Mensubu olmakla şereflendiğimiz yüce dinimiz İslâm’da, komşu hakkı çok mühim bir mevzudur. O bakımdan Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) komşu hakkında, “Mâ zâle cibrîlü, yûsıynî bi’l-câri, hattâ zanentü ennehû seyüverrisehû: Cebrâil (a.s.) o kadar tavsiyede bulundu ki, ben komşu komşuya varis olacak zannettim\" buyuruyor.
Bu itibarla onları darıltmamak… gönüllerini kırmamak… hâl ve hatırlarını sormak… onları hoşnut etmeye çalışmak… zaman zaman ziyâret edip bir ihtiyaçları olup olmadığını sormak, varsa elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışmak, biz mü'minler için yerinde bir davranış olur.
Ancak komşu, dînimizin aleyhinde bir tutum ve davranış içinde bulunuyorsa, o zaman “ziyâret edilme” hakkını kendi eliyle kaybetmiş demektir. O takdirde iş, “Kaç sevaptan, girmemek için günaha” sözünün gereğini yapmaktır. Yani madem ki onlara faydalı bir mesaj veremiyoruz, bilakis onlar bize zararlı şeyler telkin ediyorlarsa; bu zararlara mâruz kalmamak için, onları ziyaretten (ondan gelecek sevaptan) vazgeçeriz.
Meşhur Mecelle hukukumuzun önemli maddelerinden biri malum: “Def-i mazarrat celb-i menâfi’den evlâdır.” kaidesidir. Yani bir şeyin zararından sakınmak, ondan fayda temin etmekten önce gelir.
İslâm büyüklerinden Ebû Müslim Havlanî (rh.) bir gün atına binmiş, yoluna revân olmak üzere iken çevresinde toplananlar atı çok beğenmiş, medhetmeye başlamışlar.
Ebû Müslim sormuş:
— Böylesine beğendiniz at ne işe yarar, söyleyin bakayım... Her biri başka bir şey söylemiş. Demişler ki:
Edebiyat ve Şiir, Tasavvufta Raks, Semâ, Teganni-Musiki
Edebiyat, kelime ve kavram olarak Türkçe'mizde Tanzimat'tan (1860’lardan) sonra kullanılmaya başlanmış veya bu tarihten sonra giderek yaygınlaşmıştır. Ancak Divan edebiyatı tamamen nazımdan ibaret olduğu için, bu alanda şiir kelimesi tercih edilmekteydi.
Bugün de edebiyat daha mutlak bir ifade olarak kabul edilebilir. Hatta edebi eserler denildiğinde, şiirin dışındaki çalışmalar akla gelmektedir. Kısaca edebiyat, bir coğrafya veya milletin, bir devrin, bir sanat veya edebiyat mektebinin edebi mahsullerinin bütününe verilen isimdir, diyebiliriz. Şiirse bu bütünün bir cüz’ü, parçasıdır.
Sultanü’ş-şuara’ya göre “Şiir, daha çok tecrittir (soyut), mücerret sahillerinde kulaç atar. Nesirse müşahhasla, somut şeylerle meşguldür. Bir Batılı’ya (Valeri) göre, kaba bir his aleti olmak yerine, girift bir idrak cihazıdır…
“Mutlak hakikati (Allâh’ı) arama işidir. Fevkalade sarp ve dolambaçlı, fakat kestirme ve imtiyazlı bir keçi yoludur. Oradan kalabalıklar değil, gözcüler, işaret memurları ve kılavuzlar geçer...
“Şiir beş duyumuzu kaynaştırıcı idrak ekseninde maddi-manevi bütün eşya ve hadiselerin maverasına-ötesine sıçramak isteyen, küstah ve başıboş kıvılcımlar mahrekidir...
“İlmin usûlünde tebliğ, şiirin usulünde ise telkin yer alır…
“Şiirde başlıca iki unsur vardır: His ve fikir.” (Necip Fazıl, Çile)
***
ŞİİR VE ŞAİRLERLE İLGİLİ BAZI HADİSLER
Şiir ve şairlerin faziletleri hakkında îrad buyurulan hadîs-i şeriflerden bazıları şöyledir:
BuGün: Müslüman olsun, Allah’ı inkar eden kafir olsun, her hangi bir kimse bir iyilikte bulunursa mutlaka karşılığını görür. Denildi ki: Ey Allah’ın Resulü! Müslümanı anladık, ama kafirin karşılığı ne olacaktır? O, bir sadaka verirse veya bir akraba ziyaretinde bulunursa Allah ona dünyada hem mal, hem de nesil verir. Ahirette (inkarından dolayı uğratılacağı) azabında da azalma olur.