olsa aktarılanlar, Aziz Hocamızın çok hoşuna giderdi.
Gerçi, muhterem Hocamız, Hazreti Üstad’ın o türlü hallerini belli bir ufkun sesi-soluğu olarak kabul eder; içten gelmeyen ve gayr-ı iradî ortaya konmayan bazı davranışların riya olabileceğini söyler; dolayısıyla aynı ufku paylaşmayanların o şekilde davranmamaları gerektiğini tembihler. Fakat, ne zaman Üstad’ın namazından bahis açılsa gözleri yaşaracak kadar hislenir ve ilklerden dinlediği güzel misalleri, ibret alınması için, aynı el-kol hareketleriyle ve yüz işmizazlarıyla tarif eder. Doğrusu, sevenin sevdiğine benzediği hakikati Aziz Hocamızda da nümâyandır. Nitekim, Kur’an talebelerinin öncülerinden Mustafa Gül Ağabey, bir sabah Hocaefendi’nin arkasında saf tuttuktan sonra gözyaşlarına boğulmuş; namazını zor güç tamamlayıp hıçkırıklarına hâkim olmaya çalıştığı sırada, merakla kendisine bakanlara “Üstad’ımın sesine benzettim; aynı onun gibi okuyor, onun gibi namaz kıldırıyor!” demiştir.
İşte, şuuraltı müktesebâtı, yılların birikimi olan malumâtı, amelî iman vesilesiyle kazandığı irfanı, selefleriyle alâkalı müşahedâtı ve nezd-i ilahîden armağan varidâtı sayesinde, Hocaefendi, bu büyük ibadetin mü’minin miracı, Cennet yolunun ışığı-burağı, ummanları aşmak isteyenlerin sefinesi-uçağı ve vuslata ermeyi dileyenlerin ötelere en yakın karargâhı olduğuna gönülden inanmış ve adeta namazlaşmıştır. Artık, o beş vakitle doymamakta, nafileden nafileye koşmakta; duhâ ile güneş gibi yükselmekte, evvâbinle gidip kurbet tokmağına dokunmakta, teheccüdle berzah karanlıklarına nur göndermekte ve ömrünü âdeta ibadet atkıları üzerinde bir dantela gibi örmektedir.

Yoğun Bakımda da, Dağın Başında da Namaz
Sevgili Arkadaşlar,
Aslında sözü çok önemli bir noktaya çekmek ve kulağımıza küpe bazı ikazları nakletmek istiyorum. Fakat, ondan önce, muhterem Hocamızın namazla alâkalı bir kısım hassasiyetlerini kayda geçirmenin faydalı olacağını düşünüyorum:
Aziz Hocamız, namazı vaktinde eda etme konusunda pek dikkatlidir; çok ağır hasta olduğu dönemler de dahil, senelerdir hiçbir namazını geçirmemiştir. Hatta, 2002 senesinde kronik kalb ve şeker rahatsızlıkları sebebiyle âcil olarak hastaneye kaldırıldığında ve 2004 yılında kalbine operasyon yapılarak sol koroner arter damarına stent takıldığında, yoğun bakım ünitesindeyken doktorlar ilaç vermek isteyince, “İlaçlarımı öyle ayarlasınlar ki, namazlarımı vaktinde kılabileyim!” demiş; su kullanması yasaklanınca hemen teyemmüm edip kulluk vazifesini yine yerine getirmiş; vücuduna zerkedilen ilaçların ağırlığından göz kapaklarını dahi kaldıramayacak kadar bitkin düştüğü bir anda “Ne yaparsanız yapın ama akşam namazı için beni mutlaka uyandırın!” diye tembihlemiş ve vücudunun dört bir yanındaki kablolara, ölçüm aletlerine ve seruma rağmen cemaat sünnetini bile geçiştirmemiş, birimizi imamete geçirerek, uzandığı yerden namaza iştirak etmiştir. Dahası, şer’ân gerekli olmasa da, hastanede terettüp eden namazlarını gönül huzuru için sonra bir kere de kazâen ödemiştir.

Muhterem Hocaefendi, bir sohbetinde bu duyarlılığını şöyle dile getirmiştir: “Namaz konusunda öyle bir hassasiyetim var ki, rüyamda bile onun heyecanını duyuyorum. Vakti kollamak, mescid bulmak, hakkıyla abdest almak ve ta’dil-i erkâna riayet ederek namaz kılmak için tarifi zor bir telaş yaşıyorum. Dün de öyle bir rüya gördüm; koşturdum, koşturdum, ancak sünneti kılabildim; güneş doğacak da sabahın farzını yetiştiremeyeceğim diye ödüm koptu. Telaş, telaş, telaş... Dinî gayretimin kuvvetli olduğunu söyleyemem; fakat, normal hayatımda da hep benzer şekilde heyecana kapılırım. Özellikle, yolculuk yaparken, namazı nerede ve nasıl kılacağımı düşünmekten adeta hasta olurum. Gerçi, seyahat programımı mutlaka ibadet hayatıma göre ayarlarım; ama şayet birkaç namazı yolda eda etmem gerekirse, bilhassa vaktin girmesinden bir iki saat önce büyük bir endişeye kapılırım. O esnada öyle gerilirim ki, bir kısım sözleri ters anlayabilir ve çevremdekilerin kalblerini kırabilirim. Müsait bir zemin ve uygun şartlar bulup gönlüme göre Rabbime teveccüh edene kadar da o bunaltıcı ruh haletinden kurtulamam.”
Aziz Hocamıza göre; bir müslüman namazını ikâme edebilmek için gerekirse yolda kalmayı bile göze almalıdır. Daha işin başında, seccade ile buluşacağı anları iyi belirlemeli, seyahatini ona göre ayarlamalı; kulluğunun icaplarını yerine getirmesine de imkan tanıyacak bir vasıtayı ve şirketi tercih etmelidir. Yola çıkmadan yetkililerle görüşmeli ve bu konuda mutabakata varmalı; aksi halde başka bir çözüm aramalıdır. Allah Teâlâ’nın, rıza-yı ilahiye talip olanları asla yolda bırakmayacağına gönülden inanmalı; ıssız bir çöldeyken dahi vakit girecek olsa, kendisine ibadet fırsatı verilmesi için mihmandara ricada bulunmalı; şayet cevab-ı sevap alamazsa, kavgadan kaçınmalı ve hiç tartışmaya girmeden kafileden ayrılmalıdır. Mevlâ-yı Müteâl’e itimat ederek, önce durup namazını kılmalı, ondan sonra bir şekilde tekrar yola koyulmalıdır. Hele, şahsî arabasıyla seyahat eden bir mü’min vaktin girdiği yerde hemen ârâm eylemeli ve zamanında kıbleye yönelmelidir; zira, onun için seyr ü sefer mazeretleri asla geçerli değildir.
Bu cümleden olarak, Muhterem Hocaefendi, bir vaaz u nasihat sonrası İzmir’e dönerken otobüs şoförüne, “Vakit çıkmadan namaz kılmam lazım; lütfen müsait bir yerde birkaç dakika durabilir misiniz?” diye istirhamda bulunur. Kaptan, “Kusura bakmayın, bir kişi için duramayız!..” sözüyle cevap verince, Hocaefendi, “Öyleyse, ben ineceğim, arabayı durdurur musunuz?” der. Zaten, otobüsün havasından da bunalmıştır; Cenâb-ı Hakk’a sığınır ve çantasını kaptığı gibi aşağı iner. Bir dağın başında yapayalnız kalıvermiştir ama buna hiç üzülmez. Bir güzel abdest alır, itina ile namazını tamamlar. Duasını bitirirken bir de bakar ki, yakından tanıdığı Gömlekçi Mehmet Bey kendisine doğru geliyor. Namazın kerameti olarak, Rabb-i Kerim, ona otobüsten daha güzel bir vasıta ve candan bir yol arkadaşı nasip etmiştir; Hocamız, ibadet hassasiyetinin buluşturduğu dostuyla beraber İzmir’e kadar inşirah içinde gider.
Kezâ, Hocaefendi, 1974 senesinde Hac’dan dönerken, uçakla Ankara’ya kadar gelir; yanındaki yirmi-yirmi beş arkadaşıyla beraber İzmir’e gitmek üzere bir otobüse biner. Uşak civarında dağlık bir bölgeye vardıklarında namaz vakti girer. Hocamız, birkaç dakika mola vermesi için kaptana rica eder. Çok bilmiş adam, önce “Namazınızı kaza edersiniz!” diyerek akıl vermeyi ve meseleyi geçiştirmeyi dener. Muhatabının ısrar ettiğini görünce, “Be adam, tek müslüman sen misin şu otobüste?!.” diye çıkışır. Hemen arka koltuktaki Mehmet Ali Hocamız kalkar, “Elhamdulillah ben de müslümanım ve vakit çıkmadan namaz kılmalıyım!” der. Daha o yerine oturmadan, bu defa da Hacı Kemal Ağabey, “Ben de müslümanım, mola bana da lazım!” deyince, adamcağız mecburen durur. Hepsi arabadan inerler ama bulundukları yerde hiç su yoktur; ayrıca, her taraf karla kaplıdır. Hocaefendi, kollarını sıvar, kar ile abdest alır; diğerleri de onu takip ederler. Cismaniyet itibarıyla biraz üşüseler de, yürekleri ısınmış olarak hep beraber namazı tamamlarlar. Otobüs yeniden hareket ederken içlerinden biri, “Efendim, bunda da bir vech-i rahmet varmış, sayenizde kar ile abdest almayı öğrendik.” der.

Aslında, kıymetli büyüğümüzün bu namaz heyecanı hiçbir zaman mükafatsız kalmamıştır. Edirne Üç Şerefeli Cami’nin penceresinde yatıp kalktığı iki buçuk senelik dönemde, Sultan 2. Murad’ın bazen rüyada, birkaç defa da yakazaten “Fethullah, haydi namaza!..” diyerek kendisini sabah namazına çağırması da onun “dinin direği”ni ikâme gayretine tatlı bir mukabele olsa gerektir.
Evet, namazı eda etme heyecanı yaşamak; “Abdestimi nerede alırım.. vakit geçmeden müsait bir yer nasıl bulurum.. kıbleyi ne suretle tayin ederim.. kimseye rahatsızlık vermeden kulluk borcumu nasıl öderim?” endişeleriyle dolu bulunmak ve hele daha bir vaktin “mirac”ını tamamlar tamamlamaz diğerinin sancısını çekmeye başlamak, nezd-i ilahide kıymetler üstü kıymete ulaşan ve semereleri ancak ahirette derilebilecek olan çok önemli bir haslettir. Bundan dolayıdır ki, bir gün aziz Hocamız, vazife alanı itibarıyla çok çetin şartlar altında bulunan ve hemen her zaman aynı kutlu tasayı taşıyan bir hak erine, “Var mısın namazları değişelim; sen o sancılı ibadetlerinin sevabını bana ver, ben de özene bezene ikâme ettiğim salavâtın meyvelerini sana vereyim!..” demiştir.

İmamın Çamaşırı
Muhterem Hocaefendi temizlik mevzuunda da çok titizdir. Kendisi şer’an namaza mani olmayan leke ve kirlere karşı bile her zaman hassas davrandığı gibi, dostlarının da aynı itinayı göstermelerini ister. Özellikle, imamete geçireceği insanların iç çamaşırlarında bir kuşun gözü kadar da olsa pislik bulunmaması gerektiğini her fırsatta ifade eder. Aslında, Hanefi mezhebince, giysilerde, bedende veya namaz kılınacak yerde “necâset-i galîza” (ağır pislik) dediğimiz pislik çeşitlerinden, katı ise yaklaşık üç gram kadarı, sıvı ise avuç içini kaplayacak miktarı namazın sıhhatine engel görülmemiştir; üç gramdan fazla olan katı ve el ayasını aşan sıvı necasetler namaza mani kabul edilmiştir. Aziz Hocamız, bu içtihada saygı duymakla beraber, bilhassa namaz kıldıracak olan kimselerin, farklı mezhep imamlarının görüşlerini de nazar-ı itibara almalarını, arkalarında Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine tâbi olanların da bulunabileceğini hesaba katmalarını, dolayısıyla elbiselerini, çamaşlarını, çoraplarını sürekli tertemiz tutmalarını, namaza hazırlanma ve abdest alma safhalarında istincadan istibraya kadar her hususa azamî ihtimamla yaklaşmalarını ve azîmetle amel etmeye çalışmalarını salıklar.

Kıymetli Hocamız, bu husus üzerinde öyle titizlikle durur ki, hassaten namaz kıldıracağı zaman elbisesine mâ-i müsta’melin sıçramamasına bile dikkat eder. Bilindiği gibi, “mâ-i müsta’mel” abdest almak veya gusletmek gibi mânevi bir pisliği gidermek, herhangi bir farzı yerine getirmek ya da sevap kazanmak niyetiyle insan bedeninde kullanılmış suya verilen isimdir. Hanefi mezhebinde, genel itibarıyla kullanılmış suyun temiz olup temizleyici olmadığı hükmü esastır; dolayısıyla, öyle bir suyun değdiği elbise temiz sayılır. Fakat, İmam-ı A’zam’ın, şahsî içtihadında mâ-i müsta’meli necis saymasına istinâden, her zaman azîmetleri gözeten muhterem Hocamız da kullanılmış sudan içtinap etmektedir. Vâkıa, “yüsr” üzere müesses olan dinin ruhuna dokunmamak için bu hassasiyeti herkesten beklememektedir ama dikkatli bazı büyükleri nazara vererek yakınlarını da aynı ihtimama özendirmektedir. Ezcümle, Hazreti Üstad’ın talebelerinden Tahirî Mutlu Ağabeyi hemen her yâdedişinde, onun bu yanını şöyle vurgulamaktadır: “Hazret, her şeyden önce namazını düşünürdü; bir yerde misafir kalacağı zaman evvelâ gece kalkınca leğenini, ibriğini, seccadesini rahatlıkla kullanabileceği bir mekan göstermelerini isterdi. Çok az kimsede gördüğüm hayranlık uyandıran bir adeti vardı; abdest alırken üstüne başına mâ-i müsta’mel sıçramaması için güzel bir önlük takar ve Rabb’in huzuruna pîrüpâk olarak çıkardı. O sadece namaz kılmaz, adeta namazlaşırdı.”

Can Dostlar,
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, şefkat peygamberi olduğu ve ümmetine hep yüsr’ü (kolaylığı) tavsiye buyurduğu halde, abdest esnasında topuklarını iyice yıkamayan bazı kimseleri görünce “Cehennem’de yanacak şu ökçelere yazıklar olsun!” diyerek ikazda bulunmuştur. Zira, mü’minler, “Yaptım oldu!” mülahazasından uzak durmalı; onlar, her zaman “Allah nasıl emretmişse, o şekilde yapmalıyım!” anlayışında olmalıdırlar. İşte, M. Fethullah Gülen Hocamız da bu idrakten dolayı, ubûdiyetle alâkalı bütün mevzulara olduğu gibi, namazla ilgili her meseleye de çok değer vermekte ve emr-i ilahiye muvafık hareket etmek için adeta çırpınmaktadır.
  Alıntı ile Cevapla
Okunmamış 28.07.08, 11:05 PM   #40
LeoparGS
Guest
 
LeoparGS - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart Cevap: İbretlik Hatıralar

Niyet Kalb ile mi Olmalı, Dil ile mi?
Muhterem Hocaefendi, bir namaza niyet ederken, gönlünü Cenâb-ı Hakk’a tam yönlendirmeye uğraşmakta; niyete “kalbin kastı ve teveccühü” zaviyesinden yaklaşmaktadır. Bu teveccühü de, mâsivâyı tamamen kalbden silme ve o anda her şeyi unutup sadece Mevlâ-yı Müteâl’i mülâhazaya alma şeklinde anlamaktadır. Konuyu şerh sadedindeki şu sözleri işaret taşı mesabesindedir. “Bazı ilmihal kitaplarına, niyetin dil ile yapılmasının daha evlâ olduğuna dair, nereden çıktığı belli olmayan, bir kayıt düşülmüş. Konuşurken kalbin teveccühü nasıl olacak, onu bilemiyorum ama bu âdet haline gelmiş; insanlar namaza dururken “Neveytü en usalliye lillahi...” diyerek sesli niyet ediyorlar. Eğer bu şekilde, kalbin Cenâb-ı Hakk’a tevcihi gerçekten sağlanabiliyorsa, ne âlâ… Fakat, sadece lâfızda kalınıyor, çoğu zaman ne dendiğinin farkına bile varılmadan bazı kelimeler söylenip şuursuzca iftitah tekbiri getiriliyor ve kalb yönelmesi gereken tarafa yönlendirilemiyorsa, namazın sıhhatli olmama ihtimali vardır.”
Hemen ifade etmeliyim ki, Hocaefendi’nin işaret buyurduğu öyle kâmil bir niyet de yine belli mertebedeki insanların kârıdır. Muhterem Hocamız, bu beyanıyla, alışılageldiği üzere niyet etmenin bütün bütün yanlış olduğunu değil, namaza başlarken Cenâb-ı Hakk’a tam teveccühün lüzumunu nazara vermekte ve herkesi gönül ile dil izdivacına bağlı hâlis niyet çizgisine teşvik etmektedir. Nitekim, Zât-ı âlîleri, kendi ubûdiyet seviyesi açısından, arz etmeye çalıştığım temizlik ve niyet gibi hassasiyetleri belli bir dönemde tam gözetemediği düşüncesiyle, ilki askerlikten hemen sonra olmak üzere, bir iki defa o zamana kadarki bütün namazlarını kazâ etmiş ve alacaklı edasıyla değil, borç ödüyor olma mülahazasıyla namaz kılmak gerektiği için öyle yapıp vecibesini tamamladığını belirtmiştir.

Namazı Kılmamalı, İkâme Etmeli!..
Aziz Hocamız, çoğu zaman dîk-ı elfazdan (kelime darlığından) dolayı kullandığımız “namaz kılmak” tabirinden hiç hoşlanmamakta; bu ifadenin, bir işi hakkıyla eda etmeyi değil onu yapmış gibi olmayı çağrıştırdığını ve bir sun’îlik taşıdığını düşünmekte; “kılmak” yerine “ikâme etmek” demenin isabetli olacağını söylemektedir. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de elliden fazla ayette namaz (salât), “ikâme” fiilinin muhtelif kipleriyle birlikte zikredilmektedir. Ayrıca, pek çok ayette “Namazı ikâme edin!” buyurulmaktadır. Evet, “ikâme etmek”; namazın içinde yer alan kıyam, rükû, secde gibi rükünleri yerli yerinde, düzgün şekilde, sükûnet içinde, hakkını vererek yapmak ve bir manada “dinin direği”ni itina ile ayağa kaldırıp yerine koymak demektir.

Namazı ikâme etmenin bir yanını “ta’dîl-i erkân” oluşturur. Kısaca, namazdaki rükünlerin sükûnetle yerine getirilmesi ve uzuvlarda itminan hâsıl olacağı âna kadar her faslın devam ettirilmesi manasına gelen “ta’dîl-i erkân”, Kur’ânî emir ve tahşîdatın yanı sıra pek çok hadis-i şerifi de nazar-ı itibara alan ulemâca vâcip ya da farz kabul edilmiştir. Rehber-i Ekmel Efendimiz’in, namazı usûl ve âdâbına göre tamamlamayan bir şahsa “Sen namaz borcunu ödemiş olmadın, git namazını ikâme et!” buyurması, yine ilk defaki gibi çabucak namaz kılan o adamı iki veya üç sefer geri göndermesi ve sonunda kâmil namazı ona bizzat tarif etmesi de bu kanaati destekleyen delillerden biridir.

Muhterem Hocamız, “ikâme”nin diğer yanını, “iç tâdil-i erkân” sözüyle dile getirdiği “huşû ve hudû” derinliğinin teşkil ettiğini söylemektedir. Huşû; Allah’a karşı korku ve sevgi ile boyun eğmektir, gönülden saygı ve inkıyattır. Hudû; Allah’ın azameti karşısında mahviyetle iki büklüm olmaktır, samimi teslimiyettir. Huşû ve hudû ise; bir kulun, Cenâb-ı Hakk’ın azamet, celâl ve ceberûtu ile kendi acz, fakr, ihtiyaç ve küçüklüğünü müşterek mülâhazaya alması sayesinde kalbinin hep saygı ve tâzimle atması; hâl ve beyanlarının da bu telâkkiye tam bir tercüman olmasıdır. İşte, Kur’an ancak bu hava içinde namazı ikâme edenlere ve ubûdiyette bulunanlara kurtuluş vaad etmektedir.
Hocaefendi, kendisini her zaman hüsn-ü zanna zorlasa ve zâhiren sığ görünen bazı kimselerin içte derin olabileceklerine inansa da, bazen namazı verip veriştirenlerin dışa taşan ciddiyetsizliklerine muttali olmakta ve hele aceleyle yatıp kalkmalarına bir anlam veremeyip, o türlü geçiştirmeler karşısında çok üzülmektedir. Çünkü, çok kimselerin hızlı hızlı okuduğu Fâtiha, aslında ilahî beyanın haricinde bir takım mırıldanmalar kabîlindendir. Zira, Kur’ân öyle inmemiştir ve o şekilde alelacele okunan Fâtiha ile kılınan namaz, hakiki namaz değildir. Bir nefeste, o nefes bitmeden sûreyi sona erdirme telaşıyla, soluğun tıkandığı yerde hızlıca ve can havliyle alınan ara nefeslerle okunan ayetler, kıraat farzının yerine getirilmesini sağlamamaktadır. Yine, rükûda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ede ede -bazı fukahaya göre- bir kere “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm” demek şarttır. Bazı âlimlere göre ise, namazın sıhhati için onu en az üç defa tekrarlamak lazımdır. Demek ki, rükûda ve secdede en az üç kez, yavaş yavaş ve kelimeleri tam telaffuz ederek tesbihleri söylemek gerekmektedir. Heyhat ki, bazıları düzgün şekilde bir kere tesbih edecek kadar bile rükûda ya da secdede kalmamaktadırlar.

Gerekirse Gözünü Kapa, Ama Sallanma!..
Muhterem Hocamız, zihni dağıtacak şeylerden kaçınmak, Yüce Yaratıcı’nın karşısında saygıyla durmak ve ibadete tam yoğunlaşarak haşyetle dolmak maksadıyla namazda gözleri yummayı mahzursuz saymakta, hatta müsait zeminler için bunu tavsiye etmektedir. Aslında, Allah’ın huzurunda iken göz ucuyla dahi sağa sola bakmak ve başka şeylerle oyalanmak, namaz hazinelerinin bir kısmını çalması için şeytana kapı aralamaktır. Azılı düşmana böyle fırsat verilmesinden çok rahatsızlık duyan Hocaefendi, bir gün hiç istemeden de olsa, bir tanıdığının namazda etrafına bakıp durduğunu görünce, pek kederlenmiş ve terhîb televvünlü şu sözü söylemiştir: “Bir adam havada uçsa ya da beni ömür boyu sırtında taşısa dahi, şayet görsem ki ilahî huzurdayken gözlerini sağa sola kaydırıyor, o şahıs bir anda gözümde çirkinleşir ve artık onun yüzüne bakamaz olurum. İnsan, namaz sırasında halının rengini bile düşünse, kendi rengini kat’iyen bulamaz. Renginizi bulmak için gerekirse gözlerinizi kapalı tutun!”

Saygıdeğer Büyüğümüzü rahatsız eden hususlardan birisi de, bir kısım kimselerin namazda “ah... vah... oh...” etmeleri, derin derin üflemeleri, boğuk boğuk inlemeleri ve garip garip sesler çıkarmalarıdır. Eğer, bütün bunlar bir mertebenin gereğiyse, cezbeden kaynaklanıyorsa ve gayr-ı irâdî ise, hiçbir sakıncası yoktur ve Allah’ın izniyle kimseye de sakil gelmeyecektir. Fakat, bunun bir mikyâsı vardır: Şayet bir kimse öyle bir hal yaşar, kendisini kaybeder ve vecdle inlerse.. sonra ona “Namazda şöyle şöyle yaptın!” denilince, “Öyle mi!... Ben hiç hatırlamıyorum!.” diyecek kadar yaptığının farkında değilse ve olup bitenler irade dışı cereyan etmişse, işte o zaman bir mahzur söz konusu değildir. Aksi halde, farklılık izhar etmenin her türlüsü çok tehlikelidir.
Ayrıca, yalnız başınayken namazı verip veriştiren bir adam, cemaatin huzurunda onu uzatıyor ve süslüyorsa, Allah muhafaza, bu katışıksız şirktir. Yalnız iken uzun uzadıya namaz kılan birisi, başkalarının yanında onu kısa tutuyor ve matlaştırıyorsa, bu da riyadır. Çünkü, her iki davranışta da insanların mevcudiyetini kâle alma, halkın nazarlarını hesaba katma ve ibadetteki ihlasa dokunma vardır. Öyleyse, ister tek başına isterse de toplum arasında olsun, insan namazını marifet çıtasına uygun şekilde hep aynı istikamette eda etmeli ve başkalarının varlığını düşünerek onu uzatma ya da kısaltma, sönük tutma veya donatma gibi farklılıklar sergilememelidir.
Diğer bir rahatsızlık mevzuu, namazda ve mukabelede sallanma meselesidir. Muhterem Hocamız, bilhassa namaz içinde sallanmanın karşısındadır. Zira, Tabiîn’in büyükleri, “Efendimiz’in namazda Kur’an okurken kafasını salladığını görüyor muydunuz?” diye sorunca, Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları, “Hayır, biz O’nun Kur’an okuduğunu sadece çenesinin hareketinden anlıyorduk.” demişlerdir. Namazda başı ileri geri hareket ettirmek ya da -malum kavmin yaptığı gibi- vücudu öne arkaya götürüp getirmek doğru değildir. Aziz Hocamızın, kendisini duaya verdiği anlarda, sağa sola doğru hafif hareket ettiği de olmaktadır; fakat, Zât-ı âlîleri namazın içinde ya da dışında Kur’an okurken iradî sallanmayı tasvip etmemekte ve Hazreti Ömer efendimizin öyle davrananları kırbacıyla dürterek uyardığına dikkat çekmektedir.

Teheccüd Mushafı
Malum olduğu üzere, Hocaefendi, teheccüd namazına çok ehemmiyet verir ve bu konuda sürekli tahşidat yapar. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, berzahın zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır. Onun için, muhterem Hocamız kendisi her gece berzah menziline erzak gönderdiği gibi, sevenlerinin de o durağın karanlıklarını teheccüdün nuruyla yırtmalarını diler. Binaenaleyh, hayatının uzun bir döneminde gece yarısında beraberindeki herkesi kaldırmayı ve teheccüdü cemaatle kılmayı itiyad edinmiş; daha sonraları ise, hem artık teheccüde alışmış dostlarını tekellüfe sokmama düşüncesi hem de hatim takip ederek ve uzun uzun dua okuyarak namaz kılma arzusu gibi sâiklerle, Zât-ı âlîleri kendi odasında geceyi ihya ederken, arkadaşlarının da hemen yandaki salonda toplu namaz kılmalarını istemiş; fakat, çok defa onların sesleriyle hüzünlenmiş, dualarına “âmin” demiş ve duvarın hemen arkasından cemaatin hissiyatına iştirak etmiştir. Ne ki, kimisinin bir ağaç başında, kimisinin bir çadır altında bülbüller gibi şakıdığı kamp günleri ve hep beraber eda edilen namazın akabinde herbir odadan niyazların yükseldiği Bozyaka döneminin seher vakitleri hâlâ Hocamızın gözünde tütmektedir.

Kur’an okumanın en sevap olduğu yer namazın içidir. Bu hakikatin de sevkiyle olsa gerek, Hocaefendi, teheccüd ve teravih namazlarını özene bezene ve hatimle ikâme eder. Oldukça uzun süren kıraatini gücü yettiği kadar ayakta yapar; çok rahatsız olduğu zamanlarda oturarak kıldığı da olur ama yine de hatimle namazı aksatmaz. Dahası bir hatimle de yetinmez; birkaç defa gizlice teheccüd mushafını takip edip her teravihte dört cüz okuduğuna şahit olmuştuk.
Bu arada, değişik boy ve ebatta olup her yaprağına iki, üç, dört, beş sayfalık ayet mecmuası sığdırılan ve nafile namazlarda, hatırlanamayan yerlere bakmak ya da yüzünden okumak suretiyle kıraati daha uzun tutmaya yarayan Kur’an’a “teheccüd mushafı” denilmektedir. Kıymetli Büyüğümüz, teheccüd mushafını, kendisi için fâtih (imam kıraatte şaşırınca ona doğrusunu hatırlatan arka saftaki insan) gibi mütalaa etmekte, kuvvetli hıfzına rağmen hatırlayamadığı yer olursa hemen ona bir atf-ı nazarda bulunmakta ve hafız olmayanlara da, sadece nafile namazlara münhasır kalmak üzere, kıyamda doya doya Kur’an okumak maksadıyla teheccüd mushafına başvurmalarını salık vermektedir.

Felâket Asrı ve Hâcet Namazı
Muhterem Hocamızın sürekli teşvik ettiği bir diğer husus hâcet namazıdır. Ona göre, insanın en büyük hâceti Allah’ın rızasını tahsil etmektir ve bir kul başka hiçbir şeye muhtaç olmasa bile, her fırsatta yana döne bu ihtiyacını dile getirmelidir. Saniyen; bugün ümmet-i Muhammed, tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşamaktadır. Bu asır, bir yönüyle tiranlar çağına dönüşmüştür; toprak sürekli firavun bitirmektedir. Dünün barbarları şimdilerde de aynı tecavüzlerine devam etmektedirler. Üstelik, ne acıdır ki, bugün müslümanların Alparslan’ı, Selahaddin’i, Nureddin’i, Melikşah’ı ve Kılıçarslan’ı da yoktur. Evet, dünden bugüne din var olmuştur ama nice zamandır diyanet bütün fakülteleriyle varlık yüzü görememiştir. Oysa ki, dinin kıymeti diyanetle, yani, onun yaşanmasıyla ve hayata hayat kılınmasıyla ortaya çıkacaktır. Fakat, mü’minler, modern firavunların baskı ve dayatmaları yüzünden kendi dini inançlarını bile tam olarak uygulayamaz haldedirler. İşte, bu elim vaziyetten dolayı her gece hâcet namazı kılınsa ve Cenâb-ı Hakk’a dua dua yalvarılsa sezâdır.

Malumdur ki, vitir ve sabah namazlarında ayakta yapılan duaya genel olarak “kunut” adı verilmektedir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in değişik zamanlarda ve namazlarda farklı farklı kunut duaları okuduğuna dair hadisler vardır. İmam Şafiî ve İmam Mâlik’e göre, kunut duası, sabah namazının farzında rükû ile secde arasında kıyam halinde okunur. Fakat, Ebu Hanîfe hazretleri, kunut duasının farz namazlarda geçici bir süre için okunduğu ve daha sonra nesholunduğu kanaatindedir. Hazret, vitirden başka namazlarda kunut okunmayacağına kâildir. Ancak bir fitne, belâ ve musîbet vuku bulduğu zamanlarda sabah namazının farzında da kunut okunabileceğini belirtmektedir. İşte, muhterem Hocamız, hâzır zamanı tam bir felaket asrı olarak kabul etmekte ve hâcet namazını ısrarla nazara verdiği gibi bazen sabahları da kunut okumaktadır. Mevzuyla alâkalı bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:
“Bir gün merhum Osman Demirci Hoca’nın da aralarında bulunduğu bazı dostlarımızı misafir etmiştik. Fakir, o dönemde hiç aksatmadığım için sabah namazında yine kunut okumuştum. İçlerinden birisi, “Siz Hanefîsiniz, niçin öyle yaptınız ki?” diye sorunca, “Malumunuz, Hanefi mezhebince belâ ve musîbet zamanında kunut okunur.” cevabını verdim. Misafirimiz biraz durakladı, şaşkın şaşkın etrafına bakındı, hal ve hareketleriyle “Hangi felaket?!.” der gibi yaptı. O sırada rahmetlik Osman Hoca hüzünlü bir sadayla gürledi, “Din-i mübînin günümüzdeki gibi ayaklar altında payimal olmasından ve müslümanların mevcut zulümlere maruz kalmalarından daha büyük bir felaket mi olur? Vallahi, bugün ümmet-i Muhammed koca koca musibetlere maruzdur!..” dedi. Evet, zamanımızda yeryüzünün çoğu bölgelerinde İslam ve inananlar pek ciddi belalarla karşı karşıyadır; böyle bir dönemde gecenin koylarında kalkıp ihtiyaç lisanıyla tazarruda bulunmak her mü’minin boynunun borcudur.”
Hocaefendi’nin dikkat çeken değerlendirmelerinden bir diğeri de “sehiv secdesi” ile ilgilidir. Yanılmak suretiyle namazın rükünlerinden birisini te’hir etme veya bir vâcibi terk ya da geciktirme halinde, namazın sonunda yapılması gereken iki secdeye “sehiv secdesi” denmektedir. Aziz Hocamız, namazda yanılmaların farklı farklı sebeplerden kaynaklanabileceğini; kimisi mâsivâ düşüncesinde boğulurken, kimisinin de ulvî âlemlere dalarak hata yapabileceğini; dolayısıyla, üzerine sehiv secdesi terettüp eden insanlar hakkında su-i zanna girmemek gerektiğini hatırlatır. Hak dostlarının yanılmalarını “mukarrebînin sehvi” olarak adlandırarak, onu, uhrevî düşüncelerin ve dava yörüngeli mütâlaaların bir insanı alıp yüce bir ufka taşıması ve ona bulunduğu zamanı-mekanı muvakkaten unutturması şeklinde açıklar. Yüksek duygulara ve uhrevî mülahazalara bağlı o çeşit yanılmaların, bizim için birer fazilet emaresi bile sayılabileceğini; çünkü, o sehivlerin arkasında dava düşüncesinin bulunduğunu vurgular.

Onlar Talebe Olamazlar!..
Kıymetli Arkadaşlar,
Namaz aşığı Hocamızın “dinin direği”ni ikâme gayretine ve onunla alâkalı her meseleye karşı gösterdiği büyük ihtimama misal olması için arz ettiğim örnekler, daha önce de belirttiğim gibi, meseleyi hayatî bir hususa çekmek içindi. Aslında, Hocamızın namaz hassasiyeti başlı başına bir kitap mevzuudur; bundan dolayı, söz çok da uzamış sayılmaz. Hele, bu yazının kaleme alınmasını tetikleyen hadisenin ve Hocamızın tembihlerinin daha iyi anlaşılması için buraya kadar anlatılanlara küllî olarak bakılmasında zaruret olduğu düşünülebilir.

Geçenlerde, misafirlerimizden biri, -sayıları az da olsa- bazı arkadaşlarımızın namaza dikkat etmediklerini; ta’dil-i erkân, huşû ve hudû gözetmedikleri gibi sanki kerahat vakitlerinde bir keramet varmışçasına vazifelerini hep son anlara bıraktıklarını ve aradan çıkarma, geçiştirme, savsaklama tavrı sergilediklerini söyledi. Hatta, ikindiyi eda için bir camiye gittiğini, cemaat sevabı almak maksadıyla başka kimselerin gelmesini kollarken oradaki imam efendinin kendisine yaklaştığını ve istihza üslubuyla, “Biraz daha bekleyin; hele bir kerahat girsin, şu evde kalan talebeler de gelir, cemaat yaparsınız!..” dediğini ve bunu dillendirirken de bir kısım umursamaz insanlar yüzünden bütün Kur’an hâdimleri hakkında su-i zanna kapıldığının yüzünden okunduğunu anlattı.

Bir insan düşünün ki hayatı namaz olmuş, her fırsatta ondan bahis açmış ve sesine kulak verenleri sürekli ibadette derinleşmeye çağırmış; fakat, ona rağmen, sevenlerinden bazılarının namaza karşı lakayt oldukları dile getiriliyor. Bunun, muhterem Hocamızı ne kadar üzeceğini tahmin etmek her halde zor olmasa gerektir. İşte, mezkur şikayetten sonraki derin teessür, hem gelecek nasihatleri işitmemize hem de fikir mimarının namaz hayatını bir kere daha nazara vermek için niyetlenmemize vesile oldu; ızdıraplı insanın dudaklarından o anda şu sözler döküldü:

İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmiştir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke girmekten kurtulamamışlardır.

Evet, namaz, mü’minin imandan sonraki en önemli meselesi ve sâlih amelin de ilk şubesidir. Ne var ki, o, dinin vaz’ettiği kurallar dahilinde ve mutlaka belirlenen vakitlerde eda edilmelidir. “Çünkü namaz belirli vakitlere bağlı olarak mü’minlere farz kılınmıştır.” (Nisa, 4/103)

Hendek vakasında, düşmanla yaka-paça olunduğundan ve ok yağmuru altında kalındığından dolayı ikindi namazı, vaktinde ikâme edilemeyince, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Bizi salât-ı vustâdan alıkoydular; Allah da onların evlerine ve kabirlerine ateş doldursun!..” diyerek, fevtedilen namaz yüzünden ne kadar kederlendiğini beyan buyurmuştur. Rahmet ve şefkat peygamberinin bu sözü, vakte riâyet hususunda mü’minlere çok manalar ifade etmeli değil midir?

Namaz, mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği, sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadele anlarında bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur.

Abdullah İbn Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Necid tarafına doğru gazaya gitmiştik. Düşmanın hizâsına varınca, onlara karşı saf düzenine geçtik. O sırada namaz vakti girdi ve Allah Rasûlü hemen namaza durdu. Ashab’ın bir kısmı da O’nun peşi sıra namaza durdu. Diğer kısım ise, yönünü düşmana çevirdi. Rasûlullah, kendisiyle birlikte olanlarla beraber rükûa vardı ve iki defa secde etti. Derken, beraber namaz kılanlar, henüz kılmamış olan grubun yerlerini aldılar. Ötekiler de gelip Rasûlullah’ın arkasında saf bağladılar. Allah’ın Elçisi, onlarla beraber de rukûa varıp iki secde etti ve selâm verdi. Ondan sonra, o iki grubun her biri nöbetleşe kıyâma durup kendi kendilerine birer defa rükûa vardılar ve ikişer secde edip namazı tamamladılar.”

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, savaş yapılacağı zaman bile vakit girer girmez namaza yönelmesi; bir taraftan düşmanın saldırmasına meydan vermemek için tedbir alması, diğer yandan da namazı ve hatta cemaati kat’iyen ihmal etmemesi yine inananların gönüllerinde ibadete ihtimam hislerini tutuşturmalı değil midir? Dahası, Kur’an-ı Kerim’de bu meseleye hususi bir sayfa ayrılmış olmasının hikmeti ne olsa gerektir? (Nisa, 4/102) Dinimiz namaza bu kadar önem verdiği halde, o ölçüde zor şartlar içinde bulunmayan insanların gevşeklik göstermeleri dini hafife almaktan, Allah’ın değer verdiğini tahkir etmekten ve lâubâlilikten başka ya nedir?

Namazın Şikayeti ve Ruhsatlar
İslamiyet neye, ne ölçüde ruhsat vermişse, bunların hepsi bellidir; artık dinin hükümleriyle oynamak ve yeni ruhsat alanları ihdas etmek mümkün değildir. Namazı son âna bırakmak da ancak tembel insanların işidir. Bugün vaktin sonuna kadar bekleyenler, yarın “cebren linnoksan” (eksikleri kapama, yaraları sarma) vazifesi görmeleri için vaz’edilen sünnetleri de terkederler; bir başka gün farzı da sağından solundan kırpıp kolunu kanadını kırarlar. Böylece bir kolu çolak, bir ayağı sakat, bir burnu kırık ve bir kulağı kopuk bir namaz ortaya koyarlar. O namaz, berzah hayatında da, karşılarına öyle arızalı, kusurlu, aksak ve topal bir yol arkadaşı olarak çıkar ve kendilerinden şikayetçi olur. Nitekim, kıyamet gününde insanın ilk hasmının rükû ve sücûdu hakkıyla tamamlanmayan namaz olduğu ve öyle bir namazın sahibinin yakasına yapışıp “Beni zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin!” diyeceği haber verilmiştir.
Hususiyle bu daire içinde, ibadet kendileri için esas olan ve varlıklarını dini ihyaya adamış bulunan insanlar arasında ibadetlerde ve hâssaten namazda kusur edilmemelidir. Namazı son âna bırakmak ve verip veriştirmek, kulluk âdâbına yakışmayacağı gibi, şahs-ı manevînin imajını da yaralar ve temsilin gücünü zayıflatır. Bu da, bütün bir cemaatin hukukuna tecavüz etmek ve amme hukukunu çiğnemek sayılır. Ayrıca, hizmetlerin bereketini de alıp götürür; zira, hayırlı işlerin bol ürün vermesi Allah ile irtibata bağlıdır.
Diğer taraftan, “ille de ruhsatlar” deniliyorsa, o ruhsatlar da yine Sahib-i Şeriat’ın vaz’ettiği kıstaslar ve kriterler içinde ele alınmalıdır. Mesela, mezhebimize göre namazın ne zaman iki rek’ata kadar kısaltılacağı ve nerede cem’ edileceği bellidir. Özel durumu olanlara yine hususî mahiyette bir kısım hükümlerle amel etmeleri söylenebilir. Çünkü, belli şartlar mevcutsa, dinin tanıdığı ruhsatları uygulamakta bir mahzur yoktur; Allah’ın bir lütfu sayarak onları tatbik etmek esastır. Aksi halde, din zorlaştırılmış ve ruhsatlarla yapılabilecek bazı şeyler ruhsatsız bütün bütün terkedilmiş olur. Ne var ki, mü’minler, o ruhsatların çerçevesini aşmamakla ve hep dinin çizdiği dairede hareket etmekle mükelleftirler. Kendi kendilerine kanun vaz’edemez; hususi hadiseler için belirlenen af alanlarını ve izinleri umumî ve genel kaidelermiş gibi değerlendiremezler. Yoksa, Allah muhafaza, hiç farkına varmadan bir takım ruhsatları hayat tarzı, fer’î düsturları da temel kriterler gibi algılama yanlışlığına düşerler.

Evet arkadaşlar,
Hazreti Üstad, “Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!’ Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir.” buyurarak, namaz kılarken onun manasını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın amel defterine bile bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Cenâb-ı Hakk’ın, herkesin namazına bir mükâfât ihsan edeceğine inancım tamdır. Lâkin, bu uzun karalamadan maksadım; bizden istenenin namazın hakikatine, ruhuna ve özüne ulaşmak olduğunu hatırlatmaktır.

Affınıza sığınarak ve dualarınızı umarak, bu faslı da yine Muhterem Hocamızın dilinden dökülen hakikat incilerinden birisiyle bitireceğim: “Şayet Hazreti Üstad’ın İhlas Risalesi için “Lâakal on beş günde bir okunmalı!” dediği misillü, bir makaleyi nazara verecek olsaydım, Yeşeren Düşünceler’deki “Namaz” yazısının belli periyotlarla müzakere edilmesini salıklardım.”

Osman Şimşek
Herkul.org
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tags
hatıralar, İbretlik


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
İbretlik Resimler nurhatun Diğerleri 0 02.09.09 08:33 PM
Mikrokosmostan Makrokosmosa İbretlik Bir Seyahat Mabud'uma Diğerleri 6 18.11.08 07:15 PM
İbretlik Resimlerden Oluşmuş Bir Video.. vanhooijdonk İslami Resimler 0 14.05.06 04:49 PM


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283