Go Back   ForumAnkebut İslami sohbet,Kuran,Tefsir,Fıkıh,Tasavvuf,Risale Paylaşım Merkezi... > TASAVVUF > Tasavvufi Yazılar ve Makaleler
Register FAQDonate Members List Calendar Search Today's Posts Mark Forums Read

Post New Thread  Reply
Thread Tools
Unread 26.05.10, 12:40 PM   #1
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

agt_action_success[1] ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Kâinatta Hem Temiz Hem Temizleyici Olan İki Şey Vardır:
forumankebut.net - ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER Biri Su, Biri Ehl-i Beyt-i Mustafa”


Nur-ı Muhammedi ne demektir, bu ifadeden ne anlıyorsunuz?


Efendim kâinatın yaratılışında şöyle bir ‘haber’ anlatılır. Cenab-ı Hak Kendi nurundan bir nur ayırdı. Yalnız burada tabirlere dikkat etmek lazım. Zatından, ruhundan değil; nurundan bir nur ayırdı ve o nura “Muhammed ol” dedi. Bu emir üzerine o nur insan şeklinde tecessüm etti, cisimlendi ve hemen dile gelip “La ilahe illAllah” dedi. Allah-u Teala cevap verdi; “Muhammedun ResulAllah”. Bu insan şeklinde tecessüm etmesinden dolayı…Veya murad-ı ilahi öyle, kendi kendine iradeyle olacak işler değildir bunlar. Bütün insanlar yeryüzüne Allah’ın halifesi olarak gönderildiler, Nur-ı Muhammedi şeklinde oldukları için…Yani insan şeklinde Nur-ı Muhammedi’den ziyade Nur-ı Muhammedi şeklinde insan olduk. Bu ilk oluşum olduğu için zaten Efendimiz hakkındaki sözlerin bir kısmı mesela; nur-ı evvel diye söylenir. Sonra bu Nur-ı Muhammedi’den levhler, kâlemler, arşlar, kürsiler vs…yaratıldı. Hepsi Nur-ı Muhammedi’nin yansımasıdır. Nur-ı Muhammedi de elbette nurullahtır. Ayrı görmemek, şaşı olmamak lazımdır. Tevhid sadece kelime-i tevhid’in, La ilahe illAllah kelime-i tayyibesinin tekrarından ibaret değildir.

Tevhidin ileri mertebelerinde böyle bir birleşim vardır. Buna rağmen İbn Arabi Hazretlerinin tabiriyle “Allah Allah’lığını kimseye vermez, Habib’i dahil” Bu nüanslarla bu işler lisana gelmeden laboratuara hayli hayli girmez. Ancak sezgi, muhabbet daha doğrusu aşk yoluyla anlaşılan şeylerdir.


‘Allah ve melekler, Resulüne salat ve selam ederler’ ayetindeki ‘salat’tan kastedilen mana nedir?

Bir müslümana yakışan ve bütün ibadat ve taattan, akaitten kasıt; Allah’ın Ahlakı’yla ahlaklanmaktır. Ancak demin arz ettiğim gibi Allah, Allah’lığını kimseye vermez. Rab Rab’dır, kul kuldur. Halık halıktır, mahluk mahluktur fakat halifetullah olmak çok önemli bir meseledir. Halife, müstahlefi gibi olmak durumundadır. Allah ve melekleri bir de mutlak ifade kullanarak ayetin başında “innAllahe” mutlak ifadesi kullanacak melekleriyle birlikte Hz. Peygamberimize salât etmektedir. Salât kelimesi bir çok manaya gelir. Burada…. Nedir? Tazimdir. Halik mahlukuna tazim eder mi? Etmemesi için bir kayıt mı var, birisi karışabilir mi? Habibine tazim ediyor. Meleklerine de öyle emrediyor. Biz de mutlaka tazim ile mükellefiz. Allah nasıl Resulullah’a salât ediyorsa, biz de O’nun gibi salât etmeliyiz. Biz ne diyoruz bu ayetin karşılığında; “Yarabbi! Allahümme! Ey Allahımız! Biz O’na layık tazim ile ve salât ile salâtlayamayız. Lütfen bizim namımıza sen salât et.” Allahümme salli ala seyyidina Muhammed, demek o demek. Nasıl Resulullah Efendimiz: “Ben seni hakkıyla bilemedim Ya Rabbi” diyorsa, biz de Resulullah Efendimize uyarak Rabbimizden niyaz ediyoruz ki Resul-i Kibriya’ya biz hakkıyla tazim ve salât edemeyiz, ya Rabbi bizim için sen ediver. Böyle anlamak gerekir.

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
&LAL& (26.05.10), plt16 (27.05.10)
Unread 26.05.10, 12:41 PM   #2
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Kuran ile Efendimiz’in ikiz kardeş oldukları söylenir, bunu nasıl anlamak gerekiyor?

Şimdi “ikiz kardeş” sıfatı biz anlayalım diye söylenmiş bir sözdür. Gayrı değildir. İkiz oldu mu bir ve iki var demektir. Kur’an ve Muhammed aleyhisselam birbirinden ayrı değildir. Resulullah Efendimizin kırk yaşından evvelki hayatı tedkik edildiğinde, bir tek ayet-i kerimeye muhalif hal görülmez. Keza hayatının son demlerinde gelen ayetlere de muhalefet o ayet gelmeden evvelki döneminde yaşama tarzında asla rastlanamaz. Mesela çok önemli bir dünyevi hadise olan emaneti ehline vermek meselesi. Bu ayet Mekke’nin fetih günü, Efendimizin son zamanlarında gelmiştir. Ama Efendimiz altmış sene emaneti hep ehline vermiştir. Tetkik etsinler. Hicret sırasında kendisine verilen emanetleri Hz. Ali’ye bıraktı, ondan sonra Hz. Ebubekir’le beraber Sevr mağarasına gitti diye anlatılıyor. Bu çok kolay gibi anlaşılıyor, meselenin iç yüzüne intibak edilmeksizin…O sırada Mekke’de Efendimiz ve Hz. Ebubekir’den başka, Hz. Ali ve Hz. Osman dışında Müslüman yok. Hepsi Müşrik. Efendimizin canına kastedecek kadar düşmanlar ama emaneti O’nun kadar muhafaza edecek zat bulunmadığı için para, senet, mücevher gibi emanetlerini onların tabiriyle Muhammedü’l-Emin’e, bizim tabirimizle Resulullah Efendimize bırakıyorlar. O da hayat-memat meselesi zahiri itibariyle bunca senelik memleketini terk edip gidecek evvela emanetlerin teslimi için Cenab-ı Ali’yi görevlendirip ondan sonra yola çıkıyor. Yani Resulullah Efendimiz İslam ahlakını Kur’an ayetleri inmeye başladıktan sonra öğrenmiş ve yaşamış değildir. Allah-ı Zülcelal Habib-i Edibini her türlü hata ve isyandan korumuştur ve hiçbir ayete muhalif fiil-i Peygamberi görmek kırk yaşından evvel ve sonra da mümkün değildir. İşte budur ahlak-ı Muhammedi…


Peygamberimizin isimleri kaç tanedir, bunları nasıl almıştır, anlamlarına ilişkin neler söylenebilir?

Efendimizin isimleri pek çoktur. Bunların sayılmışı vardır, sayılmamışı vardır. Efendimizin âlem-i melekuttaki ismi başkadır, âlem-i dünyadaki ismi başkadır, âlem-i ervahtaki ismi başkadır. Ayrıca sıfatları vardır. Bu sıfatlar Medine’de Mescit-i Nebevi’nin kıble duvarına Osmanlı zamanında yazılmış, herkes öğrensin diye oraya hakkedilmiştir. Ancak nasıl Cenab-ı Hakk’ın esma-i şerifesi doksandokuzla sınırlı değilse; -çünkü maalesef bu yanlış biliniyor. Allah’ın doksandokuz ismi vardır deniliyor. Böyle değildir. Hadis-i Şerif’te “Allah’ın isimleri içerisinde şu doksandokuz tanesini iksa ediniz” buyuruyor Resulullah Efendimiz. doksandokuzdur demiyor ama bunu maalesef halkımız böyle anlıyor. Yanlış bir anlayıştır.- Nasıl Cenab-ı Allah’ın Esma’sına sınır yoksa, Resul-u Kibriya’nın da esmasına sınır yoktur. İbn Arabi Hazretleri “tesbit ettim ve her esma-yı ilahinin gölgesinde Resul-u Kibriya’nın Esma’sını gördüm” buyuruyor. Onbin civarındadır. İbn Arabi hazretlerinin sayabildiği kadarıyla ki Cenabı Hak’kın da Resullullah’ın da Esma-i Şeriflerine hudut koymak hiç kimsenin haddi değildir, on binle bile sınırlı değildir.

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
&LAL& (26.05.10), plt16 (27.05.10)
Unread 26.05.10, 12:43 PM   #3
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Bir eş, bir baba, bir dede, bir kumandan, bir dost ve arkadaş olarak Efendimiz’i nasıl anlatırsınız?

Resulullah Efendimiz’in pek çok sıfatı vardır. O sıfatların şahikasını, zirvesini, doruğunu yaşamıştır. Çok şefkatli bir baba, çok sevgili bir eş, çok muktedir bir kumandan, çok ince görüşlü bir diplomat gibi bütün sıfatlarında en ince ve en yüksek halleri yaşamıştır. Bazı misaller arz edelim. Resulullah Efendimiz dünya metaına ehemmiyet vermemiş sair peygamberan-ı kiram gibi dünyevi mirası kalmayacak kadar fukara yaşamıştır. Hz. Süleyman çok zengin gibi görünür ama şahsi malı değildir, devletin malıdır. Kral olmak itibariyle şahsi malı değildir, Hz. Süleyman’ınkiler de… Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz oynamak için yavru deve satın almasını istiyorlar. Bizim çocuklarımızın bizden kuzu istedikleri gibi…

Efendimiz buyuruyor ki; “Yavrularım onu alacak para yok. İster misiniz ben deve olayım size?” deyip dört ayak üstüne gelip, torunlarını sırtına alıp oynatacak kadar müşfik bir dededir. Hz. Ayşe validemiz anlatıyorlar: “Resulullah benden su isterlerdi, bir kap içerisinde götürürdüm. “Evvela sen iç ya Ayşe” derlerdi. Ben bir yudum içerdim. Sonra içtiğim yere ağzını denk getirip oradan içerdi.” Eşine, zevcesine böylesine iltifat edici bir eş. Sevde validemiz, Safiye validemizle evlendiği zaman Efendimiz: “Ben artık ihtiyarladım. Sana hem eşlik, hem ev hizmeti göremeyecek haldeyim. Beni boşarsın diye çok korkuyorum.” dediğinde Efendimiz gamını dağıtmak için şaka yapacak kadar da latif bir eştir. “Niye istemiyorsun benden boşanmak? Fena mı serbest kalırsın. Bak bir sürü iş veriyorum ben sana vs. gibi.” “Hayır ya Resulullah, Kıyamet gününde sizin zevceniz olarak haşrolmak isterim.
Onun için boşanmamızdan korkarım” buyuruyor Sevde validemiz. Efendimiz teselli buyuruyorlar. Sevip okşayıp olmaz öyle şey ölünceye kadar beraberiz buyuruyorlar. Böyle bir eş, böyle bir dede. Oğlu İbrahim (as) vefat ettiği zaman kendisine telkin veren müşfik baba. Fakat Ashab-ı Kiram Efendilerimiz hazaratı içinde dahi Efendimizin bu inceliğini idrak edemeyecek zevat vardı. Efendimiz ağladığı zaman “hani sen bize ağlamayı yasaklamıştın” diyecek kadar sözü yanlış anlayanlar…“Ben size ağlamayı yasak etmedim. Ben size yaka yırtmayı, bağırıp çağırmayı, niye evladımı benden aldın diye Allah’a kafa tutmayı yasakladım” buyuruyorlar. Kumandan Resulullah olarak da Efendimizin Uhud gazvesindeki stratejisi ders kitaplarında okutulacak kadar önemlidir. Diplomat olarak Hudeybiye Anlaşmasındaki hali, harekatı, tavrı, Hz. Ömer tarafından dahi itirazla karşılanan ama çok uzak görüşlü, muhatap tanınmak inceliğine dayanan, çok ince bir diplomattır. Bütün ahvali Efendimizin bütün sıfatlarında böyle en yüksektir.

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
&LAL& (26.05.10), plt16 (27.05.10)
Unread 26.05.10, 12:46 PM   #4
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Ehl-i Beyt tabiri neyi ifade eder? Ehl-i Beyt’i sevmek ve saymak, o kutlu aileye ve nesle bağlı olmaya çalışmak ne anlama gelir?

Biz hep Amerikalılara kızıyoruz, kelimeleri kısaltıp konuşuyorlar diye. Ama biz de yapıyoruz aynı şeyi. Ehl-i Beyt deyip geçiveriyoruz. Halbuki onun tamamı Ehl-i Beyti Mustafa’dır. Ehl-i Beyt kelimesi yetersizdir; çünkü hepimizin beytimiz var, ehlimiz var. Ehl-i Beyt, “ev ahalisi” demektir. Ehl-i Beyt-i Mustafa; “Mustafa’nın ev ahalisi” demektir. Biz ayran, limonata, çay vs. içeriz ama onlarla abdest alamayız. Çünkü, ayran, limonata, çay temizdir ama temizleyici değildir. Asit temiz değildir ama temizleyicidir. Kâinatta hem temiz hem de temizleyici olan şey vardır. Biri su, biri Ehl-i Beyt-i Mustafa. Hem temiz, hem temizleyicidirler. Ayrıca saygı bir davranış biçimidir. Sevgi ise bir gönül meselesidir. Resulullah’ı ve ailesini saymak mümkündür. Terbiyeli insanlar bunu yaparlar. Sevmek ise, yüksek gönül sahibi olan insanlara mahsustur. Ve ifrat-ı muhabbette edeb sakıt olur. Bunu da herkes anlamaz. Edepsizlik gibi görülebilir, saygısızlık gibi görülebilir ama ifrat-ı muhabbette edep sakıt olur. Resulullah Efendimizi sevmek demek O’nun sevdiklerini sevmek, O’nun sevmediklerini sevmemek demektir. Biraz evvel Efendimizin zevceleri validelerimizi, yavrularını ve torunlarını nasıl sevdiğini arz etmeye çalıştık misalleriyle. Dolayısıyla Efendimizin zevceleri zaten Kur’an hükmüyle müminlerin anneleridir. Anasını sevmeyen evlat zaten haramzadedir. Annelerimiz hakkında ayettir, seveceğiz. Ve bir zerre imana sahip olanlar bu sevgiyi taşırlar. Keza aile efradı da Efendimizin O’nun sevdiği için, sevilmeye layık olduklarından mana bizatihi hepsi mustakil olarak fevkalade sevgi ve saygıya layık insanlardır. Bizim ne yazık ki yeterince tedkik etme meraklısı bir ahalimiz yok. Bunların hepsi kitaplarda yazılı, biraz okuyuversinler. Ne kadar yüksek insanlar olduklarını, ne kadar saygıdeğer insanlar, ne kadar sevgiye layık insanlar olduklarını zaten öğreneceklerdir. Efendimizin ve ailesinin düşmanları sadece cahiller ve gafillerdir. İnanç meselesi ayrı bir meseledir. Bismark, Goethe hıristiyandır. Ama Bismark; “Senin zamanında yaşayamadığıma esef ediyorum, ey Müslümanların peygamberi. Hatıran önünde tazimle eğilirim” diyor. İman değil ama bir saygıdır bu. Belli olmaz bu saygısından dolayı Allah’ın Habib’ine olan muhabbeti iman ile müşerref kılmış olabilir. Onu bilemeyiz.

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
&LAL& (26.05.10), GEYLANİNİN GÜLÜ (21.06.10), plt16 (27.05.10)
Unread 26.05.10, 12:46 PM   #5
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

gul[1] Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Habibullah ne demektir, ‘Allah’ın Sevgilisi’ nitelemesinden ne anlaşılmalıdır? Makam-ı Mahbubiyet, sadece Efendimiz’e mi özgüdür?

Muhabbet asla tek taraflı olmaz. Mutlaka karşılıklı olur. Mahbub hub olarak görülen, güzel olarak görülen yani sevilen demektir. Cenab-ı Allah’ın sevdiği Muhammed (as)’dir. Bu sadece Efendimize mahsus bir makamdır. Makam-ı Mahbubiyet, Mahbubu Kibriya, Habibi Kibriya’dır. Ayrıca insanlardan da, ümmetten de Resulullah Efendimize ve dolayısıyla Allah-ı Zülcelal’e büyük muhabbet besleyen zevat-ı kiram vardır. Onlar da Efendimizin mahbub-ı kibriya makamının varisleri olarak kendi miktarlarınca makam-ı mahbubiyet sahibidirler. Resulullah Efendimizin varisleri; âlimler, arifler ve aşıklardır. Alimler nübüvvetine, arifler hikmetine, aşıklarsa muhabbetine varistirler. İnsanı yücelten yegane kıymet Muhammed mihengine vurulmaktır. Ne kadar Muhammedi isen ilimde, irfanda, muhabbette ne kadar Muhammedi ise o kadar büyüksün. İşte Hz. Abdulkadirleri, Hz. Mevlanaları, Hz. Hüdaileri, Hz. Suud Efendileri büyük yapan Yunus Emreleri, büyük yapan muhabbet-i Muhammediyyeleridir, başka bir şey değil.


Efendim Hz. Bilal malum Habeşliydi, Arapça telaffuzunun sorunlu olduğu rivayet edilir, ‘eşhedü’ diyemediği, ‘eshedü’ şeklinde telaffuz ettiği söylenir. Fakat Efendimiz, ezanı onun sesinden dinlemeyi tercih edermiş. Buna bazı sahabiler itiraz edince de, ‘Bilal’in sin’i, Allah katında şın’dır’ buyurmuştur. Hatta bunun üzerine Hz. Ebubekir’in, ‘keşke Muhammed’in hatası olsaydım’ dediği rivayet edilir. Bu sözü nasıl yorumlarsınız?

Resulullah Efendimiz her hususta çok yüksek ve çok incedir. Eğer musiki ile bizzat meşgul olsa idi bunun bütün ümmete sünnet olması gerekirdi. Halbuki musıki bir kabiliyet meselesidir. Herkeste olmaz ama musikiden lezzet almayan insan da olmaz. Efendimiz de o lezzeti en yüksek derecede alıyordu. Nereden biliyorum? Hz. Bilal gibi bir Habeşle, Hz. Abdullah İbn Mektun gibi bir ‘kör’ü -zahir itibariyla estağfurullah!- müezzin olarak tayin etmesinden de anlaşılabiliyor. Çünkü o kadar yakıcı, o kadar güzel ve o kadar ahenkli okuyorlar ki her ikisi de onları seçiyor. Resulullah Efendimiz Kur’an-ı Kerim’i kendi mübarek, fasih lisanıyla okuduğu gibi bugün biliyorsunuz dünyadaki kıraat ilmine intikal etmiş yedi tane okuyuş vardır ve bunların hepsi doğrudur, hiç biri hata değildir. Resullullah Efendimiz’den hata zuhur etmez. Hz. Ebubekir’in burada söylediği çok ince bir sözdür. “Muhammed (as)’e yakın olayım. O’nunla bir ilgim olsun da hatası olayım” manasına yüce bir muhabbet ifadesidir. Hz. Ebubekir çok önemli bir zat-ı şeriftir. Bir sözü bizim için yeterlidir değerini anlamaya. “Yarabbi benim bedenimi öylesine büyüt ki cehenneme benden başka kimse sığamasın, müminler yanmasın.” Bir adam Resulullah’tan sonra idareyi eline aldı diye emirül müminin olmaz. Bu sözü söyledi diye emirül müminin olur. Hz. Ömer de “Fırat kenarında bir dul kadının oğlağı kaybolsa benden sorulur” dediği için emirül müminindir. Bu incelikleri anlamak lazımdır.

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
&LAL& (26.05.10), GEYLANİNİN GÜLÜ (21.06.10), plt16 (27.05.10)
Unread 26.05.10, 12:48 PM   #6
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

İlim bir şehirdir, kapısı Ali’dir (ra)’ hadisini nasıl anlamak gerekiyor?

Hz. Ali’yi kelimelere sığdırmak mümkün değildir, bütün ashab ve ileri gelenleri gibi. Bu sadece Hz. Ali hakkında değildir. “Ben sıddıkiyet şehriyim Ebubekir kapısıdır, ben adalet şehriyim Ömer kapısıdır, ben haya şehriyim Osman kapısıdır, ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır”. Bu sözün tamamı böyledir. Bu sadece Hz. Ali’ye mahsus değildir. “Ben Fatma’danım, Fatma bendendir.” Bunlar yakınlık ifade eden terimlerdir, Arapça deyimlerdir. Çok fazla yakınlık ifade etmek için kullanılmıştır. Hz. Ali hem Efendimizle kan bağı, hem damatlık bağı, hem de çok yakını olmak itibariyle çok yakınlar. Bu yakınlığı biz anlayalım diye bu sözler sadır olmuştur. Çünkü nasıl Kur’an-ı Kerim’de “Resulullah’a itaat bana itaattir, O’na isyan bana isyandır” diye ayet-i kerime indiyse Resul-i Kibriya Efendimiz’in de bu nevi zevat hakkında söyledikleri sözlerle onlara itaat Efendimize itaat, onlara isyan Efendimize isyan demektir. Onun için Hz. Ali’ye isyan edenleri haklı görenlerin kulakları çınlasın, Hz. Ali’ye isyan edenler, Efendimiz’e, dolayısıyla Kuran-ı Kerim’e, dolayısıyla Allah’a isyan etmişlerdir.


Mirac’ın sırrı açısından bakıldığında, Efendimiz’in Cemal-i Hakk’a ayna olması hikmetini nasıl izah edersiniz?

Süleyman Çelebi’miz hakikaten çok yüksek hakikatleri bir beyte sığdırarak ifade etmiş çok önemli bir zat-ı şeriftir.
‘Sen ki miraç eyleyip ettin niyaz
Ümmetin miracını kıldın namaz.’


İşte bu Resulullah Efendimizin namaz hakkındaki hadisleri de nazar-ı itibare alındığında beraberce düşünülürse Mirac, Allah ile ayniyet kesbetmek demektir. Aynı olmak demek değil ama ayniyet kesbetmek demektir. Hz. Mevlana bunun misalini bir hikaye ile şöyle anlatıyor Mesnev-i Şerif’te: Bir padişah bir saray yaptırmış. Bütün odalarını ayrı ayrı nakkaşlara tezyin ettiriyor. Birinci gelene de büyük bir hediye verecek. Bütün nakkaşlar talip olmuşlar. Kimi salonlara, kimi koridora, kimi şuraya, kimi buraya…Çok meşhur bir nakkaş da büyük salonun ana duvarına nakış yapmaya talip olmuş. İki delikanlı gelmiş demişler ki; “Efendimiz biz o büyük nakkaşın yapmış olduğu nakşın tam karşı duvarını istiyoruz. Ama bir şartımız var. araya bir perde gerilecek iş bitene kadar.” “Peki” denmiş. Aradan geçen zaman içerisinde bütün nakkaşlar duvarları nakışlamışlar. Son gün, artık hem yarışma, hem karar verme günü gelmiş. Hakikaten o meşhur nakkaşın yaptığı duvar nakışı diğer nakkaşların dahi takdirini kazanacak kadar fevkalade. “Fakat bir şart daha var perdeyi en son açacaksınız” demişlerdi. Daha önce birinciliği o meşhur nakkaş kazanmış, adeta belli; fakat perde açılacak. Perdeyi çekmişler karşıda aynı nakşın daha parlağı, daha güzeli. O meşhur nakkaş da hayret etmiş “Benim düşündüğümü siz nasıl düşünürsünüz. Benden kopya çektiniz.” Hayır, kopya çekmek mümkün değil; çünkü zaten padişahın muhafızları geziyor. Sadece duvara cila yapmış o iki delikanlı. Öyle bir cila yapmışlar, öyle bir parlatmışlar ki karşıdaki nakşı daha güzel bir şekilde aksettiriyor. Onun için Hasan Sezai Efendimizin tabiriyle,
“Muhammed’dir Cemali Hakk’a mir’at
Muhammed’den göründü kendi bizzat”


Ağır bir sözdür. Herkesin anlayabileceği bir söz değildir bu.
Anlamayanlardan ricamız; inkar etmesinler, “olur mu böyle şey?” demesinler. “Biz henüz anlayacak çağa gelmemişiz” desinler. Eksikliklerini kabul etsinler. Ricamız budur. Cemal-i Hakk’ın mir’ati nasıl Muhammed (as) ise, Muhammediliğin aynaları da evliyaullah efendilerimiz hazaratıdır. İşte onun için Ali’den nakışlar lemaan eder, parlar. Hz. Ali efendimizden günümüze kadar bütün turuk-ı Aliye yolcusu zevat-ı kiramda o kabloya bağlılık, o akıma bağlılık o paralellikle devam eder, kıyamete kadar da devam edecektir.

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
&LAL& (26.05.10), GEYLANİNİN GÜLÜ (21.06.10), plt16 (27.05.10)
Unread 26.05.10, 12:50 PM   #7
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Kaside-i Bürde yazarını düşünürsek, bir şairin insanlık tarihi boyunca aldığı en büyük armağan Efendimiz’in hırkasıdır diyebilir miyiz, ne dersiniz?

O şiirin, O şairin gönlünü alacak bir şey. Bu gönül alma nedir? Çünkü bunlar gönül meseleleridir. Bu bir metelik de olabilir, bir tatlı tebessüm de olabilir. Efendimiz’in yaptığını nazar-ı itibare alırsak eğer sırtından çıkarıp verdiği hırka da olabilir. İşte yine bir Varis-i Muhammedi olan Mevlana Celaleddin-i Rumi Efendimiz, kendisine Hz. Şems’ten haber getirenlere sırtındakini, üstündekini çıkarıp veriyor. Diyorlar ki “ye Hüdavendigar bunlar yalan söylüyorlar. Hz. Şems’i gördükleri falan yok.”
“Biliyorum” diyor, “verdiğim hediye yalanlarınadır. Doğru söyleselerdi canımı verirdim.” Bunlar muhabbet bahisleridir efendim, herkes anlamaz. Bu muhabbet bahsidir. Yunus Emre’mizin tabiriyle;
“Aşık olan kişiler deligen olur
Kişi neye gülerse başa gelegen olur
Derviş Yunus sen dahi incitme dervişleri
Dervişlerin duası kabul olagan olur.”


Mesela şair İkbal’in çok güzel bir sözü vardır. Hz. Fatma’dan bahseden çok büyük bir makalesinde; “Ben Hz. Fatma’yı övmedim sözlerimde. O’ndan bahsetmek suretiyle Hz. Fatma şeref verdi sözlerime” diyor. Bu başka şairler için de geçerlidir. Bu mealden söyleyen bir çok zevat vardır. Şair İkbal çok yakın zamanda olduğu için söyledim.


Efendimiz’e yazılmış naatlar arasında en çok sevdiğiniz hangisidir? Naat geleneğine ilişkin neler söylersiniz?

Şimdi Müslüman dünyasında lisanlar değişiktir. Bugünkü yirminci asır başlarındaki dünya Müslümanlarının toplamının yüzde yirmibir civarı Arapça konuşur. Yani zannedildiği gibi Arapça konuşanlar Müslümanların ekseriyetini teşkil etmezler. Urduca daha kalabalıktır. Yüzde yirmisekiz civarındadır. Türkçe ve şubeleri yüzde yirmialtı civarındadır. Malezya ve Endonezya gibi mahalli diller de vardır. Boşnakça ve Arnavutça gibi diller de var Müslümanların kullandığı. Türkçe bütün tarih içerisinde Müslüman dünyasının yüzde yirmibeşler civarında olduğu halde dünya edebiyatında Efendimiz’e yazılan naatların yüzde sekseni Türk edebiyatına aittir. Biz Türkler Efendimiz’i çok severiz. Öyle severiz ki Süleyman Çelebi’nin deyimiyle;
“Hem heva üzerine döşendi bir döşek
Adı sündüs döşeyen anı melek.”


Biz Efendimizin yer yatağında veya karyolada doğmasına bile razı değiliz. Ancak havaya döşenen bir döşek üzerinde dünyaya gelmesini kabul ederiz. Bunların olup olmaması önemli değildir. Bu hadiseler önemli. Bunlar edip insanların edebiyatıdır. Aşık insanların edebiyatıdır. Elbette ki dervişlik denen Resulullah Efendimiz’e bağlılık geleneğinin edebiyatıdır. (Malum Süleyman Çelebi Hazretleri, Emir Sultan Hazretlerinin dervişidir. Nurbahşiyye tarikatına mensuptur. Bursa Cami-i Kebir’inin ilk imam ve hatibidir. Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan Bursa Ulu Cami’nin.) Evet, yani biz Efendimiz’i çok severiz. Bunu en çok dile getiren de biziz ama bütün mücevherler kıymetlidir de bazılarına yüzük taşı gibi derler. Benim görebildiğim, okuyabildiğim çok küçük, birkaç kitaptan ibaret. Madem ki şahsen sordunuz benim için yüzük taşı olanlardan biri. Diğerine kıyamayacağım yani Şeyh Galip Efendimizin “Sultan-ı Resul Şahınım…. Efendim” bir tanedir benim için. Bu objektif değil, subjektif bir görüş. Ama sen Ahmed-i Mahmud u Muhammedsin Efendim…

Bu sözler şair tabiatı ve tabiat-ı şiiriyye ile söylenecek sözler değildir, aşk-ı Muhammedi lazımdır. Onun da basamağı yine Şeyh Galip Efendimizin sözüyle: “Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir…” diye başlayan Hz. Mevlana’ya yazılmış olan şiirdir. “Başımda bir külah-ı iftiharım varsa sendendir” diye. Tabi bunlar hep silsile silsile olur. Bir taşın durgun suya atıldığında çıkardığı halkalar gibi görüntüsü birbirinden ayrı ama aslı aynıdır. Biz baktığımız zaman halka halka görüyoruz, hepsi havuzdaki su. Yani Muhabbet-i Mevlana demek Muhabbet-i Muhammediye demektir. Muhabbet-i Muhammediye demek Muhabbetullah demektir. Zuhuru değişiktir ama işte şaşı olmayanlar, iki gözle bir görmeyi bilenler bunları birbirinden ayıramazlar. Çünkü ‘münhasır vasıta-ı rüyet iken göremez kendini dide bile.’ Göz görme vasıtası olduğu halde kendini göremez. Bunları doğru görmek lazım, şaşılığın âlemi yok. Gönül tedavisi olursa şaşılıklar geçer.

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
&LAL& (26.05.10), plt16 (27.05.10), SABRİ (26.05.10)
Unread 27.05.10, 12:27 PM   #8
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Çiçek Sulamaktan Yetim Başı Okşamaya Varıncaya Kadar Her Şey İbadettir



Dinin tasavvuf boyutundan söz edebilir misiniz?

Din üç sac ayağı üzerine oturur: İman, İslam, ihsan. Tasavvuf ihsan boyutundandır. Yani ihsan, sen Allah’ı görmüyorsan da O’nun seni gördüğünü bilmendir. Hatta sadece bilgi değil öyle davranmandır ihsan. Tasavvuf işte bu ihsanın müesseseleşmiş şeklidir. Ama bugünkü fotoğrafına bakıldığı zaman tasavvuf, sanki çok daha başka bir şeymiş gibi algılanıyor. Dinden farklı hatta din dışı bir öğe olarak görülüyor ve kimi çevreler tarafından din dairesi dışına itiliyor.

Din adeta bir süt gibidir. Sütten tereyağı, peynir, çökelek, yoğurt, ayran vs. yapılır. Akıllı kimse ihtiyaçlar doğrultusunda hareket eder. Evde tereyağı varsa, sütten bir daha tereyağı çıkartmaz. Peynir yoksa peynir yapar; yoğurt yoksa yoğurt. Şunu da asla göz ardı etmez: Sütte bu mamullerin hepsi mündemiçtir ve bu mamullerin hepsi süttendir.

Tasavvuf sütten yağı çıkarandır, fıkıh sütten peyniri çıkarandır şeklinde kesin bir ayrım yapmamız bile bu noktada uygun değildir. Doğrusu ben bu tarz tasniflere ve bu tasniflere ait kat’i sınırların varlığına da inanmıyorum. Çünkü tarikatsız şeriat, şeriatsız tarikat, hakikatsiz marifet, marifetsiz şeriat vd. olmaz. Bunları, birer durak olarak bile tasavvur edemeyiz. Çünkü bir duraktan başka bir durağa geçtiğimiz zaman evvelki durakla alakamız kesilir. Tasavvufa geçince şeriatla alakamız kesiliyor mu? Hakikat makamını elde ettiğimiz zaman, tarikatla, şeriatla alakamız kesiliyor mu? Kutb olsak, abd-i has makamına gelsek şeriattan yine vazgeçemeyiz. Bakınız Aleyhi’s-sâlâtü ve’s-selâm Efendimize, tek zirve, namaz kılarken ayakları şişiyordu. Ömrü boyunca şeriattan ayrılmamıştı. Bu tasnifleri biz, aynı yapı içerisinde seviye kat etmek, yükselmek, kendi içinde büyümek olarak değerlendirebiliriz. Hepsi birbirinin içinde ele alınmalıdır. Hülasa; varlık dairesinde her şey birdir.

  Reply With Quote
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Unread 27.05.10, 12:29 PM   #9
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Şu halde din dairesi içinde tasavvuf geleneğine ne zaman ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır?

Bu konuda, “Efendim bunlar tarihte sonradan ortaya çıkmıştır.” “Tarikatler Hicrî V. yüzyılda kurulmuştur.” gibi genel yargılar içeren söylemleri ben kabul etmiyorum. İlk mürşid Hz. Allah, ilk mürid Hz. û‚dem’dir. Tasavvufta müridin manevî yola ilk adımı mürşide biatle ve mürşidin müride esmâ telkini ile olur. İlk esma telkin edilen kimse ise tarihte Hz. û‚dem’dir.

Bunun benzeri bir diğer yanlış da; “Müslümanlık Hz. Muhammed’le başladı.” söylemidir.

Bu yargı, Kur’an’ın zâhir ibaresiyle bile çelişiyor. Hz. İbrahim, “Ene evvelü’l-müslimîn” buyurmuyor mu? İslam da keza Hz. û‚dem’le başlamıştır. Bütün peygamberler Müslüman’dır. O peygamberlere tabi olan bütün ehl-i iman da Müslüman’dır. Muhammedî şerîat ise Muhammed b. Abdullah (s.a.v.) ile başlamıştır. Muhammedî şerîat başka Müslümanlık ise daha başka bir şeydir. Hazreti Peygamber 40 yaşından evvel Müslüman değil miydi? Ne zina etmiş, ne içki içmişti. Kendisine “emin” denilmişti. Hz. Ebubekir keza. Müslümanlık Hz. Adem’le başladığı gibi dervişlikte Hz. û‚dem’le başlamıştır.


Peki çerçeveyi biraz daha daraltarak tasavvufu Muhammedîlikle sınırlı tutarsak…

Asr-ı saadette ilk tekke sofa, ilk dervişler Ashab-ı suffa, ilk mürşid de Hazreti Peygamber’dir. Ashab-ı Suffa’nın yanı sıra bir de biatli olan kimseler var. Biatli olan kimseleri Efendimizin şu mübarek sözleri daha vazıh kılıyor. Huneyn de Hz. Abbas’a Efendimiz (s.a.v.) ordu bozulup çekilmeler başladığında “Ya ammî ehl-i bîata, nereye gidiyorsunuz diye seslen.” şeklinde emir buyuruyor. Hazret-i Peygamber (s.a.v.) niçin ehl-i biat dedi de Müslümanlar ya da Muhammedîler demedi? Kanaatimce burada bir incelik söz konusu. Sayıları 127.000 olan ashabın hepsi Efendimize husû»sî manada biatli değillerdi. Bu minval üzere yolumuza Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas’ın şu sözleriyle devam edelim. O, Rasû»lullah bizden bazılarımıza, ayrı ayrı sayılarda ayrı ayrı esmalar telkin etti. Ben parmak hesabı yapmada şaşırıyordum bir ipe 33 tane düğüm attım onunla saymaya başladım, buyurmaktadır. Tasavvufun menşei probleminde gündeme gelen, kimileri tarafından da çokça eleştirilen ve bidat olarak nitelendirilen sayı âdetine de yine Asr-ı Saadette rastlıyoruz. Niçin namaz sonrasında 33 defa “Subhanellah” 33 defa “Elhamdülillah” 33 defa “Allahuekber” ezanda 4 defa “Allahuekber” 1 defa “Lailaheillah” diyoruz? Bu sayılar niçin 3-5 ya da 34-35 değil? Doktora gittiğimiz de doktor bize filanca ilaçtan filanca dozlusundan filanca gün, şu vakitte, şu kadar alacaksınız demiyor mu? Peki manevî hastalıkların şifası olan Cenab-ı Hakk’ın esmâsının niçin dozu olmasın? Bütün bu söylediklerimiz, mürşidlerin ilki ve efendisi Hazret-i Muhammed (s.a.v.) tarafından vaz edilmiş esaslardır. Ek olarak, mezkur örneklerden ashabının içinde Efendimiz’in umumî emir ve tavsiyelerinin yanısıra belirli kimselere hususi bir takım tavsiyelerinin de söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Onun için tasavvuf ve tarikat hususîdir. Umumî değildir.

  Reply With Quote
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Unread 27.05.10, 12:30 PM   #10
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Tabib” “Şifa” “Sayı” “Doz” gibi kelimeler tasavvuf yolunda mürşidin fonksiyonunu kısmen açıklıyor sanırım. Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Günümüzde artık insanın tahsildeki öncelikli hedefi, ilim-irfan sahibi olmaktan öte, 60-80 yıl gibi fânî bir ömrün maddi bakımdan daha müreffeh şartlarda idame ettirilmesidir. Her ne amaçla olursa olsun bütün bu tedris faaliyeti bir öğretmen vasıtasıyla gerçekleştirilmektedir. Fanî ömrün refahı için yapılan bu faaliyetler bütünü hiç kimse tarafından inkar edilmediği gibi herkes tarafından önemine de aşırı derecede vurgu yapılmaktadır.

Ebedî bir hayatın varlığına inanıyoruz. Peki ebedî hayatın refahını temin etmek için o hayatın refah yollarını öğretecek olana muhtaç değil miyiz? O zaman bir mürşide olan ihtiyacı niçin reddetmekteyiz?

Bu suallerimize verilecek olan muhtemel tepkiler, sahtelerinin varlığında düğümlenecektir. Akl-ı selîm sahibi, bir orduda casus çıktığı zaman ordunun lağvedilmeyeceğini bilir. Altının taklidi olur tenekenin taklidi olmaz.

  Reply With Quote
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Unread 27.05.10, 12:31 PM   #11
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

MÜRŞİD, RÜŞD SAHİBİ KILANDIR.

Mürşid, rüşd sahibi kılar; bilgi sahibi kılmaz. Bu anlamda mürşid, muallim değildir. Yani o, öğretmez; oldurur. Çünkü her bilgi sahibi olan kimse rüşd sahibi değildir. Ebu Cehil çok alim bir adamdı ama yine de “Ebu Cehil”di. Zahirî ilimlerinin çok yüksek olduğu söylenir. Fakat bununla beraber o, rüşd sahibi bir kimse değildi. Köle Bilal ise rüşd sahibi idi. Hem kendisini kurtarmış hem de kendisi örnek alınarak başkalarını kurtarmış kişiye rüşd sahibi denir. Mürşid kendisi örnek alınarak olgunlaşmaya erişilecek kimsedir. Her alimde bu yoktur. Alimlerin büyük bir kısmı, farkında olmadan, bilgiyi sadece kendi bildikleri ile sınırlı zannederler. Halbuki ilim, hiçbir kimsenin bilgisi ile sınırlı değildir. Bu yüzden Allah’ın en beğenmediği huylardan birisi olan ucub cahillerde zuhur etmez, alimlerde zuhur eder.

DİN, İNSAN İÇİNDİR

Bir ihtiyaçtan ötürü insanlar mürşidlerle irtibata geçiyorlar. Bu bağlamda sizce, insan için ebedî mutluluğu elde etmeğe vesile olacak ihtiyaçların en önemlileri nelerdir?

İnsanın ebedî mutluluğu elde etmesine vesile olacak ihtiyaçların en önemlisi: İlâ-yı kelimetullah ve emr-i bi’l-ma’rû»f nehy-i ani’l-münkere riayet etmektir. Bu laik (seküler) düşünceyle bağdaşması mümkün olmayan bir düşüncedir. Çünkü “balıkların baştan koktuğu” “koyunların kendi bacağından asıldığı” bir dünya değildir, din dünyası. Din insan içindir; balık ve koyun için değildir. Balıklar baştan kokabilir ama insan kokmaz. Her koyun kendi bacağından asılabilir, ama insanlar bacaklarından asılmaz. İnsanlar birbirine ya dinde kardeştirler ya da hilkatte eştirler. Hiç kimse ne eşinin ve ne de kardeşinin kötü yola gitmesine, “Bana ne!” “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” kabilinden atasözü namı altındaki hezeyanları da dikkate almak suretiyle vurdumduymaz bir tavır içerisinde olamaz. Ufak bir çocuk parmağını prize sokmağa teşebbüs ettiği zaman “aman” diyoruz.

Demek ki, çocukla aramızda bir rabıta var. Arabayla yolda seyrederken, önümüzden bir kedi geçiyor olsa irkiliyoruz, o kediyle de aramızda bir rabıta var. Arabamızın önünden geçen bir insansa ve çarpma tehlikesi atlatmışsa tepkimizin dozu daha farklı oluyor. Bu hele hele daha yakınımız örneğin kendi evladımızsa ne hale geliyoruz. Yakınlarımızdan birisinin başına gelmesini istemediğimiz bir tehlike bizi tedirgin ediyorsa biz ikrar da etsek inkar da etsek aramızda bir rabıta (ilişki/bağ) var. Rabıta insanlardaki yakınlığa göre değişir. Bu ilişki gereği “herkes ne yaparsa yapsın” diyemeyiz. “Doğruları ve güzelleri yapsın, yanlışlardan ve çirkinliklerden kaçsın.” demek durumundayız. Kısacası bütün arabaların önünden geçen insanlar sana yakın olsunlar veya sen onlara yakın ol. Dinin özü budur: İnsana sevgi ve saygı.

  Reply With Quote
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Unread 27.05.10, 12:32 PM   #12
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Peki bu bir tasavvuf görüşü müdür?

Hayır, bu bir din görüşüdür. Tasavvuf bunun nasıl yapılacağında farklı metodlar kullanabilir. Sufî, bazen lisan-ı hal ile bazen de örnek teşkil etmek suretiyle muhatabına meramını anlatır.

Dinin özü olarak nitelediğiniz insana sevgi ve saygıyı biraz daha îzah edebilir misiniz?

Bütün insanlık tıpkı bir vücud gibidir. Parmağa batan bir diken beyni de ağrıtır. Gözdeki çapak ayakların doğru gitmesine mani olur. Bedendeki azaların noksanlığı veya arızası kişide rahatsızlığa sebebiyet verir. Bunun gibi, insanlık vücudunun içindeki arızalar da o vücudun bir unsuru olan fertte bir noksanlık yapar. Maalesef bugün insanlık bir vücud olmaktan çok uzaklarda. Herkes “ben başım” diyor ve kendisine mevki biçmede daima âlî azaları söylemekten çekinmiyor. Hiç süfli azalardan söz eden yok. Halbuki süflî âzâ da vücuddandır. Mesane olmazsa idrar nerede toplanır? İnsanların beğenmediğimiz hallerini böyle görmemiz lazım. O da vahdete dahil, o da vücuda dahildir. Ayrı değildir. Ağaç vardır biblo olur satılmak için, ağaç vardır odun olur yakılmak için; ama her ikisi de ağaçtır. İnsan da böyledir; bir görmek lazım. Bir kişi kendi bedenindeki bir arızayı doktorla, tıp ilmi vasıtasıyla gidermek istiyorsa insanlık âlemi de birbirinin noksanını gidermek zorundadır. Şayet gidermezse o hastalık bir gün onu da istila edecektir.

Fert zamanla kendisine sirayet/istila edecek olan bu toplumsal hastalığı nasıl giderebilir?

Efendimiz (s.a.v) bunu kademe kademe beyan buyurmuşlardır. Evvela komşusu aç iken tok yatan bizden değildir, diye birinci halakayı söylemişlerdir. Kişi komşusunun tok olmasını temin ettikten sonra bu ilgi komşusunun komşusuna geçer. Sonra beldesine sonra ülkesine sonra kainata geçer. Tedrici olan bu yardımlaşma ve rahmet kişinin, bütün mevcû»dâta ve eşyaya şefkat nazarıyla bakmasına vesile olur.

Bunun gerçekleşmesinde, yani insanın “eşyaya şefkat nazarıyla bakma” sürecinde eşya ile irtibatı ve onunla ilişkisi ne şekilde olmalıdır?

Geçenlerde kar yağdığında, kuşlara yiyecek bir şeyler verdim. Onları, yemlerini yerken seyretmek ve cıvıldaşmalarını dinlemek, bana ayrı bir zevk verdi. Şüphesiz bu maddî keyif; kuşların cıvıldaşmaları ve yem yemelerini seyrederken aldığım maddî keyif, mutlaka Cenab-ı Hakk’ın hoşuna giden manevî bir keyfin (zevkin) tezahürüdür. Bu bağlamda madde-manâ birbirinden tamamen ayrı değildir. Madde-manâ, zâhir-bâtın ayrımı izâfîdir. İzah babından tasniflerdir bunlar. Keza eşya; şeyler, nesneler, bir tanesi yerinden oynasa kainatın düzeni bozulur. Her şey yerli yerinde güzeldir. Eşyaya nazar-ı hikmetle bakmak lazım. Temiz su kaynaklarının varlığının yanısıra pis suyun döküleceği arkların da var olması gerekir. Takdir-i ilâhî, eşyayı pis/temiz gibi bir ayrıma tabi tutmuştur. Ama asla bizlere, pise hakaret edin dememiştir. Şârî Tealâ domuz yemeyi yasaklamıştır ve fakat domuza eziyet edin dememiştir. O da bir mevcuddur, ama ondan istifade etmek bize yasaklanmıştır.

Bu noktada gündelik yaşama dinî unsurlar ne şekilde etki etmiştir? Dinin gündelik yaşam alanına herhangi bir müdahalesi söz konusu mudur?

Bir kimse sabah kalkar, evvela bedenini doyurur; sonra işine gider bedenini doyurmayı temin için para kazanır ve akşam evine gelir, yatar. O kişinin gündelik yaşamı, bütün bu saydıklarımızdan ibaret ise; yani o kişi, hep doymaya müteallik bir program dahilinde hareket ediyorsa şayet, bu hayat, “hayatı yaşamak” değildir. Bunun içine sevgiler, nefretler, eylemler, beklentiler, pişmanlıklar vesaireler koyduğu zaman insanoğlu, hayat bir şeye yani “hayata” benzer. Bunu kendi kendimize becerecek fıtratta yaratılmadığımızdan dolayı Yaratıcı, bize yol göstermek ve bizim mutluluğumuzu en kısa yoldan temin etmek için, peygamberleri vasıtasıyla, bize haberler gönderdi. “Mutluluğun pusulası” olan bu haberlere kulak tıkayan mutlu bir kimse ben görmedim. “Belki vardır bile” diyemeyeceğim, kesinlikle yoktur. Çünkü bu husus, eşyanın tabiatına aykırıdır.

  Reply With Quote
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Unread 27.05.10, 12:35 PM   #13
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

DİN, GÜNDELİK HAYATIN MERKEZİNDE İDİ

Bu sualinizi, Kur’an-ı Kerîm’in üslup özelliğinden hareketle açmaya çalışayım. Örneğin Kur’an-ı Kerîm’de namaz, oruç, zekat gibi teklîfe dair hususlar ayrı ayrı yerlerde geçmektedir.

Niçin acaba bu emirler ayrı ayrı yerlerde zikredilmiştir? Bütün bu emirler aynı yerde söylenseydi ve bitseydi olmaz mıydı?

Kitabullah’ın bu üslubu bizim gündelik hayatımıza şu şekilde intikal etmiştir: Daha önceleri memleketimizde her sokakta, hemen her köşe başında bir hazire, bir cami, bir tekke, bir çeşme vardı. Yani din gündelik hayatın merkezinde idi. Kur’an-ı Kerîm’in teklife matuf olan hususları farklı farklı sû»relere yayarak söylediği gibi geleneksel toplumda fert, hayatın her yerine ölümü yayarak yaşıyordu. Ölümün ve ölünün korkulacak bir şey olmadığı, sabahları işe giderken akşamları eve dönerken fatiha okunacak birer durak olduğu şuuruyla hareket ediliyordu. Umumi mezarlıklar icad olunup mahalle aralarına gömü yasaklanınca, ölüm cemiyetten uzaklaştı. Halbuki her gün önümüzde her mahalleden bir tane çıkıyor. Ölüm, unutulmağa çalışılıyor. “Unutulmağa çalışılıyor.” demek asla unutmak demek değildir, o kendini hatırlatır. Ölüm yokmuş gibi yaşamak, yaşama prensibine aykırıdır. Ölüm gündelik hayatın dışına itilince ibadette, evde yalnızca seccadenin üstüne, ev dışında ise yalnızca cami duvarlarının arasına hapsedilmiş oldu. Eğer ibadeti, ramazan ayının müddetine, evde seccadenin üstüne, dışarıda cami duvarlarının arasına hapsetmek gafletinden kurtulursak günlük hayatımızın içinde çiçek sulamaktan yetim başı okşamaya kadar her şey ibadet hüviyetine bürünür. Dolayısıyla da dini gündelik hayatın dışına çıkarmamış oluruz.

Bütün bunlara ek olarak tasavvuf kültürüne dair unsurların gündelik hayattaki izleri nelerdir?

Bugün tasavvuf, kurumları ile değil belki, ama, kültürü ile yaşıyor. Bir kere bu kültürden lisanımıza intikal etmiş fevkalade çok sayıda tabir var. “İşi altmış altıya bağlamaktanaman illAllah” beye varıncaya kadar günlük dilde kullandığımız tabirlerde, yani hayatın ta içinde tasavvuf vardır. Bir anlaşma vasıtası olan dil, şüphesiz günlük hayatın en önemli unsurudur ve tasavvuf, burada belirgin olarak kendini hissettirmektedir.

Bugünün sosyal fotoğrafından hareketle içtimai hastalıklarımıza, problemlerimize çareler bulmak zorundayız. Bu noktada tasavvuf geleneğinden istifade edebiliriz. Ayrıca tasavvufî hayatın kültürel etkileri, sadece şeyh-mürid ilişkisi ile sınırlı tutulursa, bu yanlış ve noksan olur. Zira bu ilişkiler yumağı, artık tasavvufu fiilen yaşamak isteyenlerin halidir. Fakat tasavvufun günlük hayata intikali tasavvufu bi’l-fiil yaşamak isteyen insanlarla sınırlı değildir. Sözün özü, tasavvufun kurumsal olarak yaşıyor olmaması, tasavvuf kültürünün getirdiği bir çok güzelliğin cemiyette yer almamasına asla mani değildir.


û‚sumandır kubbesi hep ahterân kanâdili

En ziyâ-bahşâ kandili güneşle mâhtır

Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak

Cümle mevcû»dât zâkir cihân dergâhtır

Vesselam.

  Reply With Quote
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Unread 29.05.10, 10:44 AM   #14
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Hacca Rabb’im çağırdı’ demek terbiyenin gereğidir



Gidersem yine günah işlerim, en iyisi mi sonraya bırakayım” diye düşünen kişi Rabbinin mağfiretine güvenmiyor demektir. Mü’min günahını bilip, “Cürmüm ile geldim sana!” diyerek yönelmelidir.
Kâbe bir tevhid noktasıdır. Başka din mensuplarının tapındıkları sırada kendilerine kıble ittihaz ettikleri nokta yoktur, istikamet vardır. Müslümanların bir ibadet şekli olan namazda bir istikamete değil bir noktaya müteveccih olunur. Bu bir tevhid anlayışının ifadesidir. Müslümanlar birbirlerine arkalarını dönmez; Kâbe merkez olmak üzere onun etrafında halka halinde toplanırlar ve herkes birbirine yüzünü döner. Hz. Mevlânâ’nın ifadesi ile, ‘Aradan Kâbe’yi kaldırıverin, birbirinize doğru secde ediyorsunuz.’ Bu sözü ‘doğru’ kelimesini atlamadan anlamak lazımdır. Biz Müslümanlar birbirimize secde etmeyiz. Allah’a secde ederiz; ama istikametimiz Kâbe’ye doğrudur. Müslümanların Kâbe’ye doğru, aynı zamanda birbirlerine yüz çevirerek secde etmeleri, aynı zamanda şeytanın Hz. Adem’e secde etmeyişinin reddidir.


“Allah’IM NASİB ET” DEMELİ

Hacca gidip gitmemeyi davetli olup olmamaya bağlamak mutlak doğru değildir. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, “Size bir hasenat isabet ederse onu benden bilin, bir seyyiat isabet ederse onu nefsinizden bilin.” buyuruyor. Hacca gitmek büyük bir hasenattır. “Ben gittim” diyen kaybeder. “Rabb’im davet etti, huzuruna çağırdı.” diyen terbiyeli davranmış olur. Gidemeyen “Rabb’im beni davet etmedi” diye kabahati Allah’a yüklerse bu doğru bir davranış olmaz. “Henüz kısmet olmadı, inşAllah giderim. Bir kabahatim vardı, onu düzelteyim de inşAllah Allah nasip etsin.” kabilinden düşünmelidir. Bazı aşıklar gidemedikleri için öyle bir yanarlar ki nice gidenlerden daha fazla ecir alırlar. Bu da Allah’ın ayrı bir cilvesidir.

----------

O ZEVKİ TATMAYAN BİLEMEZ

Allah bir defa emretmiş diye müteaddit gidenler de tenkit edilir; ama yaz tatillerini Cannes sahillerinde, kış tatillerini Alpler’de geçirmeye müteaddit defa gidenler hiç konuşulmaz. O mübarek topraklar öyle enteresandır ki; ancak gidenler kendi aralarında konuşup bir daha gidip gitmemeye karar verip düşünebilir. Gitmeyenler o lezzeti tatmadıkları için bu hususta konuşmaya hakları yoktur. Baklavayı yedikten bir hafta sonra niye tekrar yiyorsun? Onun mükerreri olmuyor da Rasulullah’ın huzurunun, Kâbe huzurunun ziyareti niye mükerrer oluyor? Bunu anlamak ancak gidenler arasında konuşulabilecek bir şeydir; çünkü tatmayan bilmez.


KABE’NİN SEYRİ BİZATİHİ İBADETTİR

Tavaftan, namazdan gayri oturup Kâbe’yi seyretmenin müstakil bir ibadet olmasını da ayrıca düşünmek lazımdır. Çünkü Allah Kur’an’da “Çok tefekkür ediniz.” emrini veriyor. Yani, altınıza serilen arzı, üstünüze direksiz dikilen semayı ve Kâbe noktasını tefekkür edin. Tefekkür için de ilim lazımdır. Bunun için tembelliği bırakmak, okumak, öğrenmek, dinlemek lazımdır. Bunlar yapıldığında Kâbe’ye bakarak tefekkür edilir. Ayrıca Kâbe bir âşıklar ve âbidler nazargâhıdır. Nice aşık kendisini tıpkı annesinin kucağına atması gibi oraya atmıştır. Kâbe’ye bakmak da bir ibadettir. Tavafı da Kâbe’yi seyrederek yapmak lazım. Allah her lisanı bilir. Herkes istediği gibi dua edebilir.


TAVAF, İLLA‚ TAVAF!

Kâbe avlusunda tavaf birinci derecededir. Her camiye girildiğinde tahiyyetü’l mescid namazı kılmak sünnettir. Ancak, Kâbe avlusuna girildiğinde tahiyyetü’l mescid niyetine tavaf yapılır. Bizim gibi Mekke mukimleri olmayan yabancılar için tavaf yapmak kadar önemli başka bir ibadet yoktur. Tasavvuf, hazret-i insana yani halifetullaha hizmet etmek ilmidir. Tasavvufta “ben” yoktur, “sen” vardır. Bu “sen” birbirini ezerek Hacerü-l Esved’i ellemek veya öpmek değildir.

----------

EFENDİMİZ’İ ZİYARET ÖNEMLİDİR

Hac ile beraber Efendimiz’in ziyareti çok önemlidir. “Beni kabrimde ziyaret eden sağlığımda beni ziyaret etmiş gibidir.” hadisi asırlarca Efendimiz’in kabr-i saadetinde asılı idi. Onu yeterince gözükmez hale getirdiler. Kabir ziyareti bir sünnet-i seniyyedir, olmazsa olmaz bir şeydir. Öyle olmasaydı Rasulullah yapmazdı. Elbette Rasulullah sadece Medine’de değildir. Hz. Mevlânâ gibi, Rasulullah’ın ayağının tozu olmakla şeref kazandığını beyan eden bir zat bile ‘Benim kabrim ariflerin gönlündedir.’ dedikten sonra O’nun ayağının tozu olmakla şeref duyduğu Zât-ı Şerif elbette ki âşıkların ve âriflerin gönlündedir. Rasulullah Efendimiz’in huzurunda salâvat okumak ayrı bir şeydir, bulunduğu yerden salavat okumak ayrı bir şeydir.


‘TEKRAR GÜNAH İŞLERİM!’ DİYE GİTMEMEK DOĞRU DEĞİLDİR.

Arafat, bir günah hamamı değildir. Bu, bir hüsn-ü zan ile, “Ben orada tertemiz oldum, bundan sonra günah işlememeye gayret edeyim, zihniyeti ve terbiyesi olsun” diye söylenmiştir. Hakikaten de öyledir. Arafat’ta arif olanlar ancak ibret alır. “Henüz kendime güvenemiyorum, döndükten sonra da günah işlerim, onun için şimdi gitmeyeyim.” türü mülahazalarla haccı ertelemek doğru değildir. Çünkü ölümün bize ne zaman geleceğini bilemeyiz. Böylesi bir zaman diliminde ruhunu Hakk’a teslim eden bir insan, üzerine farz olan ibadetini yerine getirmediği için, Allah’ın huzuruna borçlu olarak çıkacaktır. Hele bir gitsinler ve kendilerine değil Rab’lerine güvensinler, Allah o hacı sıfatı hürmetine onları korur. Biz kendimizi kendimiz mi koruyoruz? Allah korumazsa biz nefsimize uyarız. Elbette ki Allah koruyacak. Öyle düşünüp öyle inanıp gidilirse Arafat kişiyi ârif kılar.
Ailem- Zaman

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
GEYLANİNİN GÜLÜ (21.06.10), plt16 (29.05.10)
Unread 31.05.10, 01:09 AM   #15
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

gul[1] Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Dervişlerin Sohbetinden Muhammed Kokusu Gelir



Aşığın biri, `âşıklık ne müşkil hâldir` diyor, sizde hangi düşünceler uyanıyor aşktan söz edince?

Aşk hakkında konuşmak güneşten bir zerre, deryadan bir damla ve harmandan bir tane alarak güneşi, deryayı ve harmanı anlatmaya benzer. Hz. Mevlânâ`nın dilinden verirsek eğer, aşk nedir diye sorduklarında cevap gayet anlaşılır bir tarzda ve açıklıktadır, "ben ol da bil". Zamane tabiriyle söyleyelim. Aşk çok sübjektif birşeydir. Anlatılmaz, yaşanır. Çok sloganlaşmış bir laf, ama böyle. Anlatılmaz, yaşanır. Çünkü insanların hislerini anlatmaları kolay değildir. Siz bana gülün kokusunu anlatabilir misiniz? Siz bana çimenin yeşilini anlatabilir misiniz? Ne zaman gülü koklarsanız, ne zaman çimeni görürsünüz, o zaman gülün kokusu, çimenin yeşili anlaşılır. Dolayısıyla anlatmak mümkün değildir. Ancak aşk diye de bir vakıa vardır. Bütün vâkıaların menşei, kaynağı, menbaı olan bir hal. Çünkü kâinâtın yaratılış sebebidir. Bu sebebin süje olarak odak noktası Muhammed aleyhisselâmdır. Bu işlere aklı ermeyenlerin inkâr ettikleri, acaba mı, recaba mı diye şüphe belirttikleri bazı hadîsler ve bazı havadisler vardır. `Ben gizli hazineydim, bilinmek istedim` hadîs-i kudsîsi, `sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım" hadîs-i kudsîsi gibi. Halbuki ârif olana bir işâret kafidir. Bu işaretleri de ancak Allah kelâmı olan Kur`ân-ı Kerîm`de bulabiliriz. Ama işâretten anlamak için kılavuz olmak lâzımdır. Çölde, belde ayak izi takip eden kılavuzlar vardır. Onlar da aynı toprağa bakıyorlar, biz de aynı toprağa bakıyoruz.


Niye onlar görüyorlar da biz görmüyoruz?

Çünkü onların ihtisası var. Biz görmüyoruz. Öyleyse bir kılavuza tabi olup çölden geçmek lâzımdır. Kur`ân-ı Kerîm de böyle bir kılavuzsuz öğrenilmeyecek bir deryadır. Orada bazı işaretler var. Allah, kitabında kıssalara yer vermiştir. Sure-i Yû»suf ta Züleyhâ`nın çağırdığı misafirlerin meyva ikramı sırasında Yû»suf un güzelliğini gördükleri zaman ellerini kesmeleri, fakat acı duymamalarını acaba Allah hikâye olsun diye mi anlattı? Yoksa aşka müstağrak olanların, aşka batmış olanlann bedeni acılan duymaktan bile yükseleceklerini anlatmak için mi anlattı o hikâyeyi? Allah`ta ne varsa kulda da vardır. Kul Halîfetullâh olmak hasebiyle, bizim bazı kelimelerimiz sakın ha eski lisan gibi gelmesin. Her ilmin bir terminolojisi vardır. Tasavvuf da bir ilimdir. Bu ilmin de bir terminolojisi vardır. Anlamayanlar biraz anlamaya, ıstılah öğrenmeye gayret etsinler. Bunlar anlaşılmaz şeyler değildir, ama özel terminolojisi gereklidir. Onun için öyle söylüyorum. Yaratıcıda, ne varsa, yaratılanda o vardır. Ama yaratıcıdaki sıfatlar mutlaktır, yaratılandaki sıfatlar nisbîdir ve kendi miktarıncadır. Rabbülâlemînin miktarı aklın almayacağı kadardır. Herkes kendi miktarınca rezzâktır, ama Rezzâk-ı mutlak Allah`tır. Herkes kendi miktarınca kayyû»mdur, ama Kayyû»m-u mutlak Allah`tır. Bunun gibi herkes kendi miktarında âşıktır, ama û‚şık-i mutlak Allah`tır.


Peki Rabbin kuluna aşkından söz edilebilir mi?

Efendim, insanda olan duygu Allah`a atfedilmez diye Mevlid-i Şerifteki `Ey habibim sana âşık olmuşam` mısrasını tenkit edenler var. Maalesef Kur’ân-ı Kerîm`deki izleri takip edemeyenler, bu tenkitlere yelleniyorlar. Kur`ân-ı Kerîm`de Allah müsrifleri sevmez, Allah ihsan edenleri sever diye âyetler var mı? Bunların tümü sevgi kökünden geliyor. Yâni Allah israf edenleri sevmez. Allah ihsan edenleri sever gibi. Demek ki, Allah`ta sevmek var. Efendim, Kur`ân terminolojisinde bu manaya gelmez falan diyenler ilmi kendi bildikleriyle sınırlı zannediyorlar. İlim Allah`a aittir ve kişinin bilgileriyle sınırlı değildir. Benim bildiğim bana, onun bildiği ona, senin bildiğin sanadır. Ama ne benim bildiğimden, ne onun bildiğinden ibaret değil ilim. Dolayısıyla bu inkârlara gerek yok.


Aşk nasıl bir bütünlüktür?

Şöyle bir misal verelim, arifler anlasın. Bir demir parçası kızgın bir ateşe sokulsa kıpkırmızı kor haline gelse ve o demir artık ben ateşim dese yalan söylemiş olur mu? Aşk böyle bir şeydir. Bu aşkın bedenî olanı vardır, ilâhî olanı vardır, ancak bunlar sütün içindeki maddeler gibi birbirinden ayrılmaz. Sütte su da vardır, ancak bütün sütün içindeki maddeler gibi birbirinden ayrılmaz. Birbirinden ayırdığınız zaman süt, süt olmaktan çıkar. Biz peynire, yoğurda, lora, ayrana, kaşara bakıp sütü göremeyiz. Süt olmasaydı onlar olmazdı. Ama aşk ne peynirdir, ne kaşardır, ne rokfordur. Onları oluşturan süttür aşk. Süt, süt olarak da içilir, ama kişiye ne lazımsa o olarak da kullanılır. Yoğurdu suyla karıştırdığın zaman ayran olur. Ama artık o süt değildir, ama süttendir. Dolayısıyla her aşk ilâhî aşk değildir ama ilâhî aşktandır. Bu hususun sohbetinin sonu gelmez. Bir Farsça mısra vardır: `Ez-sohbet-i dervişân bû»y-i Muhammed âmed` Yâni, dervişlerin sohbetinden Muhammed kokusu gelir. İşte aşkın odak noktası olan Muhammed aleyhisselâmın kokusunu almaktır mesele. Onun için dervişlerin sohbeti hiç bitmez. Birbiriyle konuşmaktan, başkalarıyla da konuşmaktan hiç bıkmazlar. Geveze bile zannedilebilirler. (hakikaten çok doğru ) Halbuki insan, sevdiğini söylemekle yükümlüdür. Daha doğrusu, sevgi, kişiyi söyletir. Ve bütün noksanlıkların giderilmesinin bir tek ilacı vardır, aşk. Yunus Emre deyişiyle diyelim: `Aşk gelicek, cümle noksanlıklar tamam olur.` Molla Câmî`nin Hz. Mevlânâ türbesinin kapısındaki beyitinin mealini söyleyelim, `Burası âşıklar kıblesidir, noksan gelenler burada tamam olurlar.`

Aşk burcunda kim oturuyor?

Hazret-i Mevlânâ tasavvuftaki aşkın sembolüdür. Diğerlerinde aşk yok demek değildir. Hepsinde aşk vardır ama bazı kişiler bazı konularda odaklaşmışlardır. Rahmet ve merhamette Hz. Ebubekir`in, adalette Hz. Ömer`in, îmân ve hayada Hz. Osman`ın, ilim ve gazada Hz. Ali`nin odaklaşması gibi. Yâni Hz. Ali âlim de, Hz. Ebubekir cahil mi? Estağfirullah. Veya Hz. Ebubekir halîm de, Hz. Ömer değil mi? Ömer âdil de, Osman zâlim mi? Estağfirullah. Değil, ama onlar odaklaşmışlar. Bunun gibi tasavvuftaki çok önemli unsurları olan zühd, takva, aşk, terk, yardım gibi hususların da odaklaşmış simaları vardır. Yardımda Hz. Abdülkadir`dir. Burhanda Hz. Ahmet er-Rifâî`dir, terkte Hz. İbrahîm Ethem`dir, zühdde Hz. Cüneyd-i Bağdâdî`-dir, irfanda Bâyezid-i Bestâmi`dir, aşkta Hz. Mevlânâ`dır. Dolayısıyla Hz. Mevlânâ bu işin zirvesi olarak kabul edildiğine göre aşkı öğrenmek isteyenler Hz. Mevlânâ`yla biraz yakın olmaya çalışsınlar. Ne dediğini öğrensinler, Mesnevî`sini okusunlar, gönüllerini beraber tutsunlar, bir gönül beraberliği yapsınlar, bir irtibat kursunlar. Bu illa Türbe-i şerîfi`nin önünde, sandukası önünde boyun kesmekten ibaret de değildir. Buradan gönlünü göndersinler. Çünkü o büyükler, kendilerine bir adım atana asgarî on adım atarlar. Aşkın o zaman belki biraz kokusu alınmaya başlanır. Şimdi o büyükler yok, dünyamızda artık maddîlik, nefsânîlik hâkim diyenlere de cevabı, yine Hz. Mevlânâ tarafından vaktiyle verilmiş, `Gül mevsimi geçtiyse niye üzülüyorsun? Gülsuyu var ya.`


`Birleyen şirke düştü` diyen doğru söylüyor o halde?

Hallâc`ın sözü haktır, niyeti de haktır, ama her doğruyu söylemek doğru değildir. Çünkü bütün insanlar zahirî, kabuğu korumakla yükümlüdürler. Bazen taşmalar olur. O taşmalar hududu aştı mı onu ödetirler. Çünkü mademki kesafet âleminde, dünyada yaşıyoruz, kesafet âleminin gereklerini yerine getirmek lâzımdır. Hz. Peygamber kadar kimse yüksek değildir. Ama o, baba Muhammed`di, arkadaş Muhammed`di, kumandan Muhammed`di, devlet başkanı Muhammed`di, kendi camiinin inşasında çalışan amele Muhammed`di, ama aynı zamanda Rasû»lullah Muhammed`di.


Habibullah ifadesi nereden geliyor?

Kur`ân-ı Kerîm`de Habibullah tabiri geçmiyor diye bu tabirin kullanılmasının doğru olmadığını söyleyenler var. Kur`ân-ı Kerîm`de her tabiri aramak yanlıştır. Eğer her tefferuat Kur`ân-ı Kerîm`de yazılsaydı o zaman New York şehrinin telefon rehberi gibi koca bir kitap olurdu. Öyle değildir. Doğrulara işaret vardır. Yine deminki süt misalini verirsek, Kur`ân-ı Kerîm süttür, lâzım olan malzeme o sütten yapılır. Habibullah elbette ki Allah`ın sevgilisi olacak, yâni Kur`ân-ı Kerim`de Allah kimleri seveceğini söylüyor. Bu sıfatların hepsi Efendimizde var mı? Var. Dolayısıyla Allah O`nu seviyor. Böylesi basit bir mantıkla da, bunun cevabını bulabiliriz. Dolayısıyla bu sıfatı da Zât-ı Seniyyeleri hakkında pekala kullanabiliriz.


Sevgide de bir ölçüden söz edilebilir mi?

Elbette. Sevdiğini sevdiğin için sevdiğine verirsen adam olursun. Buradaki sevgiler birbirinden farklıdır. Nefsin için sevdiğini gönlün için sevdiğine vermek manasına gelir. Çünkü sevgisiz hiçbir şey olmaz bir kere, ama bizim konuştuğumuz, sevginin yüksek bahsi, yâni aşk bahsi meyil, haz, temayül, arzu, istek... bunlar da sevgi gibi gözükür ama sevgi değildir. Şöyle bir ölçü koymuş büyüklerimiz, beşeri ve nefsânî sevgide doyum, tatmin vardır; ilâhî muhabbette tatmin yoktur. Öyle bir susuzluktur ki içtikçe susuzluğun artar. Halbuki normal susuzlukta, bedenin susuzluğunda suyu içince geçer, yemeğini yeyince karnın doyar, sevgilinle vuslat edince hasretin biter. Halbuki ilâhî aşkın bütün vuslatlarında hasret vardır. Hatta çok ciddi bir nefsânî olmayan, tamamen bir gönül muhabbeti olan iki insan arasındaki aşkta bile öperken seyretmeyi özlersin, seyrederken öpmeyi özlersin. Ayağını görürsün, yüzünü özlersin. Yüzüne bakarsın elini özlersin. Doyum olmaz, doyum yoktur. Bu nefsânî olmayan ciddi bir muhabbettir ve mutlaka çok kısa bir zaman içinde ilâhî aşkın perdesi açılır. Ama doyuyorsan, ah bitti diyorsan, sonra hasretle yeniden başlar. O ayrı mesele ama onda ilâhîlik yoktur, nefsânîdir. Böyle bir ölçü koymuşlar. Bu ölçüyü de kendi kendine insanın objektif olarak doğru ölçebilmesi çok kolay değildir.


`Aşk imiş her ne var âlemde/ilm bir kıyl u kâl imiş ancak` diyen ne demek istiyor?

Bir menkıbeyle cevap vermeye çalışayım. Hz. Mevlânâ`nın hazır bulunduğu bir mecliste âyet ve hadîslerle bazı mevzular konuşuluyor. O sırada gayet asabî bir şekilde Şems-i Tebrîzî meclise dahil oluyor, `Bırakın bu dedikoduyu. Allah bunu demiş, peygamber bunu demiş. Sen ne diyorsun?` İlim eğer âyetle başlarsa dahi Allah böyle dedi, peygamber böyle dedi, buyurdular. Filanca büyük böyle dedi, falanca zâtın kitabında böyle yazıyor. Bu nedir? Nakilden ibarettir. İşte dedikodu budur. O onu dedi, bu bunu dedi. Peki sen ne diyorsun? Yâni o elde ettiklerinden ne gibi bir hasıla ortaya çıkardın? Sen ne demeye başladın? Senin dediğin mühimdir. Onun dediği ona ait. Senin ne dediğin önemli. Onun için ilim dedikodudur. Biz bunu bir televizyon programında konuştuğumuz zaman sevgili Ahmet Özhan`la bazı itirazlar geldi. Allah`ın ilim sıfatını inkâr ediyor diye. Hayır, bu çok fazla yanlış anlama olur. Allah`ın ilim sıfatı inkâr edilmez. Çünkü aşk da ilimden gayri değildir. İlim de aşktan gayrı değildir. İnsan sevdiği şeyi öğrenir. Sevmediği mevzuda kitap dahi okumaz. Sevmediği bir mevzunun sohbetini dahi dinlemez. Şimdi bizim bu söyleşimizi okuyanların hepsi aşktan bihaber değil, hepsi aşktan haberdâr. Neden? Çünkü dinliyorlar, çünkü aşkı seviyorlar. Onun için dinliyorlar bizi. Yoksa başka bir şey açarlar. Bir sürü kanal var. Başka bir kanal açarlar. Mademki kulak veriyorlar, demek ki seviyorlar. Sevgisiz hiçbir şey olmaz. İlim de sevgiyle beraber gidiyor, ama akıl yâni ilmin kaynağı olan akıl öyle acizdir ki ancak acizlere yol gösterir. Akla akılla vedâ etmek lâzımdır. Bir misal vermeye çalışırsak; her uçak uçmak için bir piste ihtiyaç duyar. Uçak şeklinde de olsa uçak pistte yürüyor iken fonksiyonel olarak o bir otomobildir, otobüstür ama şekli uçak şeklindedir. Ne zaman tekerlekleri pistten kesilir, havaya çıkar, artık uçak, tayyare, uçucu olmak sıfatı başlamıştır. İşte akıl kişiyi pistin sonuna kadar götürür. Orada eğer akla veda etmezsen uçamazsın. Orada aşk bineğine binip uçmak lâzımdır. Onun için Miraç`taki Burak`a da aşk diyenler vardır, aşkla tefsir edenler vardır, Rasû»lullah`ın aşkı. Yoksa Burak ille maddesel bir binek değildir. Aşk bir düşüncedir. Yâni düşüncede yer alan, duyguda yer alan birşeydir. Biz şimdi dinimizin gereklerine bir bakalım. ûŽmân amelden önce gelir, îmân düşüncededir fiilî değildir. Fiil daha sonra başlar. Evvela düşüncedir. Aşk da böyledir. Evvela âşık olunur, sonra aşkın gerekleri; gerekleri de değil aşk seni yönetir zâten.

Vedûd ne demek?

Vedû»d seven, sevilen, sevgiye yegane layık olan gibi çok kısaca lügat manasını söyleyebileceğimiz Cenâb-ı Hakk`ın esmalarından biridir.


Şefkatle aşk arasında nasıl bir farktan söz edebiliriz?

Allah, Rahmânü`d-dünya ve Rahîm-el âhiredir. Rahmâniyet dünyadaki bütün yaratıkların üzerine geçerlidir. Rahîmiyeti âhirette kendi sözünü dinleyenler üzerine geçerlidir. Yâni kendi öyle geçerli kılmış. Şefkat, Rahman tecellîsidir. Aşk, Vedû»d tecellîsidir. Tecellîler itibâriyle dayandıkları esmâlar farklıdır. Her aşkta şefkat vardır, her şefkatte aşk vardır. Bunlar kati sınırlarla birbirinden ayrılan duygular değildir. Zâten duygular kategorize edilmez. Hepsi birbirinde vardır ama ön planda değildir. Aşk vermek demektir, öyle bir vermek ki kendinden yok olarak vermek. Allah`ın mahlû»kuna âşık olmadan da zâtına âşık olunmaz. Allah insana insandan tecellî eder. Onun için benim fakirhânede bir levha var; `Yâ Hazret-i İnsân` yazıyor. Bütün o isimleriyle söylediğimiz büyüklerin hepsinin müşterek sıfatı insan olmalarıdır. Malum insan kelimesinin iki kökü olduğu söyleniyor. Birisi ünsiyet; Allah`a yakın olmak. Diğeri de nisyan kökünden geliyor; vaktiyle Allah`ta olduğunu unutup, burada nefsiyle baş başa kalan. İkisi de insan. Biz ünsiyetten bahsediyoruz. Nisyan sahibi, unutma sâhibi olanından değil. Herkeste vardır, miktarları değişir. Herkes Allah`a yakındır, hiç farkında değiller. Her nefes aldıkça, her nefes verdikçe `hu` diyorlar, farkında değiller. Bütün mesele farkında olmaktır, farkına varabilmektir. Yoksa Hz. Hüdâî`nin tabiriyle her nefeste hû» var, yâni Allah var. Çünkü varlığın sebebi, zâhirî varlığın sebebi O. Mutlak varlık sâhibi. Neden insan diğer mahlû»ktan üstün? Çünkü Halîfetullah. Halîfetullah`a âşık olarak müstahlefe âşık olunur. Çünkü halîfe müstahlefin yâni kendisini halîfe kılanın o mevzuda aynıdır. Eşya, nesneler ve Hz. İnsan sevilmeden, Allah sevilmez, mümkün değildir. Ve bu sevginin nasıl olduğunu biraz okuyarak öğrenebiliriz. Hz. Peygamber nasıl davranmış insanlara? Bir küçük misal vereyim, koca olarak Rasûlullah efendimizin davranışı: Hz. Ayşe validemiz anlatıyor. `ResulAllah benden su isterlerdi. Bir kapla ona götürürdüm. Bir yudum evvela benim içmemi isterlerdi. Sonra bir yudum ben içerdim. Kabı, ona uzatırdım. Benim dudağımın değdiği yeri ağzına doğru çevirerek, benim dudağımın değdiği yerden içerdi suyu.` Böyle bir zarâfet, böyle bir aşk ifadesi nerede görebiliriz? Hangi şairin şiirinde, hangi romanın romantizminde? Ama ResulAllah böyle. Zevce-i muhteremi olan vâlidemize nasıl davranıyor? Biz nasıl davranıyoruz ve biz bu davranışımızla Rasû»lullah`a ne kadar yakınız? Rasû»ullah`a yakın olmadan Allah`a hiç yakın olunmaz. Bütün o çok büyük yakınlık ifadesi sahibi olarak aşk tarihine geçmiş Bâyezîd-i Bestami`ler, Yû»nus Emreler, Hz. Mevlânâ`lar, Râbiatü`l- Adeviyye`ler, Cüneyd-i Bağdâdîler, hepsi aynı zamanda birer âşık-ı Resuldür. Hz. Mevlânâ`nın şu sözünü unutmamak lâzım; `Tende canım oldukça Kur`ân`ın sâdık bendesiyim, kölesiyim ve Muhammed yolunun toprağıyım.`

Burada sadece şeriat yolu olarak anlamak bu lafı, anlamamak demektir, efendimize öyle bir aşkla bağlıdırlar. Peki, `göz cemâl ister` diye bir söz vardır, insan âşıkını, mâşû»kunu hep görmek ister. Ne yazık ki biz gözü baş gözünden ibaret zannediyoruz. Eskiden dergâhlarda zikrullah sırasında bazı tecellîler olduğu zaman Şeyh Efendi bağırırmış, `iki gözünü de aç`. Bu iki göz değildir o. Hem baş gözünü, hem kalp gözünü aç demektir. İşte o gözün istediği cemâl, sadece baş gözüyle değil, gönül gözüyle de görülebilir. Yeter ki gönül gözlerimizi açabilelim. O zaman firâk, hasret olmaz. Onun için Mevlânâ söylüyor, `Ben öldüğüm zaman arkamdan `aahh firak` diye bağırmayın. Beni görebiliyorsanız ben hep varım`. Bundan ibarettir.

Leylâ ile Mecnû»n, Ferhâd ile Şîrîn, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber gibi halk hikâyelerinde iki sevgili birbirine kavuşmaz. Esas îtibâriyle bize tam duyurulmak istenen yâni oradaki dert nedir aslında?

Bâkî varken fenîye meyl etmektir. Leylâ ne kadar güzel olursa olsun, seksen yaşına gelince muhallebiye dönecek. Ama o zâhirî güzelliklerin bozulmayan birtakım bâtınî güzellikleri vardır, ona meyl etmek lâzımdır bir. Kuşadalı İbrahîm Hz.`nin bir sözü vardır, `Öyle bir içki içki hiç ayılması olmasın. Öyle bir sevgili sev ki hiç çirkinliği olmasın.

` İnsanız aynı zamanda noksanlığa yükümlüyüz, yüklüyüz. Hepimizin çirkin tarafı vardır, ne kadar seversen sev. Bunlara değil, yâni nakşa âşık olacağına, nakkaşa âşık ol istenmektedir bütün bu aşk hikâyelerinde. Bir de şu var, aşkla akıl bağdaşmaz. Estetik diye bir ilim vardır, güzellik de birtakım ölçülere tabidir. Birtakım oranlar ve nispetler vardır güzelliğin târifinde. Mesela, kaşla göz arasındaki uzaklık, burnun dudağa olan mesafesi, kulakla göz pınarının arasındaki mesafe gibi estetik ilminin getirdiği objektif ölçüler vardır, ama aşkta objektivite yoktur. Kays`a yâni Mecnû»n`a arkadaşları söylemişler, `Ya bu senin Leylâ diye yere göğe koyamadığın kız, öyle pek de ahım şahım bir şey değil, kara kuru bir şey.` `Ahh, bir de siz benim gözümle bakın` demiştir Mecnû»n. Aşkta benim gözüm önemlidir. Yâni, subjektivite önemlidir. Bir de şu var, şunu arz edeyim. Uyuz, gözleri çipil, hasta bir köpek geçerken, Mecnû»n o köpeği çağırıp, gözlerinden öpmeye başlamış. Arkadaşları demişler ki, `Kays, sen hakikaten mecnû»n oldun artık`. Mecnû»n derin bir ah çekmiş, `bu köpek Leylâ`nın mahallesinin köpeği. Bu gözler Leylâ`yı görmüştür.` Ben bunu bir arkadaşıma anlattım. `Benim böyle bir aşka aklım ermiyor` dedi. zâten bu iş akıl işi değildir, gönül işidir.


Fuzûlî nihâyetinde bir yerde diyor ki, `Mende Mecnun`dan füzû»n âşıklık istitâdı var/ âşık-ı sâdık menem Mecnû»n`un ancak adı var`

Bunlar Yû»suf ile Züleyhâ`lar, Aslı ile Kerem`ler hatta Elif ile Karacaoğlan bile diyebiliriz.

Neşet Ertaş`ın Leylâ`sı...

Evet. Bunlar biraz semboldür. Ben öyle bir aşığım ki, ki orada aşktan kasıt ehl-i beyti Mustafa aşkıdır, Hz. Fuzû»lî`deki. `Bende mecnun`dan füzun âşıklık istitâdı var, âşık-ı sâdık menem Mecunun`un ancak adı var` derken Fuzû»lî sembolleşmiş isimlerden daha fazla âşık olduğunu beyan etmek istiyor. Fuzû»lî biliyorsunuz Hz. Hüseyin`in türbedarıdır. Oradaki vakıfta görevlidir ve vasiyeti vardır, çok enteresan bir vasiyeti vardır: `Benim kabrimi öyle bir yere yapın ki, güneş doğduğu zaman Hüseyin`in kabrini aydınlatmadan benim kabrime vurmasın.` Ben 1974` de kabrini ziyaret ettim Fuzû»lî`nin. O zaman öyleydi, batı istikametindeydi. Hz. İman Hüseyin`in kubbesinin ve güneş doğduğu zaman evvela kubbenin gölgesi vuruyordu Fuzû»lî`nin kabrine. Maalesef kaldırdılar, yol açacağız diye. Şimdi daha bir başka yerde Fuzû»lî. Ehl-i Beyt muhabbeti, o da bir safhadır. Çünkü aşkta, daha doğrusu muhabbette bir kaide vardır, sevdiğinin sevdiğini sevmek, sevdiğinin sevmediğini sevmemek. Gerçi sevmediğimin sevmediği yoktur ya. Rasû»lullah`ı sevmek, O`nun sevdiklerini sevmekle mümkündür. Allah`ı sevmek, O`nun sevdiğini sevmekle mümkündür. En çok O Rasû»lullah`ı severdi, sever hâlâ. Onun için Rasû»lullah sevilir. Rasû»lullah`ı sevmek için Ehl-i Beyt`ı sevmek lâzımdır, Ehl-i Beyt`i sevmek için Muhibbân-ı Ehl-i Beyt`i sevmek lâzımdır ve hiç söylemek istemediğim ama söylemek mecburiyetinde olduğum bir şey; Ehl-i Beyt muhabbeti hiç kimsenin yed-i inhisarında değildir. Belli gruplara, belli ismi taşıyanlara ait değildir. Aşk bu kadar gruplaşmaz. Onlar da öyle bilsinler.


Dertli`nin çok âşıkane şiirleri var.

`Sâkiyâ camında nedir bu esrâr/kıldı bir katresi mestâne beni/şarâb-ı lâlinde ne keyfiyeti var/söyletir efsâne efsâne beni.`

Bu bir katresi sarhoş eden şey nedir?

Şimdi dîvan edebiyatında biliyorsunuz mazmunlar vardır. Pir-i Mugân şeyhtir, mürşiddir, meyhane dergâhtır. Şarap aşktır. Saki rehberdir vs. gerçi Dertli merhum ciddi olarak da içki kullanan bir zâttı. Çok yerler dolaşmıştır. İran`dan İstanbul`a kadar birçok yerler dolaşmış bir zâttır. İçkiyi fazla kullandığı için bazı muhitler tarafından da hoş karşılanmadığından Bektaşî tekkelerine çok devam eder idi. Bir ara İstanbul`da bulunmuş. Hatta Sultan Mahmud`un fes inkılabı zamanında fes redifli bir de şiir yazmıştır. Fakat Dertli`nin burada söylediği bildiğimiz üzüm suyundan yapılan şarap değildir. Bir katresiyle mestâne olunacak şarâb-ı lâl hakîkî aşk şarâbıdır. Büyük bir tasavvuf siması olan Şemseddîn-i Sivâsî de öyle söylüyor, `Üzüm suyu olmadan da aşk şarâbı içilir, mest olup mestâne geldiler ta ezelden ta ebed, içtiler aşkın şarâbını âb-ı engür olmadan` Dolayısıyla buradaki şarap aşkın feyzini sembolize eden bir mazmundur.


Dertli halk şairidir ama aruzla da şiir yazmıştır ve dîvan edebiyatındaki mazmunları da kullanmıştır. Sadece dîvan edebiyatında da değildir mazmunlar zâten. `Dolu içmek` tabiri halk edebiyatında çok kullanılır. Dolu ayran demektir eski Orta Asya türkçesinde. Ayran içtim diyor, halbuki o değildir o. Selâhiyetin, şiir okuma, âşıklık geleneğinin devredilmesidir dolu içmek. Bu da bir içkiyle sembolize edilmektedir. Bakın biz şarâb-ı kevser diyoruz. Şarâb kelimesi zâten halkın anladığı manada bir kelime değildir. Şarap arapçada içilecek şey, tükçede şurup olarak kullanılan, her türlü içilecek şey anlamında, içmek kökünden gelen her türlü şey içilecek şeydir. Ama şarap deyince bizim aklımıza üzüm suyundan yapılma alkol geliyor. Bu değildir. Şarâb-ı aşk, aşk içeceği demektir. Çünkü aşk iç yakıcı bir duygudur. Hasretli nesnedir, hürmetli nesnedir, devletli nesnedir aşk. İç yakıcıdır, iç yangını da, demin arz ettiğim gibi kesafet âleminde yaşıyoruz, iç yangınlanmızı, hep suyla gideriyoruz, bir şey içerek gideriyoruz. Aşkın yangınını da aşk şarâbıyla, aşk içeceğiyle giderebiliriz. Bunlar sembolik anlatımlardır.

Yunus Emre`nin bir ifadesi var, `Hak bir gönül verdi bana/ha demeden hayran olur.` Bu bir tür hayret makamı mı?

Zannımca oradaki hayranlık, hayret makamının değildir. Gerçi Yunus Emre hazretleri çok ileri makamlarda bir zât-ı şeriftir. Sözlerinden belli ki içinde olduğu hâlin ne kadarını anlatabilmiştir? Anlattıklarının biz ne kadarını anlayabiliyoruz acaba? Böyle eksikleri de nazar-ı itibâra alırsak, ulaşılmayacak kadar yücelikte bir zât olduğu pekala ortaya çıkar. Zâten hâlâ yediyüz küsur senedir yaşıyor olması da bunun bir göstergesi. Hayranlık, hayret değildir. Hayranlık her eşyada o eşyanın yapıcısını görüp o eşyayla beraber sevmek demektir. Çok güzel dokunmuş bir halıyı severken, `adam ne güzel dokumuş` lafını da mutlaka söyleriz. Çok güzel bir eşya gördüğümüz zaman, `yapan çok ustaymış` sözünü söyleriz. Yâni subje ile beraber o subjeyi ortaya koyan kudreti de mutlaka kullanırız. Hayranlık bu demektir. Kâinata baktığımız zaman kâinatın ustası da Rabbü`l-û‚lemîn`dir. Allah ne yaratmış. Benim evim batıya bakıyor. Ben bazen güneşin batışını seyrederim. Hiçbir ressamın paletinden çıkmayacak renkler ve her an değişen renkler vardır. Sadece gurûb seyretmek değil, o gurubu öyle yapan Rab`ın kudretini seyretmekte gurûb seyretmek zevkine dahildir...


Last edited by LA_TAHZEN; 31.05.10 at 01:12 AM..
  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
GEYLANİNİN GÜLÜ (21.06.10), plt16 (31.05.10)
Unread 01.06.10, 12:49 AM   #16
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

'Allah'tan cennet istiyorsan, hiç kimseden birşey istememeyi öğren'


Türk milleti, yüzlerce tarikat varken neden mevlevîliğe karşı bu kadar talebkardır? Hz. Mevlana'da bu milleti etkileyen esbab-ı mucize nedir?

Neden Mevlevîliğe karşı bu kadar talebkar olunduğunu zannediyoruz? Mevleviliğe karşı talepkar olunması ayrı bir özellik olarak görülmemelidir bence. Şu bakımdan söylüyorum: İstanbul'u ele alırsak, İstanbul'da 364 tane tekke var. Bu dergahların sadece 5 tanesi Mevlevi, diğer 359 tanesi sair tekkelere ait. Dolayısıyla Mevleviliğe karşı Türk milletinin özel bir talebi var şeklindeki bir tespit yanlıştır. Sadece son 50 senedir ayini yapılan kıyafetiyle, musikisiyle, sikkesiyle, tennuresiyle, semasıyla… Bunlar görüldüğü için ve bütün tarikat ayinleri de aslında aynı olduğu içindir. Göz cemal ister meselesinden dolayı, gözle birleştiği için bu hal, daha da serbest olduğu için insanlar buna daha çok geliyorlar. Acaba kanun müsait olsaydı bir başka salonda başka ayinlerin yapılması imkanı olsa idi, ne olurdu. Bütün tarîkat âyinleri mânâ ve mahiyette aynıdır, zuhû»rları değişiktir. Görünürde Mevlevîlik olunca ilgi oluyor. Meselâ neden bu kadar tarîkat varmış geçmişte? Yukarıda demiştik yalnız İstanbul'da 364 tane tekke var.

Hz. Mevlana'da bu milleti etkileyen esbab-ı mucibe veya mucize: Son 10-15 senedir yazılan kitaplardan önce, tasavvuf ekolleri hakkında Türkiye'de kitap yoktu. Latinize kitap yoktu. Eski Türkçeyi de ahalimiz bilmiyordu. Bir kaç tane Türkiyat mezunu insan biliyordu. Dolayısıyla Hz. Mevlana da netice itibariyle bir tasavvuf büyüğüdür. Tasavvuf o kadar gönülleri okşayıcı o kadar yüksek bir müessesedir ki onunla ilgili konuşulan, dinlenilen, meşgul olunulan her şey adamın gönlünü okşar. Dolayısıyla da bugün Hz. Mevlana hakkında yazılmış çok kitap varken, onun bu ayinleri böyle güzel izlenebiliyorken gayet tabi insanlar buna geliyorlar. Yani bugün Türkiye'de tekke ve tarikat yasaktır ama bu bir gönül müessesi olarak kimse yasaklayamaz. Çünkü gönül ferman dinlemez. Ha ayinini yapmak teşkilatını yapmak filan yasak zaten. İnanç olarak böyle bir yasak zaten yok. Eğer konuşma imkanı olsa, Konya'ya gelen insanların bir kısmının başka tarikatlara mensup olduğunu da zaten biliriz. Burada bir incelik daha var. Bütün turuk-ı aliyyede Hz. Mevlana bir aşk sembolü olarak daima yüksek bir saygıyla anılır. Zaten bütün Piran-ı ikram hazeratı öyledir ama yani sembolleşmiş isimler vardır. İşte "terk" de İbrahim Ethem,"irfan"da Bayezid-ı Bestami, "zühd-ü takva"da Cüneyt-i Bağdadi, "himmet" te Abdülkadir-i Geylani, "aşk"ta da Hz. Mevlana. Bunlar sembolleşmiştir. Tarikatı bir akrabalık bağıntısı olarak görürsek, senin baban Hazret-i Albülkadir ise amcanda Hazret-i Mevlana'dır, amca baba yarısıdır, ancana saygı göstermezsen evvela babana saygısızlık yapmış olursun. Ayrıca ehl-i tarik sevgi dolu bir gönle sahiptir, sokaktaki lâlettayin insanı bile severken bir büyük piri sevmemesi mümkün değil. Dolaysıyla Hz. Mevlana'da bu kadar çok kalabalığın sebebi herkesin Mevlevi olmasından kaynaklanmamaktadır.

30 Kasım 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılaması ile mevleviyye tarikatı da feshedildi, size göre kurunun yanında yaş da mı yandı, yoksa mevlevi tarikide ajan yatağı ve fitne kazanına karışmış mıydı?

Bana sorarsanız kuru yoktu ki yaş yansın. Siyasi kararlar ilmi olarak irdelenemezler. Doğrudur yanlıştır, denemez. Siyasidir, siyasetçiler konuşur. Bizi işimiz siyasetle değil. "...mevlevi tarikide ajan yatağı ve fitne kazanına karışmış mıydı?" Böyle bir kabulü, kabul etmem mümkün değil.

O dönemde bazı karışıklıklar vardı ama.

Her dönemde var. Yani Erdebilî tarikatı çok büyük önemli bir tarikattır. Hatta 2. Murat Han, Sultan Fatih'in babası, kayıtlarda var, Edirne'den Hazar Denizi'ne Erdebil'e aşurelik buğday, buradaki buğday bir semboldür, bir çuval buğday gönderiyor yanında da bir çuval altın gönderiyor. O zatın torunu olan Şah İsmail'in babası ve dedesi Cüneyt ve Haydar batıla döndürmüşlerdir. "Şeyh"liği "Şah"lığa döndürmek için mücadele etmişlerdir. Ondan sonra da Şah İsmail devlet reisi olarak, resmi mezhebi Şia olan bir devlet kurmuştur. Sünni bir velinin torunudur Şah İsmail.

Şah İsmail Türk de aynı zamanda.

Türk tabi. Türk olsa ne olacak? Bir sürü de Türk Yahudi var. Hazar Yahudileri Türk. Gagavuzlar da türk ama Hıristiyan. Irkdaşım olabilir ama din kardeşim değil. Patrik de vatandaşım, ama dindaşım değil. Kurumlara doğru isimler vererek konuşalım.

Dolayısıyla ajan, neyin ajanı? Fitne neyin fitnesi? Siyasete karışmış şeyhler, dervişler vardır. Bu onların kendi zati meseleleridir. Bir tarikatın siyasete karışması mümkün değildir. Çünkü tarikat ebedi hayatı ilgilendirir, siyasetse dünya hayatıyla sınırlıdır. Çünkü dünyadaki insanların dünyadaki hayatlarının refahı, güzelliği, hürriyeti gibi yüksek kavramların en iyi şekilde temini, ilmi ve sanatıdır siyaset. Tamamen ebedi hayata, bak dikkat buyurun ahirete demiyorum, ebedi hayata dönük bir faaliyettir. Dünyası ma'mur olanın ahireti ma'mur olur. Buradaki ma'mur olma: Allah'ın dediği istikamette, efendimizin "beni bu ayet ihiyarlattı. "buyurduğu "Festekım kema ümirte" "Emrolunduğun gibi istikamet sahibi ol" Bunu temine çalışan, kendi meşrebine göre temininin şartlarını veren müesseselerdir tarikatlar. Siyasete karışmaları mümkün değildir. Ferdi olarak siyasete karışanların kendi meseleleridir. Müessesede böyle bir şey yoktur. Dolayısıyla Mevlevi tariki de ajan yatağı ve fitne kazanına karış mıymı? Sualinde ajan yatağı ve fitne kazanı olan tarikatler var, diye bir mana çıkar ki bunu kabul etmem mümkün değil. Hiç olmamıştır.


Ha mesela İstanbul Meclis-i Mebusanı'nı İngilizin bastığı zaman oturumu yöneten Balıkesir mebusu Abdülaziz Mecdi Efendi bir Şa'bani şeyhidir, o ayrı mesele. T.B.M.M'de reis vekili Abdülhalim Çelebi'dir. Keza Urfa mebusu Saffet efendi, şeyhtir.

Tabi birinci T.B.M.M'yi siyasetten falan üstün tutmak lazım o bir ölüm kalım mücedelesi. Ama normal Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda Balıkesir mebusu Abdülaziz Mecdi Efendi, meclis reis vekili olarak oturumu yönetirken İngiliz meclisi başmış ve kapatmıştır. Bu Şa'banilğin ya da başka bir tarikatın siyasete karıştığının göstergesi olmaz, o bir hizmettir. Siyaset de bir hizmettir. Bir tarikat mensubu o hizmete soyunabilir ama tarikatını karıştırırsa sulanır. O ne siyaset olu ne tarikat olur. O da marace'l bahreyne dahildir, yan yanadır ama birbirine karışmaz.

Dolayısıyla kuru-yaş meselesi yok. Ben kuru da kabul etmiyorum yaş da kabul etmiyorum. Öyle icap etti. Ayrıca tekkelerin başına gelen ilk bu değildir bu sefer çok uzun bir zaman oldu, 80 sene. 1826'da sultan Mahmut yeniçeri ocağıyla beraber Bektaşi tekkelerini de kapattı, ama Bektaşilik bitmedi. Yani gönül ferman dinlemez.
Daha yakın bir tarihe gelecek olursak, 28 şubat kararları ile cemaat ahalisine bir takım baskılar söz konusu oldu.

Daha yakın bir tarihe gelecek olursak, 28 şubat kararları ile cemaat ahalisine bir takım baskılar söz konusu oldu. Ne tesadüftür ki (?) aynı dönemden sonra mevlevi sema topluluklarında bir artış oldu. Bu artış edeb meydanından ziyade pazar meydanına yaradı gibi gözüküyor. Siz bu pazar kapma mücadelelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bilmiyorum. Ben cemaatten olmadığım için bana bir baskı olmadı. Böyle bir şey bilmiyorum. Olmuş olabilir olmamış olabilir.
Mevlevi sema topluluklarında bir artış olması, nüfüsun artışı olarak görülebilir veya serbest kalmaları olarak da görülebilir. Benim mesela Almanya'da tanıdıklarım var. Tennure giyiyorlar, sema ediyorlar ama tarikatları Nakşibendi. Orta Asyalı bir Özbek şeyhe bağlılar. Dedim, "peki o ne bu ne…" "Böyle olunca devlet bize karışmıyor" dediler, orada da. Yani dolayısıyla bu sema topluluklarının hepsinin Mevlevi olduğu kabul edilemez, ayrıca Mevlevi şeyhi var mı ki, Mevlevi topluluğu olsun?

Edep meydanından ziyade pazar meydanına yaradığı doğru. Tasavvufta bir kaide vardır: "La talebe ve la red" "istersem dilimi reddedersem elimi kessinler". Bir şey istemek ayıptır. Galiba ihtifallerin yapıldığı salonda bir akşam mesnevi sohbetinde söyledim: Allah'tan cennet istiyorsan başka hiç kimseden bir şey istememeyi öğren, diyor Hz. Mevlana. Hiç kimseden bir şey istemeyeceksin.
Bir zat, zengin bir adamdan çok para istemiş, bir ihtiyacı var, düğün yapacak, ev kuracak, dükkan açacak neyse… Ha inşAllah maşAllah demiş, yaparız, dur bakalım. Bir bakmış o zengin camiye girmiş, vakit namazı bitmiş dua ediyor gayri ihtiyari böyle yüksek sesle, o da arkasında duymuş. İşte Yarabbim birazcık daha para ver. Bak benden de isteyenler var, onlara vereyim… Adamın aklına gelmiş arkadakinin "ya ben niye bundan istiyorum? Onun istediğinden isterim".

Dolayısıyla bu işten para kazanmak veya seyahate gitmek için yapılıyor ise adamın büyük zararına sebep olur. Patinaj falan olmaz. Alçaklığa düşmek olmaz. Çukura düşer! Zemin kaybeder. Ha bir şey yaptın verdiler mi; reddersen de terbiyesizliktir. Veren elin Allah ihsanının bir vasıtası olduğunu bileceksin. Verirlerse eyvAllah, istersen tuu yazıklar olsun! Sistem ve kaide budur.

Pazar kapma mücadelesini nasıl değerlendiriyorum? Değeri yok diye değerlendiriyorum. Sıfır bile değil eksi. Ben bunu memur olarak da bakanlığıma ilettim. Nevşehir valisi Konya valiliğine bir yazı yazmış. Kaç sene önce… "Yav önüne gelen sema ediyor bunun belli bir ölçüsü olsa gerek, siz biliyorsunuzdur heralde bunu" diye Konya Valiliği bakanlığa yazmış, bakanlık güzel sanatlar yazmış, güzel sanatlardan da bana yazdılar. Ne yapmak lazım, diye. Ben de şöyle bir misal verdim: "Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük var. Bu 1-2 senede bir imtihanlar yapıyor. Mehmet beyin derneği, Tuğrul beyin derneği, Ali derneği, Veli derneği… Bu dernekler imtihan oluyorlar. Bu imtihanı da kültür bakanlığının uzmanları yapıyor. Sen benim milletimin asli malı olan filanca folklor oyununu doğru oynuyor musun? Yoksa bir takım münasbetsizlikler mi kaptın? İmtihan ediliyorsunuz. Ha Mehmet beyin derneği güzel yapıyor. Tuğrul beyin derneği yapamıyor. Dışarıya çağrılmalar oluyor. Mesela İsviçre'de falan halk oyunları festivali oluyor. Mehmet beyin derneğini çağırmışlarsa, bakılıyor listeden, müsaade ediliyor. Tuğrul beyin derneğini çağırmamışlarsa sen benim folklorumu temsil etmeye yeterli değilsin deniliyor". Bu iş böyle.

Ayrıca 200-300 senelik bir yazma kitabı koltuğunun altına alıp çıktığın zaman gümrükte 7 sülaleni kurutuyorlar. Peki 700 senelik Mevlevi ayinini önüne gelen adamın önüne geldiği şekilde yapmasına niye müsaade ediyorlar?

Kültür Bakanlığına bağlı Konya Tasavvuf Müziği Topluluğu var, İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu var, bunlar devlet memuru sıfatında devletin kontrolünde doğru iş yapan insanlar, bunlar imtihanla bu işe girmişler. Bunlar imtihan yapsınlar. Ayrıca tennure giymek, sikke giymek, kıyafet kanununa aykırıdır ve kıyafet kanunu anayasayla korunmuş bir kanundur. Nasıl önüne gelen sikke giyiyor? Savcılar ne iş yapıyor? Ha bana savcı gelip sorduğu zaman ben, beni tayin eden bakanlar kurulu kararını gösteririm. Devletimin hükümeti sana bana müsaade etmiş, bu işi yap, diye. Nerede? Salonda, kontrollü. Memurum ben. Genel müdürlüğümün izni olmadan vilayet hududu haricine çıkamam. Sistemde ve kararda hiçbir bozukluk ve yanlışlık yok. Ama Kapodokya'daki meyhanede burada rakı içiyorlar, burada dansöz, oynuyor orada sema ediyor. Nasıl böyle bir şeye müsaade ediliyor! Yapmayın müsaade etmeyin. Sonra maalesef bu kadar yapamadılar İl Kültür Müdürlükleri, "sema yapılacak yerler" hiç olmazsa meyhane olmasın diye kontrol ettiler. Burada yapılır burada yapılmaz, diye. Ona da ben itiraz ettim. Bu söylediklerimin hepsi devlet arşivinde var, resmen yazdım bunları. İl Kültür Müdürleri nereden biliyorlar bu kültürü? Nihayet idari amirdir İl Kültür Müdürü, nereden bilecek? Bu bir ihtisastır. Yalnız bir ümit var. Çok şükür Selçuk Üniversitemizde bir Mevlana Araştırma Enstitüsü kuruldu. Bu enstitüyü gerek üniversite içerisinde gerek bakanlıkla, protokol vs. bunların usulleri var, yapılır. Bu enstitü imtihan yapar. Ne, nerde, nasıl yapılır, buna müsaade eder. Bunun doğru yolları çünkü evrakla belli. Yapılır, biter,gider. O zaman bu da bir Pazar olmaktan çıkar. Ha bu pazar sadece semadan ibaret de değildir. Bütün Konyalılardan şikayetçiyim. Ben ve Ahmet (Özhan) belediye meclisi kararı ile Konya'nın fahri hemşehrisiyiz, elimizde beratımız var. Yani ben kendi hemşehrilerimden şikayetçiyim.

Mevlana kasabı, Mevlana böreği hatta böreği ve pidesi de değil, Sadece Mevlana… Garson bağırıyor: "yarım Mevlana kes! " Bu çok büyük bir terbiyesizliktir. Esas pazar bu. Mevlana şekerine kızardım vaktiyle, şekeri şimdi öpüp başıma koymaya başladım. Mevlana kasabı… Mevlana mı kesiyorsun be!
Bana bir Mevlana ver
Ne yapıcan ki?
Yiyeceğim…
Yarısı peynirli yarısı kıymalı olan pideye Mevlana diyorlarmış. Allah Allah, esas pazar bu. Bu kadar büyük saygısızlık olmaz.

Bugün Türkiye'de her bir işyeri belediye açısından, sağlık açısından ruhsat muhsat bir şeylere tâbi. Ben belediyede memurum. Geldin bana: "ben Mevlana kasabı açacağım, ruhsat ver. - Git yavrum adını değiştir öyle gel vermiyorum." dediğim zaman kim ne diyebilir? Nüfus memurluklarında bile istediğin ismi koyamıyorsun. Bunun da kriteri var. Türkiye'de Türk büyüklerini koruma kanunu var. Ayrıca dinen ve dince kutsal sayılan şeyler ticarete alet edilemez, var. Niye alet ediliyor, niye bu kanun çiğneniyor, nerde savcılar?

İslam'ın terör ve savaşla bağdaştırılması hakkındaki görüşünüz nedir?

Kur'an-ı kerimde bir ayet var. Hatta ayetin bir bölümü "es-sulhu hayr" "hayır sulhtedir" veya "sulh hayırdır" bitti.

Resulullah efendimiz bir gazadan dönerlerken "küçük cihad bitti büyük cihada giriyoruz" buyuruyor (Bedir savaşından sonra). Büyük cihadı daha büyük bir harp zannediyor ashap, "hayır" diyor. Büyük harp: nefsinle mücadeledir. Bitmeyen bir mücadeledir. Her harp biticidir, 4 sene 5 sene sürüyor, bitiyor. İşte Vietnam harbi bitti. Bosna harbi bitti, Allah bir daha da göstermesin. Savaş biter aslolan sulhtür. Dolayısıyla İslam kelime manasında "selamet" vardır. Salim olmak ve selamete ermek vardır İslam kelimesinde. Kelime manasında bile mücadele -bırak terörü- olmayan bir müesseseyi terörle paralel tutmak kadar kabaklık olamaz. Ayrıca terör kelimesinin lügat manası, korku demektir. Dışımızdakiler kendi ahalilerini İslam ile korkutmakla ne yapıyorlar? Bu, terörün alası değil mi?

Peki bugün böyle yapılıyor mu? Yapılıyor. Neden yapılıyor? Çünkü karşıdaki cahil ama sen de cahilsin. Neden?...
Sen Resulullah'ı ne kadar tanıyorsun, dinini ne kadar biliyorsun? Eğer sen iyi bir Müslüman olsaydın batı dünyasına kendini sömürtmezdin. Mehmet û‚kif Bey'in dediği gibi: "Dolaştım diyâr-ı küfrü, hep kâşâneler gördüm. Diyâr-ı İslâm'da ise virâneler gördüm." Sonucuna gelmezdin. Pekiyi evvelden böyle miydi? İslam medeniyet ve tefekkürü güneş gibi parlarken batı, Orta Çağ'ın karanlıklarında sürünüyordu. Sonra batı, hırsızlıkla zengin olup (özellikle Amerikan yerlilerinden çaldıkları altınlar ve doğal zenginliklerle) başta İslam coğrafyası olmak üzere sömürmeye başladı. İyi ve doğru Müslüman olunsaydı, Hollanda, Endonezya'ya gidemezdi. İngiliz Hindistan'a gidemezdi. Amerika Irak'a gelemezdi. Sen yeterince Müslüman değilsin.

Mekke'den doğan güneş, 23 sene sonra bütün Hicaz bölgesini, 30 sene sonra İran'dan Mısır'a kadar… 30 sene…Kasidiye savaşı İran'dır. Amr ibnü'l Asr ile Mısır bitti. Ondan sonraki 10 senede Atlas okyanusu… işte o güneşle aydınlanıverdi. O güneşin önüne söz dinlememe yani asi olma ve nefs bulutları koyduk. Kararıverdik. Mısır'dan Atlas okyanusuna gidinceye kadar bir tane harp göstersinler bana, hiç harp yoktur. "Aman iyi ki geldiniz Müslümanlar, hoş geldiniz safa geldiniz" hepsi böyle bütün Kuzey Afrika. Endülüs'e yani İspanya'ya geçmede "i'lâ-yı kelimetullâh" gayreti ile Allah ve Resû»lüne ölesiye itaat var. "Yakın gemileri! Ya muvaffak olacağız ya öleceğiz, gemilerle geri dönmek yok! demiştir Tarık bin Ziyad. İşte esas budur, yani harp kazanarak değil, gönül kazanarak…
Tarihte bir gayrimüslimin yaptığı toplu katliâmı, hiçbir Müslüman'ın yaptığını gösteremezsin. Yoktur. Bir tane göstersinler hadi. Dolayısıyla efendimizin 23 gazasının hiçbirisi, teknik tabirle söyleyeyim, tecavüzi değildir, tedafüidir, yani defetmek içindir. Tecavüz etmek için değildir. İslam kaidesine göre harp şöyle yapılır: "Kardeşim ya Müslüman ol ya da benim emniyet sistemim içinde yaşayacağın için bunun bir masrafı var, bu masrafa iştirak et. Müslümansan zaten bendensin kardeşimsin. Etmezsen kendi dininde yaşa." Eğer bu teklif kabul edilmezse harbe cevaz verilir. Hz. Ömer'in Kudüs'te yaptığına bakalım. Bunun daha ötesi var mıdır?

2. Muaviye hazretlerinin, "dikkat buyurun" 2. Muaviye hazretleri. Birincisinden bahsetmiyoruz. 2. Muaviye hazretlerinin bir meselesi vardır: Kayseri'de kalabalık bir Müslüman tüccar grubu kiliseye girmişler, "namaz kılacağız biz" demişler. O zaman da Kayseri Bizans'ın, ödleri kopuyor İslam devletinden "tamam peki kılın" demişler. Şam'a döndüklerinde 2. Muaviye hazretleri soruyor: "Ne halt ettiniz siz?" "E napalım ya emire'l-mü'minin, namaz kılacaktık" "Kiliseden başka yer bulamadınız mı? Başka yerde kılaydınız niçin insanları rahatsız ediyorsunuz? (Bak bak niçin insanları rahatsız ediyorsunuz?) Siz orada namaz kıldınız yarın öbür gün onlar gelip bizim camimizde ibadet etmek isteseler, mütekabiliyet esasına göre müsaade etmem lazım. Gidin başka yerde yapın yahu. Ömer böyle mi yaptı?" diyor. "Kudüs'te böyle mi yaptı Ömer?" diyor. İslam budur…

Bugünkü tatbikattan İslam budur demek cahillikten ibarettir. Resulullah efendimiz "mü'minin basiretinden korkun çekinin" buyuruyor. Var öyle müminler. Bunlardan bir tanesi de eski boksör Muhammed Ali Clay…

11 eylül de ikiz kuleler... tabi herkes ikiz kulelerden bahsediyor, Pentagon'dan bahseden yok, o da ayrı bir oyun. Aklı biraz evvel olanlar onu da bir tetkik etsinler. İkiz kulelerin harabelerini gezerken bir gazeteci yaklaşıyor: "Mensup olduğunuz dine bağlı insanların yaptığı bu hal karşısında ne düşünüyorsunuz?" diyor. Clay'in cevabı da heralde Resulullah efendimizin de çok hoşuna gitmiştir. "Sizin dininize mensup Hitler'in yaptıkları hakkında siz ne düşünüyorsanız ben de onu düşünüyorum." diyor.

Kaç tane adam öldü ikiz kuleler de? Belli değil. Hadi bir kaç bin olsun diyelim. Doğrusunu öğrenemeyeceğiz hiçbir zaman, çünkü onun içinde bir katakulli var. Hitler kaç bin tane adam öldürdü? Kendi milleti dahil. Kanbur, kör, sakat, topal, çolak, deli... Almanlar'dan da öldürdü, sadece Yahudileri öldürmedi ki, kobay yerine koydu insanları, o da Hıristiyan. Hz. İsa'nın dinine mi konuşacağız şimdi, estağfirullah. Ayrıca Hz. İsa'nın dini de değil şimdiki Hıristiyanlık o ayrı mesele.

Bazı cemiyetler edebi ve ahlakı irşad etmeleri gerekirken din bezirganlığı yaparak çeşitli büyük sermayeler kuruyor, yatırımlar yapıyor, adeta kendi içerisinde bir devlet kurma hevesi güdüyorlar. Üstelik pazarladıkları din ise ithal bir din. Türk Milleti nasıl gavur olmayan bir dindarlığa kavuşabilir?

Sermaye falan kelimeleri girdiği zaman din kaçar. Yani nasıl ilim ve sanata siyaset bulaşırsa ve ilim ve sanat oradan kaçarsa, çok dünyevi bir kelime olan "sermaye" kelimesiyle "din" kelimesi yan yana gelmez. Böyle yapanlar var, yanlış yapıyorlar. Böyle yapılıyor diye din düşmanlığı yapanlar da var onlarınki de ayrı bir yanlışlık. Paranın dini olmaz, insanın dini olur. Parayı köpeğe atsan yemez. Neyzen Tevfik öyle demiş "ulan nerde basıldığını bilmesem sana Allah diyecem." demiş.

Cumhuriyet, monarşi, mutlak monarşi, parlamenter sistem, konfederal devlet... bunlar insanların devlet sistemleri hakkında kurmuş oldukları sistemlerdir. Dünya rahatlığı teminine yöneliktir. Bunun müslümanı gavuru olmaz.

İslam kaidesine göre devlet nasıl idare edilir? diyecek olursak, bunun bugünkü karşılığı cumhuriyettir. Yani "şû»ra" idaresidir. Ama bu şû»ra idaresi bu kadar büyük bir memlekette bu kadar ayrı adetlere sahip bir memlekette, doğrusu oluyor mu? Bana sorarsan olmuyor. Yani Edirne'deki pirinç eken bir çiftçi için çıkarılan kanun Afyon Karahisar'da afyon eken veya Hakkari'de buğday ekene de tatbik edilirse olmuyor. Bunu daha genişlet… Daha mahalli, ama bu mahallilik yarın öbür gün ayrılığa sebep olur endişesi taşınıyorsa o zaman ayrılığa sebep olmayacak aradaki harcı doğru bulun. Şu binada kaç bin tane tuğla var? Ama harç bir tane, dikkat buyurun. Tuğlalar ayrı ayrı ama aynı harçla birleşince bina oluyor. Osmanlı'da kaç tane topluluk, kaç tane dil vardı? Ama hepsi Devlet-i Osmaniye'nin vatandaşıyım diyordu. Ermeni'den Nafıa nazırı vardı. Fener Rum beyleri padişahın resmi tercümanıydılar. Bak dikkat buyur, Fener'de oturan Rumlar değil, "Fener Rum beyleri". İmparatorluktan kalma, hepsi konakta oturuyordu, birkaç tane taş konak hala duruyor Fener semtinde. Ayrı konakta oturuyorlar, saygı görüyorlar. Neden? Devletimin ahalisinden.

Resulullah efendimiz hicret buyururlarken kılavuzu Abdullah b. Uraykıt, müşrikti. Ama en iyi kılavuzdu. İşini en iyi yapan adamdı. Müslüman'dan seçmedi efendimiz. İşi en iyi yapanını seçti. Bakın Resulullah efendimizin 40 yaşından evvelki hayatında, daha sonra inzal olacak olan ayetlere muhalif tek hareket bulamazsın. "Emaneti ehline veriniz" ayet-i kerimesi, Mekke'nin fethi günü Kabe'nin içindeyken inzal olunmuştur. Osman bin Muazzın anahtar meselesiyle bağlantılı olarak. Tefsirleri açıp okusunlar öğrenmek isteyenler… Emaneti ehline veriniz. Hicret, Mekke'nin fethinden kaç sene önce? 10, fetihten kaç sene önce bile efendimiz emaneti ehline veriyordu. Müslüman ve gavur, Allah ile kul arasındaki ilişkidir. Beşeri ilişkilerde Müslüman-gavur olmaz. İnsan vardır. Bunu anlamıyoruz, bunu bilmiyoruz. Çünkü Müslümanlık ve gavurluk bir sıfattır. "Zat" ise değişmez, sıfat değişir. Bugün gavur dediğin adam "la ilahe illAllah Muhammeden Resulullah" der, senin kardeşin olur. Ne oldu? Sıfatı değişti. Ayyaş, "tevbe yarabbi içmeyeceğim artık, sen de bana yardım et" dedi, ayyaş sıfatı kalktı. Sıfatlara fazla itibar etmeyeceğiz, zata itibar edeceğiz. Kötü sıfatları iyiye çevirmek için çalışacağız. Dolayısıyla idarenin, eşyanın, paranın dini olmaz, insanın dini olur.

Vaiz Cemal efendi vardı. Ramazanda vaaz ederken hanım gelmiş ona sormuş: "Ramazan geldi evde kedi var. O da oruç tutacak mı?" Yahu hanım insanlar oruç tutar "hayvanlar" oruç tutmaz, derdi. Ne manaya anlarsanız artık…

  Reply With Quote
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
plt16 (01.06.10)
Unread 05.06.10, 11:24 AM   #17
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

VEFA

Ö. Tuğrul İnançer
Vefâ, sadece İstanbul'da bir semt adı değildir. Vefâ îmânın, irfanın, ahlâkın en önemli göstergesidir. Hz. Peygamberimiz ahde vefâsızlığın, sözden dönmenin münâfıklık alâmeti olduğunu beyân buyurmuştur.

Hz. Mevlânâ da vefâya çok önem vermiş, eserlerinin pek çok yerinde "Vefâya yemin olsun ki..." ibâresini kullanarak vefânın, üzerine yemin edilecek yüce bir duygu, bir varlık olduğunu bize öğretmeye gayret etmiştir.

Vefâ, aynı zamanda kadir kıymet bilmek demektir. Hz. Mevlânâ, kendisinde mevcû»d bulunan ilâhî aşkın ortaya çıkmasına vesile olan Hz. Şems-i Tebrizi'nin kadr-i kıymetini bilmiş ve bütün şiirlerinde onun ismini, Şems-i Tebriz mahlasını kullanarak bu kadirbilirliğini ortaya koymuştur.

Şems-i Tebrizi Hazretleri'ni biraz da olsa tanıyoruz. Mesnevî-i Şerifi de öyle... Ama Mesnevî'nin yazılmasına sebep olan Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri'ni pek tanımıyoruz.

Gelin, bu sohbetimizde bir vefâ örneği gösterelim de bize Mevlânâ'dan Mesnevî'yi kazandıran Hüsâmeddîn Çelebi'den bahsedelim. Hem zaten Mesnevi kitabının bir adı da Hüsâmînâme'dir. Bu lâkab, bizzat Hz. Mevlânâ tarafından verilmiştir. Mesnevî-i Şerifin 6. cildinin başında Hz. Mevlânâ der ki:

Senin gibi bir yücenin çekiciliği ile dünyada Hüsâmînâme dolaşmaya başladı.

Efendim, bilindiği gibi astronomi ilminde bir çekicilik, cazibe kudretinden bahsedilir. Güneş'in cazibesiyle Dünya'mız ve gezegenler Güneş'in etrafında, Dünya'nın cazibesi, çekiciliği ile Ay da Dünya'nın etrafında dönmekte. Böyle bir benzetme ve çok yüksek bir edebî ifâde ile Mesnevî'nin Hüsâmînâme olarak dünyada dolaşmaya başladığını söylüyor Hz. Mevlânâ. Bir başka yerde de diyor ki Hüsâmeddîn Çelebi'ye hitaben:

Kasdemez el fazı o razı tü est
Kasdemez inşâj avaz t tü est

Pîşimen avaz et avaz-t hodast
Aşıkez maşuk haşaki keycü dast

(Onun, yani Mesnevî'nin sözlerinden kastım ancak senin rızandır. Senin hatırın için ve hoşnutluğunu kazanmak için söyledim. Bu sözleri Mesnevî'de inşâ' edişim, senin sesini duyurmak içindir. Çünkü benim için senin sesin, Hudânın sesi gibidir. û‚şık ve maşuk, haşa hiç ayrılmayacağına göre, sesleri de ayrılmaz.)


Hz. Mevlânâ'nın Senin hatırın için... demesi, şu gerçekten dolayıdır: Mesnevî-i Şerif yazılmadan önce Hz. Mevlânâ'nın irşâd halkasına, sohbet meclisine dâhil olanlar tefsir, hadîs, fıkıh, kelâm gibi şer'î ilimlerin yanı sıra -tabi tasavvuf konuları da okuyorlar idi- tasavvuf konularında özellikle Feridettin Attar Hazretlerinin İlâhinâme, Esrarnâme ve Mantık-ut Tayr isimli eserleri ile Hakîm Senâi'nin Hadikatül Hakîka ve Seyrul İvat isimli eserlerini özellikle okurlardı. Çünkü Hz. Mevlânâ Şeyh Attar'ı tasavvufun ruhu, Senâi'yi ruhun gözleri olarak tarif ederek ululamıştır. İşte Hüsâmeddîn Çelebi o eserler gibi bir eser yazmasını Hz. Mevlânâ'dan niyaz ettiğinde Hz. Mevlânâ "Senin gönlündeki, benim gönlüme de gelmişti zaten." buyurarak sarığının kıvrımları arasında bulunan yazılı bir kâğıdı çıkarıp Hüsâmeddîn Çelebi'ye verdi. Bu kâğıttaki yazılar Mesnevî-i Şerifin ilk 18 beyti idi. Hz. Mevlânâ tarafından bizzat yazılmış ve başının üstünde taşınmış olduğu için herkes tarafından baş üzere taşınması gereken ilk 18 beyit.

Efendim, baş üzere deyince aklıma geldi, söylemeden geçemeyeceğim. Sultan Ahmet Camiini yaptırması ile tanınan Sultan I. Ahmet Han, ki aynı zamanda Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri'nin dervişidir, her gün sabahleyin bir kâğıda "Muhammed" diye yazar ve sarığının kıvrımları arasına iliştirirdi. Yani derdi ki: "Benim ululuğum taç sahibi olmakta değil senin ism-i şerîfini her gün başımda taşımakladır Ya Resû»lAllah!"

Ve o Sultan Ahmet Han "Resû»lullah'ın kabrinin kandillerinde zeytinyağı yanmak lâyık değildir." deyip Türbe-i Resû»lullah'a kandilde yakılmak için gül yağı vakfetmiştir.

Efendim aşkın göstergeleri çok... Biz konuya dönelim.

Hz. Mevlânâ ilk 18 beyti Çelebi'ye verdikten sonra buyurdu ki: "Eğer sen yazarsan ben söylerim ve istediğin gibi, öyle bir kitap ortaya çıkar."

Ve Hz. Mevlânâ camide, medresede, handa, hamamda, sarayda, bahçede söyledi, söyledi... Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri de yazdı, yazdı... Tam 3990 beyit. Ve 3990'da bir hâl ortaya çıktı. Tarih o sıralarda 1261 idi. Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri'nin refikası, zevcesi vefât etti ve Hz. Çelebi'de bazı hâller zuhur etti. Allah dostlarının, Allah erlerinin bizim aklımızın ermeyeceği bazı hâlleri vardır, buna kısaca "cezbe" denilip geçiliverir, işte Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri'nde öyle bir hâl zuhû»r edince Mesnevî-i Şerifin yazılması bir ara durdu. O hâl zuhû»r edince Çelebi'de değil yazacak, kalem tutacak hâl bile kalmadı.

Çün be mi'râcı hakayık reftebüt
Bi bahareş gonca han şugüfte büt


Hz. Mevlânâ böyle buyuruyor Mesnevî-i Şerifin 2. cildinin başında. (O, hakikat mi'râcına yükselmişti, burada değildi. Bahar olmadan gonca açılmaz. Onun içindir ki o bahar, Hüsâmeddîn Çelebi, burada yokken benim söz goncalarım açılmadı.)

Çün ziya el hak Hüsâmeddîn anân
Baz gerdanîde ez ağc asoman

(Hakk'ın ışığı olan Hüsâmeddîn mânâ göklerinin yüceliğinden bu âleme döndü, işte o zaman Mesnevî'ye yeniden başlandı.)

Çün zi derya sui sâhil bağz keşet
Çengi şir-i Mesnevî basağz keşet

(Çünkü o, Hüsâmeddîn Çelebi, deryâdan sâhile döndü, Mesnevi şiirinin çengi yani Mesnevi sazı yeniden akort edildi.)


Efendim, Mesnevî'nin birinci cildinin yazılması sırasında Hz. Mevlânâ gibi bir kaynaktan beslenen, 4000'e yakın beyitle beslenen Hüsâmeddîn Çelebi o öğretiden, o besiden aldığı manevî gıda ile yüceldi ve maneviyat göklerine yükseldi. Tasavvufta "mahv hâli" denen bu hâl Vahdet û‚lem'ine doğmak demektir. Bunun içindir ki İdris-i Muhtefî Hazretleri Ben bu hâle gelecek / Üç kez doğdum aneden diyor.

Tabi bu "reenkarnasyon" değildir.

İşte bu mahv hâlinden sahv hâline, Vahdet û‚lemi'nden Kesret û‚lemi'ne döndükten sonra Mesnevî'nin yazımına devam edildi fakat aradan iki seneye yakın zaman geçmişti. "Niçin?" diye sorulursa cevap yine Hz. Mevlânâ'dan:

Müddeti in Mesnevi tehir şüt
Mühleti bayest tahun şir şüt

(Şu Mesnevî'nin yazımı bir süre geç kaldı, tehîr edildi. Kanın süt olması için belli bir zaman geçmesi lâzımdır.)

Mesnevî-i Şerif ile meşgul olan pek çok büyüğümüz bu gecikme, ara verme olayını Resû»lullah Efendimiz'e Kur'ân'ın indirilmesindeki vahyin bir ara kesilmesine benzetirler, bu ayrı bir bahistir.

Evet, biz Mesnevî'nin kâtibi diyebileceğimiz Hüsâmeddîn Çelebi Hazretleri için Mesnevî'nin dibacesinde yani ön sözünde Hz. Mevlânâ tarafından Çelebi hakkında neler söylendiğine bir göz atalım, isterseniz. Şöyle başlar:

Li istidai seyyidî ve senedi ve mutemedi ve mekâne ruhumin cesedi

Bu sözlerle başlayan Mesnevî'nin dibacesinde Hz. Mevlânâ şöyle anlatıyor Hüsâmeddîn Çelebi'yi:

Mesnevî'yi bir istek bir arzu üzerine yazdım ki o talebin sahibi cesedimdeki ruhum gibi olan efendim, güvendiğim, bugün de gelecekte de manevî gıdam, âriflerin kendisine uyduğu, hidâyete ve yakîne ermişlerin rehberi, kalp ve akıl sahiplerinin güvenci, âcizlerin imdâdına koşucu, yaratılmışlar içinde Allah'ın emâneti ve en saf, temiz olanı, Allah'ın peygamberine tavsiye ettiği kıymeti gizli, yüksek kişilerden olan o "Hüsâmül Hakkı veddîn" yani hakkın ve dinin keskin kılıcı, arş hazinelerinin anahtarı, yer definelerinin sahibi ve koruyucusu, faziletler, erdemler sahibi Hasan oğlu, Muhammed oğlu Hasan'dır ki "Ahi Türk Oğlu" diye tanınır. O, bu vaktin Bayezîd-i Bestamî'si, zamanın Cüneyd-i Bağdadî'sidir.

Hz. Mevlânâ'nın böylesine övdüğü Hüsâmeddîn Çelebi için biz başka ne söyleyebiliriz?

Hz. Mevlânâ kendisini bir dinleyen ve bir anlayan yani bir Hüsâmeddîn Çelebi bulduğu için yirmi beş bin küsur beyitlik Mesnevî'yi söyleyebilmiş. Öyle bir dinleyici bulmasa idi söyleyebilir mi idi? Bu suâlin cevâbını düşünmek lâzım.

Ve bizler Hüsâmeddîn Çelebi bulmalıyız. Bulmalıyız ki Hz. Mevlânâ'nın ona söylediklerini anlayabilelim. Bir başka deyişle Hüsâmeddîn Çelebi'den Hz. Mevlânâ'ya yol bulalım. Yoksa Mesnevî-i Şerif e kurt, tilki, tavşan, aslan masalı diyen, diyebilen ilim ve terbiye fukaralarının derekesine düşeriz.

Maçu çengâmu tü zahme mizenet
Zari ezmâni tü zari bi kû»net

Maçunayîmu neva dermağzetest
Makû»hîmu şada dermağ zedest

(Biz, çeng gibiyiz. Mızrap vuran sensin. O hâlde işitilen inilti bizden değil, sazı çalanın iniltisidir. Ve biz ney gibiyiz. İçimizdeki hava ve dışarı vurulan nevâ, sedâ sendendir. Biz dağ gibiyiz. Bizden duyulan ses yankıdan, aksisedâdan ibârettir.)


Hz. Mevlânâ'nın da, Hüsâmeddîn Çelebi'nin de, bütün velîlerin de himmetlerini niyâz ederek, hoş olun, hoş kalın efendim...

  Reply With Quote
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
plt16 (06.06.10)
Unread 07.06.10, 11:37 AM   #18
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

UNESCO'nun "Somut Olmayan Sözlü Baş Eserleri Ödülü"nü alan ülkeler arasında bu yıl 'Mevlevi Ayini' ile Türkiye de vardı. UNESCO nezdinde kültür mirası olarak kabul edildi. Bu ödülün anlamı nedir? Bu kültürü yozlaşmaktan kurtarabilecek mi? Ve neden biz sahip çıkamıyoruz, engellerimiz nedir?

Ben bu işle birkaç yıl meşgul oldum bakanlık görevi olarak, bunun iç yüzünü çok iyi biliyorum. UNESCO'nun burada koyduğu kriter şu: "Devlet kösteği ve desteği olmaksızın ahalinin kendi içerisinde yaşattığı geleneksel sanatlar". Bunlar içinde dünya çapında iki tane geleneksel sanat tespit etmiş: Birisi Hindistan'ın bir bölgesinde hiçbir okulu şusu busu olmayan, nesilden nesile intikal eden bir dansla beraber özel bir tiyatro oynanıyor. Bizim Karagöz'ü de çok desteklediler ama Yunanlılar'dan dolayı bozuldu iş. Çünkü Yunanlılar da okulu var. Okul olunca geleneksel sanat olma vasfını kaybediyor.
Mevlevi tekkelerinde dahi, devletin dahli yok eskiden beri. Tekkeyi bir örgüt olarak kabul edersek kişiler kendileri örgütleniyorlar. İsteyen geliyor istemeyen gelmiyor. Tenkit eden ediyor, seven seviyor hiçbir şey yok. Bugün tekke bile yok ama hala sema devam ediyor. Okulu yok şusu yok busu yok ama insanlar bunu hala öğreniyorlar. Yani sadece ahalinin kendi kültürüne sahip çıkması lazım. UNESCO'nun kriteri bu…
Türk musukisinin radyodan çalınmasının yasaklanmış olduğu zamanlar olduğu halde, cumhuriyet dönemine kadar bestelenen ayinden daha çok, cumhuriyetten sonra bestelenen ayin var. Bu kültürün bizatihi kendini devlet desteği olmadan yaşatıyor olması demektir, ölçü bu. Bunun için Mevlevi ayininin UNESCO tarafından bir halk kültürü olarak korunması desteklenmesi gerekir. Bir halk kültürü olarak kabul edildi durum bundan ibaret.
Bu kültürü yozlaşmaktan sadece bu kültürün sahipleri kurtarabilir.
UNESCO'nun yaptığı bir tespitten ibarettir. Neden bir kurtarıcı bekleriz, neden sahip çıkmayız? Tembelliğimizden, mirasyediliğimizden…

Bu bizim için utanılacak bir şey değil mi? Kendimiz sahip çıkamıyoruz da UNESCO sahip çıkıyor.

Hayır, o manada utanılacak bir şey değil. Biz kendimiz sahip çıktığımız için UNESCO bizi taktir ediyor. Öyle düşünmek daha doğru olur. Biz musukiyi de semayı da devletten öğrenmedik, hocalarımızdan abilerimizden öğrendik. Yani mevcudu devlet değerlendirdi, gerisini istemiyor. Kurulduğumuzdan beri de hiç yeni adam alınmadı. İhtiyarlıyoruz artık. Biz iyice ihtiyarlayınca ne olacak? Ha gençler zevk alarak yetişiyorlar. Bana öğret diyorlar, öğretiyoruz.. Yani bu bakımdan biz kendimizi korumuşuz zaten. Ne kadar? İmkanlar elverdiği kadar. Yeterli mi? Değil. Ne yapmalıyız? Bu imkanlara rağmen korumalıyız değil, bu imkanları genişletmeliyiz. Siyasetse siyaset, ilimse ilim, sanatsa sanat… Evvela bu işin düşmanları var. Bunların neye düşman olduğunu tespit etmeliyiz. Bir tek sebebi var.Ben tespit ettim; "cehalet". Bilmiyorlar… Her bilen seviyor. Öğreteceğiz, bu öğretme yolunu doğru tespit edeceğiz.
Maalesef bir çok yanlışlıklar yapılıyor. Hala türbe-i şerife gelen teyzeler Sultânü'l-ulemâ'nın sandukasını ayakta biliyorlar. Rahmetli Mehmet Önder kitap yazdı, düzelmiyor. Niçin bu kadar yanlışlıklara çok fazla itibar ediyoruz da doğruya itibar etmiyoruz anlamak mümkün değil.

Son yıllarda Hz. Mevlana'ya -özellikle karakterine- çok ağır ithamlar söylenmektedir. "Hz. Peygamber (SAV)'e de iftirada bulunulabiliyor ümmetine neler yapmazlar ki" diyerek sineye mi çekmeliyiz; yoksa edeb dahilinde nasıl cevap vermeliyiz? Hz. Mevlana'yı biz savunabilir miyiz?

Estağfirullah o bizi savunur inşAllah. Ağır ithamlar… Mesela ben sana söyleyeyim. Beni Boğaziçi Üniversitesinde bir konferansa çağırdılar, orada bir sualde Hz. Şems'le aralarındaki o yüksek münasebeti başka türlü sordu çocukcağız. Ben de gayr-i ihtiyari cevap verdim: "oğlum aklı apış arasında olanlar bunu akıl edemezler. Bizim aklımız başımızda. Aklı apış arasında olanlara bir şey söyleyemeyiz. Geçiniz."
Hz. Peygambere tabi iftirada bulunacaklar. Efendimize iftirada bulunan Kaab bin Eşref namında bir herif vardır. Büyük şair. Şiir sanatında büyük; kendi küçük bir herif. Efendimiz birkaç sefer haber gönderdiği halde bu terbiyesizliğe devam edince bir gün efendimizin bu hududuna dayanınca, "Muhammed'i Eşref'in zulmünden kurtaracak bir adam yok mu?" deyiveriyor mecliste. Kaab bin Eşref'in akrabası olan bir zat çıkıyor: "Ya Resulullah bana biraz müsaade edin." diyor. Çünkü herif çok zengin etrafı korumalı, surla çevrili bir evde oturuyor. Yakında diyor, düğünü var, işte kızını oğlunu bir şeyini evlendirecek, bir şey olacak, o vesileyle ben giderim hallederim, diyor. "Sen bilirsin" diyor Peygamber efendimiz. Neyse gidiyor, giriyor eve gebertiyor. Efendimiz müsaade ettiği için. Hz. Mevlana da müsaade buyurursa yaparız.
Sineye çekmeli miyiz? Hayır. Resulullah efendimizin bir hadislerinde (gayet sahih): "Bir kötülüğü elinizle yok edebiliyorsanız edin. Elinizin gücü yetmiyorsa dilinizin gücüyle yapın. Ona da gücünüz yetmiyorsa kalbinizden buğz edin" diyor. "Efendim işte ben elimlen mani olamıyorum, kalbimden buğz etsem ne olacak etmesem ne olacak?" Sakın ha, böyle bir şey diyemeyiz. Madem ki efendimiz kalbinizden buğz edin dedi o buğz etmenin mutlaka bir tesiri olur. Yalnız burada sorulacak sual şu: "Acaba hepimiz bir gönül beraberliği içinde miyiz?" Anladın mı eksikliğimizi?
Edep dahilinde cevap vermeliyiz. Ancak edep nedir? Kaab bin Eşref'in kafasını kesmek de edebe dahildir. Kime göre edep? Edep objektif değildir. Terbiyesizleşmeden, vakarını bozmadan, İslamiyetine halel getirmeden… Bunlar edep dahilindedir. Ama ilmen cevap vermek en iyisidir. O anlamasa da bir başkası anlar. Ha terbiyesizse, hadsize haddin bildirmek öksüze kaftan giydirmek gibidir. û‚kif beyin bir şiiri vardır. İşte öyle bir şey olsa "döverim" diyor, "Dövemezsin" diyorlar, "Hiç olmazsa söverim" diyor. Hiç olmadı söveriz. Onlara sövmek sevaptır ha. Hiç korkma sevaptır.

----------

Son olarak Hz. Mevlana "Ölümümüzden sonra, mezarımızı yerde arama. Bizim mezarımız arif kişilerin gönülleridir" demişti Divan-ı Kebir adlı eserinde. Bu devirde nerede ne işler yapmaktadır bu ârif kişiler, nasıl keşfederiz gönüllerindeki Aşk mezarını?

Aşkın mezarı olmaz, aşk hep yaşar. Aşkın sembolünün mezarı olur. Yahu hepimizin gönlünde bir parça Mevlana yatıyor. Buraya gelen her insanda yatıyor. Merak ediyor, hiç alakası yok. Neyi merak ediyor? Hz. Mevlana'yı merak ediyor. Demek ki gönlünde yer var. Kiminde o kadarcık meraktan ibaret. Kiminde daha büyük meraktan ibaret. Ha bir tane daha Mevlana arıyorsun, Allah bir tane yaratır bir daha yaratmaz. Bu devrin Mevlanası da vardır. Senin vüs'atin kadardır. Bulacaksın onu.
Ne diyor bir rubaisine Hz. Pir efendimiz: "Ey oğul yarini bulduysan niye şıkır şıkır oynamıyorsun, bulamadıysan niye başını taşlara vurarak aramıyorsun? Ya ara bul ya bulduğunu duyur. " diyor. Bulduğunu duyurmak siyasi olarak yasak ama arayıp bulmak yasak değil. Bul, sende kalsın… Davul çalma tehlikeye uğramamak açısından, ama arayıp bulmak var.
Nasıl keşfederiz? Aşkın nasılı olmaz. Ama en azından rabbimize niyaz ederiz sığınırız. Bizi bulmasını söyleriz. Bir zat söyleyim, 60 ihtilalinde bir çok insan ihtiyati olarak tevkif edildi. Mahkum değil de mevkuf olarak. Bunların bir tanesi bir şeyh efendi. Hapisteki bir adam da ona orada intisap ediyor. Sonra elini kaldırıp dua ediyor: "Ya Rabbim duamı kabul ettin teşekkür ederim, ben uzun müddet dua etmiştim, bana bir mürşit gönder, mürşit gönder, diye." diyor. Teşekkür ederken şeyh efendi kızıyor: "Ulan kerata" diyor, "Bana bir mürşit gönder diye dua edeceğine, beni bir mürşide gönder diye dua etseydin ya, belki sen dışarı çıkardın, senin yüzünden ben de hapse girdim" diyor şakayla karışık da olsa. Yani Cenab-ı Hak'tan ümidi kesmeyip O'ndan bir mürşide ulaştırılmamızı niyaz etmeye devam edeceğiz. Böyle olur.
Sussam gönül razı değil, söylesem çare değil.
Neş'e tahsil ettiğin sâgar da senden gamlıdır
Bir dokun bin aaah işit kâse-i fağfûrdan

  Reply With Quote
Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
elifar (14.06.10)
Unread 14.06.10, 01:45 AM   #19
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Ağaç Hiç Ağlar mı?


Aziz dostlar, sohbetimize Hz. Mevlânâ’nın bir rubâisiyle başlayalım isterseniz.

Bişnev tu zî ney çehâ çehâ migû»yed
Esrâr-ı nühüft-ü Kibriya migû»yed
Rû»h zerd ü derû»n tehî vü ser dâdebedâd
Bî nutk u zebân Hudâ Hudâ mîgû»yed



Dinle şu neyi. Bak neler neler söylüyor
O, yüceler yücesinin sırlarını anlatıyor.
Yüzü sarı, içi boş, başını havaya vermiş de
Dilsiz dudaksız, Hüdâ Hüdâ diyor.

Bir kamış parçasından “Hüdâ” sesini duyabilmek. Hz. Mevlânâ bir başka yerde kudümü tarif ederken, Bakır bir tas, bunun üzerine kuru bir deri gerilmiş, kuru iki değnekle vuruluyor. Öyleyse bu Allah sada’sı nerden geliyor? diyor. Bakırdan, deriden ve değnekten Allah sada’sını duyabilmek. İşte kendi varlığından geçip Hakk ile Hakk olan bu nimete eren kullar için Hakk sada’sı, her zerreden dudaksız ve kulaksız olarak işitilebilir. Ve bu işitme sadece insanlar için de değildir.


Fehm kerde ân nidâ bi gû»ş u leb
Fehm kerde ân nidâ râ çû»b u seng


O nidâ’yı kulaksız ve dudaksız olarak ağaç da anlar, taş da.


Her zerreden gelen Allah sadâ’sını ağaçlar, taşlar nasıl anlar? diye soracak olanlara yine Hz. Mevlânâ cevap veriyor:


Zançi goftem men zî fehm-i seng û» çû»b
Der beyâneş kıssa-i hoş dâr-ı hû»b


veya

Zançi goftem âgehî-i çû»b u seng
Der beyâneş kıssa bişnev bî dereng


Taşın ve çubuğun yani kuru dallarında anlayış sahibi olduğunu söylemiştim ya, bunun izahı için anlatacağım kıssayı can kulağı ile dinle ve ezberle. Dedikten sonra şu kıssayı anlatmaya başlıyor Mesnevî-i Şerif.


Üstün-ü hannâne ez hecr-i Rasû»l
Nâle mized hemçu erbâb-ı ukû»l


İnleyen sütun -direk- Resulün ayrılığı ile akıl sahipleri gibi -yani insanlar gibi- ağladı, inledi.


Der meyân-ı meclis-i vâ’z ân çû»n ân
Keyvez âgehgeşt hem pir u cevân


Vaaz meclisinin ortasında öyle bir inledi ki o iniltiyi orada bulunanların, ihtiyarından gencine, hepsi duydu.


Goft Peyâmber çi hâhî ey sütün
Goft, cânem ez fîrâkat geşt hû»n


Peygamber (S.A.V.) sordular: Ey direk niçin inliyorsun? Ne istiyorsun?
Direk dedi ki: Senin ayrılığından dolayı canım öyle bir yandı ki içim kan doldu.


Mesnedet men budem ez men tahtî
Ber ser-i minberu mesned sahtî


Direk diyordu ki: Ben senin dayanağındım, bana dayanıyordun. Beni bıraktın da yeni bir dayanak yaptın ve ona dayanıyorsun. Yani işte bu ayrılıktan dolayı inliyorum.


Aziz dostlar, Hz. Mevlânâ burada bir tarihî olayı aktarıyor. İzninizle o olayı hatırlatayım. Resulullah Aleyhisselâtu Vesselam, Medine’ye hicret buyurduktan sonra Hâlid bin Zeyd Ebâ Eyyû»b el-Ensârî yani Eyüb Sultan Hazretlerinin (R.A.) evinde misafir olarak ikamete başladılar. Hicretin yedinci ayında Eyüb Sultan Hazretlerinin evinin batı istikametinde boş bir arazi vardı, bu boş arsa Sehl ve Sehîl isminde iki yetim kardeşe aitti. Efendimiz (S.A.V.) orada bir mescid ve kendisi için de bir hücre - odacık yapılmasını arzu buyurunca o iki kardeş bu arsayı bağışlamak istediler ise de Efendimiz (S.A.V.) yetim hakkı yememek örneği göstermiş olmak için, o arsayı para ile satın aldı. Paranın da alındığı kaynak Hz. Ebubekir (R.A.) idi. Arz ettiğim gibi Hicretin yedinci ayında o arsa üzerinde inşaata başlandı. Taş temeller üzerine kerpiç duvarlar örülerek inşaat bitirildi ve üzeri hurma dalları ile kapatıldı. Bu ilk Mescidde mihrab ve minber yoktu. Tavanı tutmaya yarayan sekiz adet direk vardı. Bu direklerin, daha sonra o direkler isimlendirilmiştir, bir tanesine tövbe direği veya Ebû» Lubâbe direği, bir tanesine de Şerir Direği denir idi.

Resulullah (S.A.V.) en çok tövbe direğine yakın bir mahalde namazı kılar ve kıldırırlardı. Daha sonraki inşaatlarda o yer tesbit edilmiş olduğundan ilk mihrab sonra oraya yapıldı. Yani Halife Velid bin Abdülmelik zamanında, daha sonra halife olacak olan Ömer ibn-i Abdülaziz’in valiliği sırasında o yer mihrap olarak tespit edildi ve mescidin genişleme inşaatı yapıldı. İşte ilk mihrap o zaman yapılmıştı. Gerçi Hz. Osman (R.A.)’ ın hilâfeti zamanında da bir mihrap yapıldığı rivayeti var ise de çok kuvvetli bir rivayet değildir. İlk minber ise bizzat Resul-ü Ekrem Efendimizin (S.A.V.) emirleriyle yaptırılmıştır, işte Mesnevî-i Şerifte anlatılan olay, bu minber ile ilgili.

Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) Mescid-i Şerifte Cuma Hutbesi gibi, vaaz gibi sebeplerle konuşacağı zaman ayağa kalkar, mübarek yüzünü ashabına döner ve öyle konuşurdu. Bu mescidin tavanını tutmaya yarayan direklerin dibinde konuşulmaya müsait bir yer yoktu. Onun için Efendimiz (S.A.V.) hiçbir yere dayanmadan, kıble duvarına yakın bir yerde bütün cemaati görebileceği ve cemaatin de onu görebileceği bir yerde durur ve konuşmalarını ayakta, bir yere dayanmadan o tarzda yapardı. Resulullah Aleyhisselâm, peygamberâne nezaketinden ve inceliğinden dolayı hiç kimseye arkasını dönmediğinden, bu konuşmaları yapma sırasında duvara da dayanamadığından -yer müsait değildi çünkü- ayakta durarak konuşması zat-ı seniyyelerini üzeceği endişesi ile ashabtan bazı zevat, kendilerine bir dinlenme yeri temin etmek için Şerir Sütunu diye anılan sütunun yakınına bir hurma direği, daha doğrusu bir hurma kütüğü koydular ve Efendimiz (S.A.V.) konuşurken hiç olmazsa sırtını bu kütüğe dayasın da biraz daha az yorulsun diye düşündüler ve bunu kabul etmesi için kendilerine niyaz ettiler. Yüksek ahlâkı gereği hiçbir rica ve talebi geri çevirmeyen Resul-ü Kibriya, okuyacağı hutbe ve vaazları bundan sonra bu hurma kütüğüne yaslanarak okumaya başladı. Bu hâl beş sene kadar sürdü. Hicretin sekizinci yılı sonlarında Müslümanların çoğalmış olması, cemaatin kalabalıklaşmış olması sebebiyle cemaatin arka tarafında kalanlar Efendimizin (S.A.V.) o güzel yüzünü iyice göremez oldular. Ve tekrar ricacı olarak dediler ki: Ya Resulullah, size bir minber yaptıralım müsaade buyurursanız, bir kürsü yaptıralım oraya çıkın da, arkada kalanlar da cemalinizi görsünler.

Efendimiz, tabi bu ricayı da kabul buyurdu. Saîdeoğulları kabilesinden Said bin As’ın kölesi Bakum, çok iyi bir marangozdu. Bu marangoz üç ayaklı, üç basamaklı ve sırt dayamaya mahsus yeri olan bir kürsü yaptı. Bu ahşap kürsüden Efendimiz (S.A.V.) vaaz etmeye ve hutbelerini okumaya başladı. İşte, Efendimiz (S.A.V.) ilk defa bu kürsüye çıktığında, yani hurma kütüğünden ayrıldığında, biraz evvel Mesnevi lisanından arzetmeye çalıştığım hâdise meydana geldi. O hurma kütüğü herkesin duyabileceği bir şekilde yüksek sesle ağlamaya, inlemeye başladı. Merhamet, şefkat, mürüvvet kaynağı olan Resul-ü Ekrem (S.A.V.) hemen minberden indi ve o ayrılık acısı ile inleyen hurma kütüğüne sarıldı, onu kucakladı, teselli etti. Ashab-ı Kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir bin Abdullah Hazretleri bu hâdiseyi anlatırlarken “Efendimiz hurma direğini kucakladığında direk, tıpkı ağlayıp ağlayıp da anasının kucağına çıktığı zaman susan, ama eski ağlamasının tesiriyle nefesi hıçkırıklı olan bir bebek gibi hıçkırıyordu.” buyuruyor. Bu hâdise Enes bin Mâlik, Abdullah ibn-i Abbas, Ebu Saidi-l Hudri, Abdullah ibn-i Ömer gibi ashabın büyükleri tarafından da hep anlatılmıştır. Tabiînin ulularından ve tasavvufun önderlerinden Hasan-ı Basrî Hazretleri (K.S.)de bu hâdiseyi sık sık anar ve Yazıklar olsun bize ki Resulullah ( S.A. V) muhabbetinde bir kütük kadar olamadık diye ağlardı. O, Hasan-ı Basrî böyle söylerse biz ne söyleyelim?

İsterseniz biz hâdiseye dönelim. Efendim, o ahşap minber çeşitli tarihlerde yedi defa tamir edildi, yenilendi. Nihayet Hicretin 578. yılında tamir kabul etmez derecede çürüdü ve yıkıldı. Kalıntısından teberrüken sakal tarakları yapıldı ve dağıtıldı. Daha sonra Mescid-i Saadet’e çeşitli minberler yapıldı. Fakat bugünkü mermer oymalı güzel, zarif minber Sultan III. Murad Hanın, Mescid-i Nebevi’ye hediyesidir; projesi, çizimi de Mimar Koca Sinan’a aittir. Peki, o hurma kütüğü ne oldu? Biz tekrar Mesnevî-i Şerife kulak verelim.


Goft hâhî ki turâ nahl-i konend
Meşrik u garbi zî tû» mîbe çinend
Yâ daran âlem hâkat servi koned
Tâ Ter u tâze bîmânî tâ ebed


Resulullah Aleyhisselâtu Vesselam direği kucaklayarak teselli edip susturduktan sonra sordu: Sen bu kurumuş hâlinden yeniden yemiş, meyve verecek hâle dönmek ve yemişinden doğudakilerin de batıdakilerin de yemelerini mi istersin, yoksa öteki âlemde bir cennet selvisi olarak sonsuza kadar hep terü taze kalmak mı istersin?


Goft ân hâhem ki dâim şod bekâş
Bişnev ey gâfıl kem ez çû»bi mebâş


Direk dedi ki : Dâima bakî olanı isterim. Yani yeniden canlanmayı değil, âhirette canlanmayı isterim. Ve Hz. Mevlânâ burada bir öğüt veriyor : Bişnev ey gafil Ey gafil kişi dinle, dinle de bir kütükten daha değersiz olma. Yani, ebedî nimetleri elinden kaçıracak kabahatler yapma.


û‚n sütün râ defn kerd ender zemîn
Tâ çi merdû»n haşr kerdet yevm-iu dîn


Ve Resul-ü Kibriya, Din Günü’nde -yani kıyamette- insanlar gibi dirilsin ve ebedî hayatı yaşasın diye o ağacı gömdürdü. Hem nereye gömüldü o ağaç, bilir misiniz aziz dostlar? Resulullahın (S.A.V.) minberinin altına. Ve hâlâ orada. Birkaç adım ötesinde de Resulullah (S.A.V.).


Ağaç hiç ağlar mı? Böyle şey olur mu? diyenler varsa eğer İsra Suresi’nin 44. âyetini inceleyiversinler vesselam.

Keşkül Dergisi 6. Sayı

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
elifar (14.06.10), GEYLANİNİN GÜLÜ (21.06.10), plt16 (14.06.10)
Unread 14.06.10, 10:33 PM   #20
LA_TAHZEN
Guest
 
LA_TAHZEN's Avatar
 
Posts: n/a
Üye No:


Seviye: []
Aktiflik: /
Güç: /
Deneyim: %

Default Cevap: ÖMER TUĞRUL İNANÇER İLE SOHBETLER

Aşka Ulaş Gayriden Gönlünü Kes..



Mevlevîlik geleneğinde bir âdet vardır “Nasılsın, iyi misin?” kabîlinden hatır sorulduğunda “Aşk u niyâz eylerim.” diye cevap verilir. Bendeniz de bu sohbete aşk u niyâz eyleyerek başlamak istiyorum.

İlm kesbi ile paye-i rifat arzu-i muhâl imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde ilm bir kıyl u kâl imiş ancak


Yükselmek sâdece ilim tahsili, ilmin kazanılması ile olmaz; bunu arzu etmek sâdece bir hayâl ürünüdür. û‚lemde ne varsa aşkta vardır. İlim bir dedikodudan ibârettir. Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar; Rutbetü’l ilmi a’le’r-ruteb yani Rütbelerin en üstünü ilim rütbesidir. Bu iki söz arasında bir çelişki var gibi gözükse de gerçekte her hangi bir çelişki yoktur. Hz. Mevlânâ’nın da bulunduğu bir mecliste hadis, ayet, kelâm-ı kibar konuşulurken yâni “Allah Kitabında şöyle buyurdu, Resulullah şu mevzû»da şöyle buyurdu” şeklinde sohbet yapılmakta iken âniden kapı açılıp içeri Şems-i Tebrîzî girer. Der ki; “Bırakın bu dedikoduları ‘Allah şunu dedi, Resulullah bunu dedi!” Sen ne diyorsun sen?” Demek istiyor ki Hz. Şems, “Allah’ın buyurduklarından, Resullah’ın tavsiyelerinden sen, ne anlıyorsun?” Zîra, Resulullah’ın buyurduğu bu ilim rütbesine erişmek; bu büyük sözleri, Allah ve Resulü’nün sözleri dâhil bütün sözleri nakledecek derecede bilmek demek değildir. O sözleri aşk ile yoğurup, oluş hâline getirebilmektir. İşte o zaman, yükselme hâsıl olur. Sözün özü ;

Vasıl-ı hak olmaya eylersen heves
Aşka ulaş gayriden gönlünü kes.


Öyleyse aşk nedir? Hz Mevlânâ, “Ben ol da bil!” demiş. Aşk bir hâldir, kâl değildir, söz değildir yâni. Onun için hâl anlatılmaz, yaşanır… Aşkın ilimleşmesi diye târif edebileceğimiz tasavvuf ise, satırdan değil sadırdan öğrenilir. Bu öğrenimin asgari şartı, en az -en aşağı koşulu ise muhabbettir.

Muhabbet lezzetinden bî-haberdir cahil u gâfil
Fuzû»li zevk-i aşkı zevki var olandan sor.


Hz Mevlânâ da muhabbetin ehemmiyetini şöyle anlatıyor,

Ez muhabbet mürde zindemiş evet vez muhabbet şah bende mişeved
Ez muhabbet dürtha sâfişevet vez muhabbet dertha şafi şeved


yâni,

Öyle bir kudrettir ki muhabbet ölüleri diriltir pâdişahları kul eder
Bütün kirleri ve kirlilikleri temizler ve bütün dertlere şifâ bulur.


Kâinatın yaradılış sebebi dahi muhabbettir. Yaratıcının muhabbeti, yaratılmışların en yücesi olan insana, insanın en yücesi olan Muhammed’edir.

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl.


İnsanın yücelmesi bu muhabbetin yardımı ile Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak sû»retiyle olur. Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak ise; öncelikle O’nun esmâsını, güzel isimlerini öğrenmek, O isimlerin mânâsına uyarak, yaşamak ile olur . Özellikle Kur’an-ı Kerim’den Allah’ın sevdiği ve sevmediği işleri öğrenip ona göre davranmakla olur.

Ahzab sû»resinin 56. ayetinde Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor, İnnallâhe ve melâiketehu yusallû»ne ale’n-nebiy yâ eyyühellezine âmenü sallû» aleyhi ve sellimû» teslîmâ yaniMuhakkak ki Allah melekleri ile beraber nebîsine salâvat eder öyle ise; ey iman edenler siz de sâlat edin O’na ve selâm verin hem de tam bir teslimiyetle. Hz. Peygamber’e salât okumak Allah’ın bir âdetidir ve biz mü’minlere de emridir. Resû»l-i Ekrem’e salâvat getirmek; Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmanın unsurlarından biridir ve mü’minler, Kur’an’ın bu hükmü ile “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli Muhammedin ve sahbihî ve sellim” diye salât okurlar. Derler ki, “Ey melekleri ile birlikte habîbine salât eden Allah’ımız, Nebî’ne Peygamberi’ne salât etmemizi istiyorsun; bâş üstüne. Fakat biz o şanlı Nebî’nin şânına uygun salâvatı okumaktan âciziz. Öyle ise sen lütfen bizim için o Efendimiz Hz Muhammed’ e ve ailesi ile ashabına ve ona uyanların tümüne salât et.”


Salâvatın sâdece kelime mânâları, sınırları belirlenmiş bir yazı içinde ancak bu kadar anlatılabilir. Salâvatı tam mânâsı ile anlatmak mümkün değildir. Zîra, Allah ve Resulü’nün salâvatını anlatmaya ne defterler yeter, ne kalemler, ne de zamanlar. Yapraklar defter, ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa Resulullah aşkı anlatılamaz ama yaşanır. Peygambere salâvat okumak, sâdece emre uymak için olursa; emre uymak olur… Ama sâdece emre uymak olur. Bu da insanı bir yerlere götürür… Bir yerlere yüceltir fakat istenilen yere değil. Emre uymak ve sorumluluğu geçiştirmek için okunan salâvat, sorumluluğu geçiştirir ama insanı uçuracak kanat takmaz. İşte Resulullah aşkının dışa vurulması mânâsını taşıyan âşıkların salâvatı; insanı, Allah’ın ahlâkı ile ahlâklandırır. Muhabbeti, aşkı dışarı vurmak şarttır. Onun için Hz Mevlânâ buyurmuyor mu; “Yarını bulamadı isen, ne diye başını sağa sola vurarak aramıyorsun? Yok eğer buldu isen, ne diye ellerini çırparak buldum buldum diye sevinmiyorsun? Susma! Durma! Ey oğul, ya ara dur ya da bulduğunu duyur.”

İşte, aşk böyle bir şey... “Ez tarik-i râh-ı peygamberi ma” Bizim Peygamberimizin yolu aşk yoludur. Biz, aşktan doğmuşuz. Aşktır bizim anamız. Hz Mevlânâ bu beyitte aşkı böylesine anlatıyor. Aşk öyle bir anadır ki her şey ondan doğar. Aşk ateş olarak, coşkunluk olarak hasret, vuslat, ümit, sevinç, keder ve daha sayamayacağımız şekillerde tezâhür eder, ortaya çıkar, diyor. Zîra neyin sesi, aşkın ateşidir. Neyden çıkan ses, neyzenin nefesinden midir, neyzenin içindeki aşkın hissiyatının getirdiği coşkun nâmeler midir? Onun için Hz Mevlânâ buyuruyor ki,

û‚teşi aşk est ki ender ney fütâd
Cû»şişi aşk est ki ender mey fütâd

Neyi söyleten aşk ateşidir.
Meyin kabarıp taşması da aşkın kabarıp coşmasındandır.


Herkesin aşkı kendi miktarıncadır. Gülün dikenleri arasından fırlayıp bülbüle nazı, güllüğündendir. Bülbülün bütün dikenlere rağmen güle niyâzı da, bülbülâne bir aşktır. Af buyurun, bir merkebin de toz toprak içerisinde yuvarlanarak anırması da kendi aşkındandır; ama eşekçesine… Bu, şuna benzer; bir ârif-i billâhın, Hakk’ı bilen bir zâtın bütün Rabbânî güzellikleri seyrederek veya tefekkür ederek, Allah’ın cemâli’nin mesti olarak tatlı tatlı döktüğü göz yaşları da aşkın eseridir, zil zurna sarhoşun attığı nârâlar da aşkın eseridir. Ama kendi istidatlarına göre kimi bülbül gibi… Kimi eşek gibi... Ama hep aşk!

Aşk birdir fakat sevgililer değişiktir. Çünkü yegâne tek sevgilinin tecellîleri ve tecellîlerinin mazharları farklıdır da onun için sevgili değişiktir. İşte bu farktan geçip tek sevgiliye ve tek sevgiye ulaşmada aşk, insana Burak olur. Hz Resulullah’ı, Hakk katına ileten Burak gibi…

En yüce âşıklar mü’minlerdir. “Vellezine âmenü eşeddü hübben lillah” Bakara sû»resinin 165. ayetinde Cenâb-ı Hakk, Mü’minlerin Allah’ a muhabbetleri çok şiddetlidir buyuruyor. İşte çok şiddetli bu muhabbete, aşk denir. Bu ayetin mefhû»mu,muhalifi tâbir edilen yâni eski tâbirle yani tersten gidilerek yorumu şöyle olmuyor mu acaba; Allah’a şiddetli muhabbeti olanlar müminlerdir, Allah’a şiddetli muhabbeti olmayanlar îman etmiş olmazlar.

Her fiili ve her sözü insanlığın yol gösterici olan Hz Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, bizi sevgiye, sevgi yoluna teşvik ederken şöyle buyurmuyor mu; “Birbirinizi sevmedikçe îman etmiş olmazsınız. Beni her şeyinizden ziyâde sevmedikçe îmanınız kemâle gelmez.” Kur’an-ı Kerim târifine göre mü’minin kendisine yakışan sıfatı âşıklıktır. û‚li İmran sû»resinde “Len tenalü’l-birra hattâ tünfiku min ma tuhibbû»n” yani mealen şöyle buyrulmaktadır; İyiye ve iyiliğe eremezsiniz ancak sevdiğiniz şeyler nedir o sevdiğiniz şeyler para, mal, mülk mevkii ve hatta canınızı, Allah için harcamadıkça.” İşte bu ayetinde Rabbimiz sevginin ölçüsünü bildiriyor. Sevginin kantarı fedakârlıktır, vermektir. Kuru laf değil. Her iddia ispâta muhtaçtır. Aşk iddiasının ispâtı, vermekle olur.

û‚şık odur ki; kılar cânın fedâ canânına
Meyli canân etmesin her kim ki kıymaz canânına

Cânını, canâna vermektir kemâli âşıkın
Vermeden can îtiraf etmek gerek noksanına


Fuzû»lî Hazretlerinin bu sözleri üstüne söz söylemek fuzû»li olur.

Hoş kalın, hoş olun efendim.


Ö.Tuğrul İnançer

  Reply With Quote
Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
elifar (14.06.10), GEYLANİNİN GÜLÜ (21.06.10), plt16 (15.06.10)
Reply


Currently Active Users Viewing This Thread: 1 (0 members and 1 guests)
 
Thread Tools

Posting Rules
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is On
Smilies are On
[IMG] code is On
HTML code is Off
Trackbacks are Off
Pingbacks are Off
Refbacks are Off

Forum Jump





 

 
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283